O mücadelenin her alanında partinin kurucu kadrolarından, devrimin önderlerinden, geleceğin yöneticilerindendir
27 Temmuz 1996 (SAG’nin 69. günü)
İnsanların adıyla özdeş kimi özellikleri vardır. İsmi söylenince bir kavram, bir duygu, bir fotoğraf beliriverir hemen. Belleğimizin derinliklerine öyle bir işler ki bu çizgiler, yıllar boyunca o insanı görmesek bile, bir çağrışımla süzülüverir derinliklerden.
Eylemimiz yeni bitmiş. İçimize kazanmış olmanın coşkusuyla birlikte, yoldaşlarımızı ve dostlarımızı kaybetmiş olmanın o tarif edilmez acısı… Bir siper dostu yaklaşıyor yanımıza. “Bugün, gazetede resmini gördüm“ diyor. “Yüzü tanıdık geldi. Düşündüm, düşündüm çıkartamadım. Sonra gülüşünden tanıdım: Osman bu!.. Uzun yıllar önce bir tiyatroda birlikte çalışmıştık.”
“Osman”denince, onunla kısa bir kesiti paylaşanların da onu çok yakından tanıyanların da gözlerinin önüne sıcacık bir gülümseme gelir. Kendine özgü bir gülümsemesi vardır Osman’ın. Osman’ı Osman yapan birçok özelliğin toplanma noktasıdır sanki. O gülümsemede, safını çoktan belirlemiş olmanın ve o safta tereddütsüzce yürümenin iç huzuru vardır. O gülümsemeden; geleceğe, örgütüne ve kendine güven taşar. O gülümsemeden, yaşamla ve kendisiyle devrimci amlamda barışıklık yansır. O gülümseme, bütüm emekçileri bağrına basıp içine alacak kadar büyük yüreğinin bir aynasıdır. İnsanlığa duyduğu sınırsız sevginin kristalize olmuş halidir o gülümseme…
Karşısındaki insanı sarıp sarmalaması boşuna değildir…
“Yayından fırladı ok”
“Yayından fırladı ok!
Menzil ırak, çok ırak çok”
Yayından fırlayan bir ok gibi dalar Osman kavgaya. “Bana 12 Eylül tasfiyeciliğini ve mülteciliği anlatma, çünkü ben bunları yıllarca yaşadım ve tiksinti duydum” der yoldaşına daha ilk buluşmalarında. “Kafamda aradığım örgütümü buldum. Daha fazla beklemeye gerek yok artık. Hemen örgütlü ilişkiye geçmeye hazırım” der.
Ailesi ve çevresi DY‘lidir. Tasfiyeciliğin bataklığından uzak dururken, çevresini ve kendini var edebileceği ve yeniden üretebileceği alanlar yaratır. Halkoyunları öğretmenliği ve tiyatro çalışmaları, böyle bir araçtır onun için. Ve bir gün, eskiden beri tanıdığı bir arkadaşı aracılığıyla Adressiz Sorgular ve Yargılayan Savunma kitaplarıyla, Orak-Çekiç‘lere ulaşır. Eve kapanarak günlerce soluksuz okur onları. Aradığını bulmuştur artık. Kararını verir ve yayından fırlar!
Yıllar boyunca biriktirdiklerini örgütüne ve kavgaya sınırsızca sunma ve kavgayı dolu dolu yaşama özlemiyle gelen Osman, komiteli çalışma içerisinde yerini alır hemen. İşçi sınıfı içerisinde ajitasyon-propaganda faaliytiyle koyulur işe. Kısa süre sonra, Osman Yaşar Yoldaşcan Müfrezesi‘nin bir üyesidir artık. Kıvrak zekası ve yaratıcılığıyla, bu alanda da örgütünün yolunu açar.
