Kadın sorununu kavramak noktasında karşılaşılan en büyük direngenlik indirgemeci mantıktan kaynaklanır
Av. Saliha Şahin
Sosyalistler, liberaller, feministler ve daha sayamadığım birçok yaklaşıma sahip kurum, kadın sorunuyla ilgili bir şeyler yapılması gerektiğini söyler. Yaklaşımları ve çözüm önerileri farklı olmakla birlikte tüm bu yapılanmaların bir kadın sorunu tahlili ve çözüme ilişkin politikaları vardır. Farklı yaklaşımların birbiriyle kıyaslanması ya da eleştiriler ayrı bir konu başlığı ve derinlemesine incelenmesi gereken bir konudur. Burada ele almaya çalıştığım erkek egemen sistemde kadının konumunun farkında olan sosyalist devrimci yapıların ve demokratik kitle örgütlerinin içinde çok ‘ince’ çizgilerle varolan erkek egemen anlayış ve bunun gerek söylemlerdeki gerekse politikalardaki yansımalarıdır.
Kadın sorunuyla ilgili olarak akla gelen ilk ifade -bazıları için söylenebilecek tek cümle- “Kapitalist sistemde kadın çifte sömürüye maruz kalmaktadır; bir taraftan erkek işçiler gibi kapitalist sistem tarafından sömürülürken diğer taraftan erkek işçilerden farklı ve fazla olarak erkekler tarafından sömürülmektedir.”
Bakıldığında bu ifade ya da algılayış yanlış olmamakla birlikte bazı eksiklikler barındırmaktadır. Evet kapitalist sistemde kadın hem sistemin kendisi hem de erkekler tarafından sömürüye maruz kalmaktadır. Ancak kadının ezilmişliğini kapitalizmle sınırlandıran ve diğer nedenleri gözardı eden bu yaklaşım doğallığında devrim olduğunda yani kapitalist sistem ortadan kalktığında kadın sorununun biteceği yani kadının ‘kurtulacağı’ algısına sahiptir. Bu konu üzerinde temel ve hemen hemen tüm devrimci sosyalistlerin ilk elden okuduğu yapıtlardan biri olan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni durumun aslında bu kadar basit olmadığının ve tek bir hamleyle çözülemeyecek kadar çetrefilli olduğunun anlatımıdır. İlk aile biçiminin ilkel ve kendiliğinden ortak mülkiyetin özel mülkiyet karşısındaki yenilgisi üzerine kurulu olduğunu söyleyen Engels şöyle devam etmektedir:
Öyleyse karı-koca evliliği, tarihe asla erkekle kadının karşılıklı uzlaşması olarak girmez ve en yüksek evlenme biçimi olarak asla kabul edilemez. Tersine; bir cinsin öbürü tarafından uyruk altına alınması olarak bütün tarih öncesinin o zamana kadar bilmediği, iki cins arasındaki bir çatışmanın açığa vurulması olarak ortaya çıkar. 1846′da, Marx ve benim tarafımdan meydana getirilmiş, yayınlanmamış eski bir el yazmasında şu satırları buluyorum: ‘İlk işbölümü, erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan işbölümüdür.’ Ve şimdi ekleyebilirim: Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığının karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle; ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir. [1]
Tarihte ortaya çıkan ilk sınıf çatışmasını ve bu sınıf çatışmasının aile kurumu içinde kadın (proletarya)- erkek (burjuvazi) arasında olduğu tespitini yok sayarak bir işçi sınıfı mücadelesi örgütlenmeye çalışılmaktadır. Tarihteki kronolojik sıralamaya bakıldığında kadının ezilmişliği ne kapitalist sistemle ortaya çıkmış ne de kapitalist sistem devrimle birlikte yok olduğunda ortadan kalkacaktır. Bu bakış açısı ne yapılacağı üzerinden yani taleplere ilişkin olarak ortaya çıkarılan “Kadının kurtuluşu devrimde, sosyalizmde” sloganında da kendini göstermektedir. Bu sloganın da yanlış olduğunu söylemek mümkün değildir. Kadının ezilmişliğinin ortadan kaldırılması için büyük bir hamle devrim ve sosyalizmdir ancak sosyalizmde de özel mülkiyet ve tek eşli aile tümüyle ortadan kalkmayacaktır. Yine yüzyıllara yayılan erkek egemen sistemin yarattığı kültürün insanlar üzerindeki etkisi, alışkanlıklarının da tek bir hamle ile değişip ortadan kalkmayacağı çok açıktır. Bu durumda da kadın sorununun tümüyle çözüleceğini söylemek mümkün değildir. Kaldı ki üretim ilişkilerindeki farklılaşmanın üst yapıda kendisini varetmesi yani üst yapının değişmesi o kadar kolay olmamaktadır. Analık hukukundan babalık hukukuna evrimin tarihte kapsadığı süreç binlerce yıla yayılmıştır. Sosyalizmle birlikte değişen üretim ilişkilerinden, yeniden ortak mülkiyete geçişin ve insanlığın evriminin tek bir hamle çözümlenmesini beklemek sadece hayal olur.

