Bu ateş sönmeli!..

Hiçbir baretin başsız, çizmenin ayaksız kalmayacağını söylediler. Boş belleğimize açlık günlerimizin fotoğrafı düştü..

KÜLTÜR-SANAT
Pazar, 6 Temmuz 2014 (12 yıl 1 ay önce)

İdris Yiğit



“Yarın akşam işbaşı yapılacaktır. Gelen gelir, gelmeyen kendi bilir.”





Dayıbaşlarının gönderdikleri bu mesajı okuyanımızın elini bir titreme aldı. Mesaj, üç gün öncenin dumanı arasına attı bizi. Her şey bir galeride dinamitin patlatılmasından çıkan yangınla başladı. Çalıştığımız panoya duman doldu. Kısa süreli bir şok yaşadık. Sonra gaz maskelerimizi taktık, can havliyle kaçmaya başladık. Yolumuz uzundu. Yerin 3 kilometre altındaydık. Adım attığımız her yer tutuşmaya hazır kömür sobası gibiydi. Sıcaktan sırılsıklam olduk. Durmadan yürüdük. Önümüz de  dumanla kesildi. Koyu karanlık dumanla sarıldık. Birbirimizle vedalaşmanın zamanı gelmişti: Son sözlerimizi söyledik. Gaz maskelerimizin ömrü doldu. Yavaşladık. Kimimiz inceden inceye inliyor, kimimiz soluk soluğaydık. Soluğu yetmeyenlerimiz oldu. Azalarak yaşam yolu aradık. Girdiğimiz maden ocağında 301 eksik çıktık.



 



Patron, madene bir daha inmek istemeyenler için bir sergi hazırlamaya koyulmuş: Eksilenlerin çizme ve baretleriyle süslemiş insan kaynaklarının önünü.



 



Kurtulmuştuk ama içimizi ateş sarmıştı. İçimizdeki ateşi söndürmeye önce büyük başlar koştular. Beyaz giyimli, başlarında bizim taktığımız baretlerden vardı. Hepsi söz birliği etmiş gibi aynı ağızdan konuştular: “Kardeşlerim, eksilme bu işin fıtratında vardır. Analara doğurun, daha daha doğurun sözümüz boşuna söylenmemiştir.”



 



Onları ne dinleyecek ne de anlayacak halimiz vardı. Simsiyah bir duman çökmüştü belleklerimize. Birkaç homurtu, mırıldanma dışında kimseden ses çıkmadı. Çok sevindi büyük başlar. Ellerini ovuşturdular, usulca mevzilerine çekildiler. Kömür karası giysili, sakallı ve beyaz dumanla başlarını sarmış duacılar gönderdiler. İri cüsseli duacılar, çıplak kırmızı dudaklarını yaylandıra yaylandıra daldılar solgun yüzlü, boş bakışlı bizlerin arasına. Kömür karası yüzlerinde açılan oyuklarda bu dünyaya lanet okudular, öbür dünyaya övgü dizdiler. Bu dünyada konforun karşılığı öteki dünyada cehennemdir. Bu dünyada azabını tamamlayana ise öteki dünyada cennet var dediler… Hiçbir baretin başsız, çizmenin ayaksız kalmayacağını söylediler. Boş belleğimize açlık günlerimizin fotoğrafı düştü. Sıkı sıkıya sarıldık baretle, çizmelerimize. Varsa kaderde ayrılık dedik, gerisini düşünmedik.



 



Mesajı bir kez daha okuyanımız dışarı çıktı. Mevsimlerden bahardı. Masmavi gökyüzü güneşli, hava ılıktı. Kır çiçeklerinin çıldırtıcı kokusu sarmıştı çevreyi. Soluklandık. Uzun bir uykudan uyanmış gibi gerindik. Yürüdükçe belleğimize çöken duman dağıldı. Doğayı seyreyledik. O doğa ki, bir zamanlar her şeyimizdi. Çocukluğumuzda çamurunda oyuncak yapardık. Ağaç dallarında yaptığımız çelik çomakla oynardık. İçimizi ferahlatan çiçeklerden koparır kulağımızın arkasına küpe yapardık. Büyüklerimiz eker biçerdi. Karnımız tok, sırtımız pekti.



 



Ekip biçtiğimizin elimizde kalıp çürüdüğü günler başladı. Açlık günleri kapımızı çaldı. İşte o zamanlar buraların asıl zenginliğinin yeraltında olduğu sözleri dolaşmaya başladı. Derken herkesin kendi efendisi olduğu günlerden bir efendinin eline düştüğümüz günler başladı. Koptuk yemyeşil yerüstünden, sürüldük kapkara yeraltına. Durduk. Kurumuş gözlerle geçmişimize baktık. Yemyeşildi. Birbirine karışmış çiçek kokularını ayırdetmeye çalıştık: Eski günlerde olduğu gibi. Zorlandık. Özür dileyerek birer çiçek koparıp kulağımızın arkasına taktık. Kömür kollarının uzandığı dağlarda duman tütüyordu. Yürüdük. Devlet konağını görünce kollarımız koynumuza sarıldı. Belleklerimiz yine dumanlandı.



 



Büyük başlar binanın balkonuna çıktılar. Parlak yüzleri hareketsizdi. Yüksekte dik bakıyorlardı. Birbirimize sokulduk, sayımız azalır gibi oldu. “Biz gece gündüz sizin için buradayız,” diye başlayıp sürdürdüler: “Araştırıyoruz, inceliyoruz, bir ihmale rastlamıyoruz. İşyerinizin hiçbir eksikliği yok maşallah. Ah bu iş! Ah bu işin…” Önce patlatılan dinamiti görenlerimiz mırıldandı. Onu gaz maskeleri çalışmayanlar izledi. Derken hepimizin homurdandığını duydum. Başlarımızı yukarı diktik. Koynumuzdaki kollarımız çözüldü. Ellerimizi onlara doğru kaldırdık. Sesimiz bir isyan korosuna dönüştü. Balkondakilerin dik başları çürük birer mantar gibi önlerine düştü. Cesaretlendik. Bunu ilk görüyorduk. İçimizi yakan acılar ayaklandı. Kapıya doğru yürüdük. Sayımız çoğalır gibi oldu. Boşaldı balkon, kapandı koca kapı. Ses geçirmez camların arkasına geçtiler. Yakınlaştık. Aynı anadan doğmuş duygular içerisindeydik. Tüten dağlara baktık. Kulaklarımızın arkasında birer çiçek, kazma, kürek, su bidonu… Elimize ne geçtiyse kaptık tüten dağlara yöneldik. “Önce ateşi söndürelim,” dedik. Dağın yamacına vardığımızda arkamıza dizili insan kalabalığı bağırıyordu:



 



“Bu ateş sönmeli, bu yangın durmalı…”