TİKB’nin 13. kuruluş yıldönümünü selamlamak için planlanan bir eylemin hazırlığı içerisindeyken ölümle burun buruna gelir ilk kez ve üzerine yürür. Yüzünden eksik olmayan o güzelim gülümsemesi, düşman karşısında sınıf kinine dönüşür. Silah tarrakaları alır doyumsuz sohbetlerinin yerini. Merter‘de başlayıp, Zeytinburnu‘na kadar süren uzun bir çatışmanın sonunda ağır yaralı olarak yakalanır Osman. Akciğerine saplanmıştır kurşun. Gayrettepe işkencehanesinde ölüm tehditleri karşısında, Adressiz Sorgular geleneğini yeniden üretir.

Ferhat’ın sevdası
Uzun yıllar süren cezaevi hayatında hiçbir zaman tutsak olmaz Osman. Yalnızca düşlerinde değil, pratik olarak da firaridir. “ Tutsak yoldaşların birinci görevi, özgürlük eylemlerinin koşullarını oluşturmaktır” diyen ve bunu gelenekleştiren örgütünün Ferhatlarındandır artık.
Dost örgütlerle birlikte tünel kararı alındığında, “Tamam yoldaşlar” der ve Tünel Komitesi‘nde örgütümüzü temsilen yer alır. O andan itibaren, herşey özgürlük eyleminin başarıya ulaşması içindir. Sırf bunun için, koşulları daha uygun olan başka bir koğuş işgal edilir.
Tünelin planlanmasından tutun da, gerekli teknik malzemelerin sağlanmasına, karşılaşılan irili ufaklı sorunların çözümünden güvenliğe kadar her alanda yaratıcı düşüncesi ve emeğiyle faaliyetin göbeğindedir. Ayrıntıların içerisinde boğulmadan tüm detaylara ve bütüne hakimdir. Tıkanma noktası gibi görünen önemli sorunlar karşısında soğukkanlıdır ve çözüm gücüdür. En moral bozucu durumlarda dahi iyimserliği ve mutlaka çözüm bulunacağına inancıyla neşesini yitirmeyen, kara bulutları dağıtıp motive edendir.
Tünel faaliyetine tüm birikimlerini ve yeteneklerini akıtır Osman. Özellikle çok güçlü olan örgütçü yanını değerlendirir “yukarı”da. Cezaevi müdürü, farkında bile olmadan istihbarat verir tünel için. Gardiyanlar, ruhları bile duymadan malzeme sağlarlar. Tünelden haberdar olmayan yoldaşları, maltada Osman’la koyu bir sohbetin içinde sanarlar kendilerini ama gerçekte “yardımcı”dırlar. Çünkü Osman o sırada maltada idarenin hareketliliğini gözlemektedir!
Faaliyetin yalnızca planlayıcısı değildir Osman. Aynı zamanda en ağır işçilerinden biridir de. Yarım ciğeriyle “aşağıda” en iyi çalışanlardandır. “Özgürlük duygusu”nu en yoğun yaşayanlardandır o. Devletin denetiminden uzak bir özgürlük alanıdır o küf kokulu, nemli, daracık mekanlar. Sıcak mücadelenin içerisinde boylu boyunca yer alma tutkusuyla gürzünü sallayan Ferhat‘tır.
Bu ağır ve yoğun faaliyetin, Osman’ın tüm mesaisini kapladığını zanneden yanılır… “Yukarıya” özgü tüm görev ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirir o aynı zamanda. Eğitim çalışmalarına hazırlanır ve katılır, gazeteye yazılarını yazar, yemek-bulaşık-gece nöbetlerini tutar, genç yoldaşlarının eğitimiyle ilgilenir, anma ve kutlama etkinlikleri için tiyatrolar yazıp yönetir…
Tüm bunlarla birlikte, tünel için gerekli “gürültücüler”dendir aynı zamanda. Aşağıda makine çalışıp gürültü mü yapacak, o gürültüyü bastırmak için daha fazla gürültü gerek. Osman, diğer dostlarla birlikte futbol ya da voleybol takımını toplar ve havalandırma top sesleriyle, bağırış-çağırışlarla inler! Üstelik saatlerce çalışmış yeni çıkmıştır tünelden. Bu tür durumlarda olsun, uykuya yeni daldığı sırada tünel için kaldırılışında olsun, her zamanki sevimliliğiyle “küfreden”, ve yüksünmeden harekete geçendir! Önüne koyduğu hedefi fethetmek için enerjisini son sınırına kadar sakınmasızca harcayan, rotaya bir kez kilitlendikten sonra, hangi nedenle olursa olsun yönünü şaşırmayandır.