Evde kocası ya da babası tarafından ezilen, baskıya, şiddete maruz kalan; evde harcadığı emek değişime sokulmadığı -meta haline gelmediği- için hiçbir değer ifadeye etmeyen, sabah işte akşam evde 7 gün 24 saat mesai yapan; namus belasına çalıştırılmayan, sokağa çıkarılmayan, sosyal hayattan dışlanan ve en sonu canı alınan kadınlar için ‘Kadının kurtuluşu devrimde, sosyalizmde’, ‘Senin tüm sorunun sınıf mücadelesi ile çözülür, bu nedenle aslolan sınıf mücadelesidir’ şeklindeki indirgemeci yaklaşım bir anlam ifade etmemektedir.
Kadınların işgücüne katılma oranı 2010 yılı için yılı 27,6'dır. [2] Kadınların çalışma yaşamında yer almama nedenin başında ise TÜİK 2008 yılı verilerine göre yüzde 62,4′lük dilim ile ev işleriyle meşgul olma gelmektedir. Ev işleri nedeniyle eve kapalı kalan kadınların sınıf mücadelesinin bir parçası haline nasıl geleceği sorusunun cevabı ise bu sloganlarda yoktur. Yine dışarda çalışıp sendikalarda örgütlenmeleri ancak eşinin, babasının, nişanlısı ya da erkek arkadaşının iznine bağlı olan çoğu kadının militan bir sınıf mücadelesi neferi haline gelmesi de yine çözümsüzdür. Daha ev içinde eşit söz hakkına sahip olamayan kadınların sendikalar ya da siyasal partilerde karar ve yönetim mekanizmalarında yer almasını beklemek ise mümkün değildir.
Kadın sorununu ve mücadelesini kavramak noktasında karşılaşılan en büyük direngenlik de kendisini burada gösterir. Sorunun indirgemeci bir mantıkla ele alınması, bu konu üzerinde ayrıntılı düşünülerek politika üretilmesinin önüne geçmektedir. Dolayısıyla sorunun öznelliği bir kenara itilerek bugünden başlaması gereken kadının kurtuluş mücadelesi devrim ve sosyalizme havale edilerek yerini ‘Ne de olsa bugün bu sorunu çözmek mümkün değil, çözüm devrim ve sosyalizm olduğuna göre öncelikli olan işçi sınıfının mücadelesidir’ şeklindeki ötelemeci politika ve söylemlere bırakmaktadır.
Tabii ki hiçbir devrimci sosyalist hareket bu açıklığı yani önem derecesine göre öncelik sonralık ilişkisini göstermez. İnsan sayısı ve dolayısıyla enerji az denildiğinde ilk elden bırakılan alan kadın mücadelesidir. Tabii bir de bu alanda çalışılıyormuş gibi gösterilip aslında bir şey yapılmaması durumu vardır. Bu alanda çalışanlar genellikle kadındır. Sorunun öznesi olan kadınların çözümde de asli unsur olmasında yadsınacak bir durum yoktur. Ancak alanın kadınlara bırakılmasının nedeni çoğu zaman bu olmamaktadır: ‘Siz bizi almazsınız zaten’, ‘Siz bir araya gelin, çözün sorunlarınızı’, ‘Kadın sorunu diye bir şey yoktur, sorunlu kadın vardır’ şeklindeki şaka yollu sözler dahi bazı ipuçlarını vermektedir. Yine kadın sorununa dair konuşulduğunda toplantıdakilerin yüzlerindeki gevşeme, yer yer gülümsemeyle karışık ciddiye almama, kadın sorunu üzerine kafa yoran, devamlı bu konu üzerinde politika üretmeye çalışan kadınlara erkek düşmanı gözüyle bakılması, söylediklerinin açıktan olmasa da tiye alınması da bu alanın sadece kadınlara bırakılmasının nedenlerini sorgulatır tarzdadır.
Bu nedenle sorunun temel nedenleriyle bugünden yüzleşmek, kendimizden ve bugün başlayarak gerekli politikaları üretmek farklı bir dünya hayali kuran her sosyalistin görevidir. Ancak burada yine asıl görev biz kadınların omuzlarındadır. Bu politikaları üretmeyen kadının kurtuluşunu devrim ve sosyalizme havale eden işçi sınıfı partisinin devrimden sonra bu sorunları çözmesi ya da sosyalizmi inşa etmesi mümkün değildir.
[1] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, 12. baskı, bkz. 78 syf
[2] T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye'de Kadının Durumu, Nisan 2011