Ne idealleri uğruna ölümü küçültenler ne o idealler uğruna verilen görkemli direnişle yüreklerini birleştirenler bitmeyecek, devrim ve sosyalizm davası, sınıfsız komünist toplum özlemi sonsuza kadar yaşayacaktı
Türkiye’de her büyük zindan saldırısı sınıf mücadelesinin yükselişe geçtiği ya da burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçilere dönük kapsamlı saldırılara giriştiği/girişeceği dönemlerde gerçekleşmiştir. ’96 SAG-ÖO Cezaevleri Genel Direnişi de bu gerçek içinden doğdu.
O tarihsel koşullara baktığımızda hemen tüm toplumsal kesimlerde gözle görülür bir hareketlenme ve örgütlenme arayışının söz konusu olduğunu görürüz. İşçi-emekçi semtlerinde biriken antifaşist öfke, ‘95 Gazi Antifaşist Halk Direnişi’yle doruğuna çıkarak bir dalgaya dönüşmüştü. Bu dalga antifaşist bir gençlik kuşağı yaratacak nitelikteydi. Nitekim Gazi’nin ilk yıldönümü kitlesel ve militan gösterilerle karşılanarak bu dalganın süreklilik eğilimi taşıdığını hissettiriyordu. Üniversitelerde, özellikle ’96 yılının ilk aylarında belirgin bir kıpırdama yaşanıyordu. Emekçi memur hareketi dev gösterilerle gündeme damgasını vuruyor, işçi sınıfı hareketi irili ufaklı direnişlerle kıpırdıyordu. Çeşitli toplumsal kesimlerde yaşanan bu hareketlilik kendisini 12 Eylül’den sonraki en kitlesel ve militan 1 Mayıs kutlamaları ile somutlanıyor; o 1 Mayıs’ta kürsü, sendika ağalarının elinden alınarak gerçek sahiplerine veriliyordu.
Kısacası sınıf ve kitle hareketinde gözle görülür bir canlanma söz konusuydu. Daha sonra görebileceğimiz gibi doruk noktası gibi görülen ’96 yılı birkaç yıllık birikim ve yükselişin inişe geçmeye başladığı bir tarihi ifade etse de, burjuvazi kabarma ve canlanmayı faşist terör yöntemleriyle ezmezse inisiyatifi kaybedeceğini düşünerek saldırganlıkta vites büyütme yoluna gidiyordu.
’96 1 Mayısı’nı tehlike çanı olarak gören burjuvazi, katil Mehmet Ağar’ı Refah-Yol Hükümeti’nin yeni Adalet Bakanı olarak tayin ediyor, Ağar gelir gelmez ilk işi 5-6 Mayıs Cezaevleri Genelgesi’ni çıkarmak oluyordu.
Bu genelgenin esasını devrimci ve komünist tutsakların yıllarca sürdürdükleri dişediş mücadelelerle kazandıkları hakları gaspetmek, daha önce büyük bir direnişle kapısına kilit vurulan Eskişehir tabutluğunu yeniden açarak cezaevlerinde her şeyi silbaştan yeniden oluşturmaya çalışmaktı. Özcesi devrimci ve komünist tutsaklara boyun eğdirmek, iradelerini ezmekti! Bu ezme harekatıyla asıl olarak dışardaki toplumsal muhalefete gözdağı verip sindirmekti. Zaten Türkiye’deki tüm cezaevi saldırılarının esas amacı bu olmuştur.
O kesitte faşist terör dışarda kabaran antifaşist kitle hareketini ezmek için azgınca saldırıyor; zindanlar devrimci ve komünist kadrolarla olduğu kadar, devrim ve mücadele ile yeni tanışan, henüz çok genç, bir o kadar da toy antifaşist gençlerle dolduruluyordu. Devrimci-komünist tutsakların uzun ve zorlu mücadelelerle cezaevlerinde elde ettikleri haklar, kitlesel sirkülasyonun olduğu bu mekanları genç devrimciler açısından birer okula dönüştürüyordu.
Burjuva devlet Ağar Genelgesi olarak tabir edilen saldırıyla bu gerçeğe daha fazla göz yummayacağını ilan ediyordu. Öncesinde yaşanan Buca ve Ümraniye katliamları bu saldırı sürecinin ilk emareleri olmuştu. Toplumsal tepkiler ve tutsakların başeğmez direnişleri karşısında geri adım atmak zorunda kalsa da, dışardaki kabarış, bu kabarışın zindanlardan aldığı güç ve moral daha kapsamlı bir saldırıyı kendisi için zaruri hale getirmişti.
Nitekim genelge ’96 1 Mayıs’ından hemen sonra çıkarılmış ve o 1 Mayıs’ta tutuklanan genç devrimciler Eskişehir Tabutluğu’na sevkedilmişti. Bu ilk hamle bile ne yapılmak ve neyin hedeflendiğinin kavranması açısından yeterince çok şey anlatmaktadır.
Sınıf düşmanımızla mücadelenin en amansız biçimlerle sürdüğü zindanlarda komünist ve devrimci tutsakların idealleri uğruna canlarını ortaya koymalarına bu topraklar defalarca tanık oldu. Onlar bu saldırıyı da aynı kararlılıkla ve dar grupçu hastalıklarla sakatlanmış olsa da birleşik bir duruşla karşıladılar. Dışarda aileleri ve yoldaşları onların seslerini daha geniş kesimlere taşımaya, saldırının aslında aynı zamanda ve esasında dışarıya dönük bir saldırı olduğunu anlatmaya çalıştılar. Her eylemleri polisin vahşi saldırısıyla karşılaştı. Ancak 60’lı günlerden sonra direnişin ve dışardaki haykırışın sesi duyuldu ve zindandan yükselen açlığın ateş soluğu dışarıyı da harekete geçirdi. Yıllarca devrimci ve komünistlere mesafeli duran aydınlar bile cuntadan sonra ilk defa onlarla bu kadar yakın bir ilişkiye girdiler. İçerinin soluğu, ölümüne bir direnişin yürek gümbürtülerini dışarının nabzına katıyordu.
Ölümsüzlüğe kanat çırpanlarımız kitlesel törenlerle uğurlanıyor, toplumun geniş kesimlerinin tüm duyargaları zindanın sesine, nabzına odaklanıyor; sokaklar açlığın ateşiyle tutuşurken faşizm de diz çökmek zorunda kalıyordu!
Burjuva düzenin yıllardır ince ince işlediği bireyciliğe, bencilliğe meydan okuyan, toplumsal idealler için ölümü hiçleştiren o soluk, geniş toplumsal kesimlerin yüreklerini de yıkıyordu. Komünist ve devrimciler her şeyden önce kapitalizmin ölümsüzlüğünü ilan edenlere ideolojik bir yenilgi yaşatıyorlardı. Ne idealleri uğruna ölümü küçültenler ne o idealler uğruna verilen görkemli direnişle yüreklerini birleştirenler bitmeyecek, devrim ve sosyalizm davası, sınıfsız komünist toplum özlemi sonsuza kadar yaşayacaktı: İşte Tahsin, İşte Osman, İşte Hicabi, işte Aygün, Berdan, İlginç, Hüseyin, Ali, Müjdat, Ayçe, Yemliha, Hayati…
Ve sonra gelenler, onların ruhunu-ideallerini kendi hücrelerine, yürek kıvrımlarına sindirenler!..
Ve hiç bitmeyecek olanlar…