Osman ve fedakarlık… Fedakarlığın en büyüğü, tutkuyla sevdiğimiz, istediğimiz ve özlediğimiz şeyden vazgeçebilmektir. Yeni açılan Ümraniye Cezaevi‘ne sevkler gündemdedir. Tünel çalışmasının yürütüldüğü koğuştan hiç sevk gönderilmemiştir. Tünelden haberi olmayan siyasetlerin ve idarenin baskısı, arttıkça artmaktadır. Cezaevi idaresinin dikkati ve kuşkusu çalışmanın olduğu koğuşa doğru yönelmesin diye sevk kararı alınır. Bu zor karar sırasında, tünelle birlikte sıcak mücadeleye açılan yolu korumak ve yoldaşlarını bu zor kararın basıncından kurtarmak için, sevke gidecekler listesine kendini önerir Osman.
Yeni kavgalara her daim hazır…
Ümraniye Cezaevi’ne yeni kavgalara hazır olarak gider: “Yeni açılan bir cezaevine gidiyoruz. Ümraniye Cezaevi’nı de özgürleştirmek bizim görevimiz. Bunun sorumluluğu hep üzerimde olacak. Orada örgütümüzün bayrağını şerefle taşıyacağız. Bu kavgada rahat olun yoldaşlar.”
Eğer bir yerde Osman varsa, yoldaşlarının içi rahattır. Nerede ve hangi alanda olursa olsun, gelenek haline gelen değerlerin korunacağına ve geliştirileceğine güvenleri tamdır. Osman da bunu bilir ve bu güveni besler sürekli. 13 Aralık ve 4 Ocak barikatlarında militan ve toparlayıcıyken, devletle yürütülen kıran kırana pazarlıklarda da devrimin çıkarlarını korumada inatçı ve kararlıdır.
O günlerde birkaç kez daha yakınlaşır ölüme. Daha önceleri olduğu gibi yine “başı dik, yüreği dik”tir. Şehit düşmeden birkaç gün önce dile getirir bu dik duruşun “sırrını”:
Bu tür şeylerin karşısında yüreği dik olmak, kafası dik olmak, daha önceden alınacak kararlarla bağlantılı. Ben kendi adıma bugün olduğu gibi, bir 13 Aralık, bir 4 Ocak ve onun öncesinde yakalandığımız tarih, yani o tarihler hep ölümle yüzyüze kaldığım, ölümün üzerine yürüdüğüm ve ölümü yendiğim zamanlardır. Öyle olunca ölüm daha da küçülür. Artık korkusu geri gidiyor ölümün. Artık o kesitte neler yapmak gerekir şeyi daha ön plana çıkıyor.
“Başladı işe, bitirdi işi”
“Başladı işe, bitirdi işi
Başlarken avaz avaz bağırmadı
Bitirdi ve
‘gelin seyredin’ diye dört yanı çağırmadı.”
Öylesine yalın ve mütevazi bir duruşu vardır ki Osman’ın… Devrim ve sosyalizm mücadelesine, örgütümüze kattıkları, onun bu mütevaziliğiyle daha bir büyür. Osman için yapılması gereken bir iş vardır ve yapılır. O kadar… Ama sadece “gerekli” olduğu için, mecburen yapılmaz onlar. “Desinler” diye yapmak ise ondan fersah fersah uzaktır. Bilince çıkarılmıştır üstlendiği görev. O işin sonunda örgütüne ve sosyalizme ne katacağını işin ta başından kavrar. Bundan sonrasında su gibi akmak kalır geriye. Ve akar Osman… Nehirler gibi akar, aktıkça arınır ve aktıkça büyür…
İster ucunda ölüm olan bir eylemin içinde olsun, isterse bir tiyatro metnini hazırlasın,aynı rotayı takip eder Osman ve yoldaşlarıyla devrimci dostlarını da öyle eğitmeye çalışır.
