78 yaşındaki sinemacı Ken Loach'un Soma yorumu: "Patronlar güvenliği düşünmez, çünkü bütün mesele paradır"
Nando Salva
İrlanda'da 1930'ların komünist lideri James Gralton'ın hayatını anlattığı 'Jimmy's Hall' ile 12'nci kez Cannes'da yarışan 78 yaşındaki solcu İngiliz yönetmen Ken Loach, Radikal'e konuştu. Ken Loach'un Soma yorumu: "Patronlar güvenliği düşünmez, çünkü bütün mesele paradır."
İngiliz sosyal gerçekçiliğinin babası Ken Loach 78’ine geldi ama yaş almak radikal solcu idealizminde en ufak bir gevşeme yaratmış değil. Bu yıl 12’nci kez Cannes’da yarışan ve dolayısıyla yarışmanın en deneyimli ismi olan yönetmenin filmi ‘Jimmy’s Hall’, bunun açık bir göstergesi. İrlanda’dan sınır dışı edilmiş tek İrlandalı olan, 1930’ların komünist lideri James Gralton’ın gerçek hikâyesini anlattığı filminde Loach bu kez, iç savaştan sonra İrlanda’daki bölünmelere dikkat çekiyor ve yeni politik önderlerinin en az İngilizler kadar gerici olabileceğini fark eden daha genç bir devrimci kuşağın hissettiği hayal kırıklığı ve öfkeyi perdeye yansıtıyor.
‘Jimmy’s Hall’, 2006’da Altın Palmiye kazanan filminiz ‘The Wind That Shakes the Barley/Özgürlük Rüzgârı’ ile benzer bir temaya dayanıyor. O filmin tamamlayıcısı olarak tasarladığınız bir film miydi?
Pek sayılmaz. ‘Özgürlük Rüzgârı’ çok büyük ve epikti, ‘Jimmy’s Hall’ ona göre çok daha kısa ve öz bir film. Bu kez kilisenin ve toprak sahiplerinin gücüne karşı koyan insanlara odaklandım, radikal olması gerektiğini düşündüğümüz politikacıların nasıl kiliseden medet umduğunu ve kiliseyle devletin kenetlenmesi sonucu nasıl büyük bir baskının ortaya çıktığını göstermek istedim. Din, insanların fikirlerini denetim altına almanın bir yolu olarak kullanılıyordu, tıpkı şimdi hâlâ başka birçok ülkede olduğu gibi.
James Gralton’ın yaşamı bugün bizlere başka ne ifade ediyor?
Bugün birçok Avrupa ülkesi neoliberalizmin kıskacında. James Gralton yaşasaydı her şeyin kontrolünü elinde tutan büyük güçlere, çokuluslu şirketlere saldırırdı. Mücadelenin buna karşı verilmesi gerekiyor.
Filminiz birleşmek ve dayanışma göstermek gerektiğini vurguluyor. 2014 yılında sizce bu mümkün mü? Kapitalizmin işçilerin bir araya gelmesini önlemekte çok başarılı olduğunu düşünmüyor musunuz?
Her köşede dayanışmanın bir yolunu bulabiliriz diye düşünüyorum, gerçekten. Bir hastanede gönüllü çalışmak ya da bir kütüphaneyi kurtarmak... Her şey olabilir. Günlük yaşamımızda her an etrafımızda bulabileceğimiz bir şey bu; insani bir dürtü. Çok büyük bir mücadele vermek gerekse bile bunu organize etmeye, düşünmeye, tartışmaya ve o büyük güce karşı koymaya çalışacak insanlar her zaman olacaktır.
Bireyselliğin böylesine öne çıktığı bu sosyal medya çağında birlikte hareket etmek zorlaşmadı mı?
Margaret Thatcher, toplum diye bir şeyin olmadığını sadece bireylerin olduğunu söylemişti. Bu teknoloji çağı birey kültürüne dayanıyor bir anlamda ama az önce söylediğim gibi, bir dayanışma güdüsü var yine de. Bizler sosyal hayvanlarız. Ayrıca internet paylaşıp bir araya gelmemizi kolaylaştırabilir de. Bunu bir harekete dönüştürmenin yolu nedir? Bir politik program, bir demokratik hareket nasıl geliştirilir? Bu zor bir soru.