Bilincini yitirmeye başladığı günlerde, şöyle verir izlediği rotanın ipucunu ki bizlere bıraktığı bir pusuladır:
Bir sürü şey insanın başına yıkılınca, bir sürü detayın içinde boğulmaya başlıyorsun. O detayı iyi programlayıp detayın üzerinden yönetebilmeyi başarabilmek. Şimdi bizim herbirimizin yöneticiliği sınanıyor. Nasıl yönetici olacağız, devrime nasıl önderlik edeceğiz, işte bunlarımız sınanıyor bugün. Buranın dışına çıkıldığında örgüt komitelerindebunların birbiriyle nasıl ilişkileneceği, nasıl somutlanacağı, buralar şekilleniyor.
Bildiri dağıtırken de, bir istihbaratın peşinden koşarken de, düşmanla çatışırken de, tünel gibi zorlu bir faaliyetin içindeyken de, hücre hücre erirken de partinin kurucu kadrolarından, devrimin önderlerinden, geleceğin yöneticilerindendir o. Oralardan bakar bulunduğu kesite ve o kesitin ihtiyaçlarına yanıt verecek düzeyde konumlanır.
Süresiz Açlık Grevi içinde de böyle konumlandı, böyle şehit düştü Osman. Aynı dava adamı duruşuyla, aynı yalınlıkta ve aynı mütevazilikte. Tiyatroda General Panfılov’u oynar gibi. O çok sevdiği ve dilinden düşürmediği “Yapıcılıar türkü söylüyor/Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama” şarkısını söyler gibi. Bir çocuk saflığıyla kahkaha atar gibi. Tüneli milim milim kazar gibi. Adil Özbek haininin cezalandırılması için istihbarat toplar gibi. Coca-Cola Fabrikası’nın önünde bildiri dağıtır gibi. Hal çeker gibi…
Onu düşündüğümüzde, şu dizeler dökülür dilimizden:
“Bu sabah şafakta bitecek olanı
elden gelseydi tekrarlamak
tekrarlardı aynı yerden başlayıp
aynı yoldan geçerek.
Ve yine gerekirse aynı yerde bitirmek üzere…”
***
Osman aramızda…
Osman yoldaşın “hayatıma girişi” 15-16 yıl önce bir kış günü oldu. Devrimci bir eylem sırasında çıkan çatışmada yaralanmış, o sırada birlikte çalıştığımız yoldaş da Osman’ın evini boşaltmaya gittiğinde eve kurulan karakola düşmüştü. Yakın zamanda benzer bir biçimde “yalnız bırakıldığım” için, bunun can sıkıntısı ile eylemin yarattığı devrimci etki ve yakalanan yoldaşların direnişini ve Osman’ın sağlık durumunu öğrenmenin verdiği rahatlama açıkçası “kafa kafaya”ydı. Bu saatten sonra birkaç yıl boyunca Osman benim için Bayrampaşa Cezaevi‘ndeki siyasi temsilcimiz olarak kalacaktı.
Osman’la yıllar sonra onun bizden önce geldiği yerde “buluştuk” sonra. 12 Eylül sonrası sınıf ve kitle hareketi ile devrimci örgütlerin attığı ilk adımlardan sonra, henüz yaygın ve derin bir kitle örtüsü oluşturulamadan, hemen her örgüt gibi biz de operasyon yemiş ve Bayrampaşa’ya getirilmiştik. Operasyon değerlendirmesi yaptığımız toplantılardan biri geniş bileşimliydi ve o da vardı. Cezaevinde bulunduğu süre içerisinde devrimcilerin aldığı darbelerin deneyimi ile konuştu Osman. Yaşanan durumu basite almadan, ama devrimci bir iyimserlikle yaptı değerlendirmesini. Dikkatimi çeken, derli toplu bir iç sistematik kurabilmesi, öte yandan ise, nedense öğretmen kökenli olduğunu düşünmeme yol açan konuşmasının düzgünlüğüydü -işin bu kısmının tiyatro geçmişi ile ilgili olduğunu sonradan öğrenecektim. O günden itibaren Osman, profesyonel devrimci örgüt adamı çizgileriyle varoldu benim için.