Bu günlerde gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerinden ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?
Neoliberaller Avrupa’yı köşeye kıstırmış durumda tabii. O nedenle büyük şirketlerin gücü daha da artacak. Sol’un buna karşı koyabilmesi için uluslararası olması lazım, tıpkı kapitalizm gibi. Bunu nasıl yaparız? Nasıl inşa ederiz? Bilmiyorum.
Bütün dünyayı etkisine alan yaşadığımız büyük ekonomik krizin yoksullarla zenginler arasındaki uçurumu daha da derinleştirdiğini ve neoliberal politikaların daha da sertleştiğini görmek moral bozucu değil mi?
Çok moral bozucu. 1929 krizinden sonra 1930’da uygulanan ekonomi politikalarına benziyor. O zaman ancak savaşla bir şeyler değişmişti. İnsanlar savaşa girdi ve birbirlerine yaslanmak durumunda kaldı, büyük bir dayanışma ortaya çıktı.
Savaşmamız gerektiğini mi düşünüyorsunuz?
Ne yapmamız gerektiğini bilmiyorum. Artık savaş bilgisayarlar üzerinden yapılacak. Bizi insansız hava araçlarıyla yok edecekler.
Geçen haftalarda Türkiye’de yaşananları duymuşsunuzdur. Soma’daki maden faciasında 301 madenci hayatını kaybetti. Buna büyük oranda neoliberal politikaların sebep olduğu görüşüne katılıyor musunuz?
Olayın ayrıntılarını tam olarak bilmiyorum ama maden sahiplerinin işgücünden, güvenlik önlemlerinden ve iş koşullarından kısarak para kazandığını düşünüyorum. Onlar böyle kâr ediyorlar, özelleştirmelerde yaşanan örneklerin aynısı. Patronlar güvenliği düşünmez, çünkü bütün mesele paradır.
Yaşamınız boyunca radikal bir solcuydunuz. Bir burjuva gibi yaşamanın ve öyle düşünmenin size çekici geldiği oldu mu hiç?
Hayır, asla. İnsanların aklı çeliniyor çünkü yorgun düşüyorlar, mücadelenin içinde olanlarla bağlarını kaybediyorlar. Mücadeleden kopmazsanız mücadelenin içindekiler tarafından beslenmeye devam edersiniz. Ben o insanlarla, onların mücadelesiyle bağımı korumaya çalışıyorum. İşçilerin arasında olmaktan mutluluk duyuyorum. Onlar çok daha iyi insanlar. Kendilerinden başkalarını düşünen insanlarla beraberim sürekli. Okuduğum gazetelerde, BBC’de filan hiç umut olmadığını söyleyip duranlardan bıktım. Umut var.
Bay Loach, birkaç hafta önce söylediğiniz gibi ‘Jimmy’s Hall’ gerçekten son filminiz mi?
Bilmiyorum, gerçekten. Film yapabilmek için fiziksel güç gerekiyor ve 70’lerinizin sonlarına yaklaşırken bunu kendinizde bulmak her zaman kolay olmuyor. ‘Jimmy’s Hall’ küçük bir film ama çok zor bir çekimdi. 9 ay boyunca çok fazla enerjimi aldı. Sonunda tükendiğimi hissettim. Yazdan sonra bakarız. Bir karar vereceğim.
12. kez Cannes’da yarışıyorsunuz. İlk katıldığınızdan bu yana Cannes deneyimizde ne değişti?
İlk ziyaretimde Croisette biraz daha olaylıydı. Salon transseksüellerle doluydu, hepsi de çok uzun boyluydu, 2.5 metre filan. Eski moda bir göz kamaştırıcılığı vardı. Eğlenceliydi. Şimdi her yerde daha çok şirket logosu var.
Peki bir sinemacı olarak siz ne kadar değiştiniz?
Bilmiyorum. Yaptığını daha iyi yapmaya çalışıyorsun sadece. Bazı konularda daha akıllı oluyorsun ama öte yandan yaşlandıkça kaybettiğin şeyler de var. O kadar hızlı koşmuyorsun. Ama hâlâ gerektiği kadar terlemeye hazırım.
Radikal