Osman’ı son görüşüm, bir küsur yıl sonra onun Ümraniye Cezaevi‘ne gidişiyle oldu. Bu arada Gazi Antifaşist Halk Direnişi yaşanmış; bu, yargısız infazlar ve yaygın operasyonların sonucunda bir yandan sayıca çoğalırken bir yandan da havası ağırlaşan cezaevi ortamını değiştirmişti. Devrimci örgütlenme ve eylemi meşrulaştıran ve daha geniş kesimlerin davranışı haline getiren bir siyasal ortamın gelişmesiyle birlikte, devrimci şekilleniş, profesyonellik ve bilinç düzeyi açısından olgunlaşmamış yeni güçlerle dolmaya başlamıştı Bayrampaşa. Maltada 13-14 yaşında “çocuk devrimciler” dolaşıyordu artık. Biz de siyasal-toplumsal süreçteki bu gelişmeden payımızı almıştık. Bileşimimiz örgüt ve devrimle ilişkisi farklı farklı düzeylerde yeni yoldaşlarla zenginleşmişti.
Öte yandan ise, kitle hareketinin -o kesitteki ivmesi pek de uzun sürmeyecek olan- yeni koşulları, tarihsel zayıflıklarımızla birlikte bizi de zorlayan bir etkide bulunuyordu. Bu yeni düzlemin gerektirdiği içerik ve iç örgünün zemin boşlukları, zayıflıkları, sorun ve çözümlerin nesnel bir tarzda kavranıp geliştirilmesini de engelleyici rol oynuyor; bu derinleştikçe, ilerde de görüldüğü üzere kimilerinde ise gerici bir ruh hali ve dağılmaya neden oluyordu. Tartışma süreci başlamıştı. Alışkın olmadığımız, kültürümüze yabancı yöntemlerin fazlasıyla devrede olduğu bu dönem, hepimizin düşünce ve duygu dünyasında dalgalanmalara yol açıyordu.
Sürecin içerisinde Osman da vardı. Bu en yoğun belirsizlik durumunun içerisinde, karşıdevrimin çok geçmeden bir katliama imza atacağı bir cezaevine gitmesiyle ayrılıyorduk ondan. Diğer sevk ve tahliyelerde olduğu üzere bir genel toplantı yaptık. Sonra ikili bir görüşme oldu aramızda. Sözcüklerini birebir anımsamadığım bu konuşmanın bendeki etkisi ise, bütün o belirsizliklerin etkisini hafifletici yöndeydi. Osman, insani özünü de katarak, içimi rahatlatmış, ısıtmış, temiz bir rüzgar olup esmişti. O günden sonra, cezaevleri üzerinde kopan fırtınanın tüm şiddetine rağmen, Osman’ı ileriye dönük yüzü ve sağduyusu ile hep dışarda düşündüm.
Çekirdeğe doğru yürüyüş
Osman, 70′li yılların sert mücadele koşulları içinde çok doğal bir biçimde örgütlü yaşama genç yaşta girmiş bir devrimciydi. Bahçelievler bölgesinde Devrimci Yol saflarında bulunmuş, Devrimci Yol’un 12 Eylül karşısında kitle hareketinin neredeyse kaderini çizecek tarzda hızlı ve derin bir tasfiyecilik ve çöküş yaşamasıyla da onlardan kopmuştu. Bu siyasal özdeneyim, en başta onun hem devrimciliğe bakış açısını ve yaşama tarzını hem de bizimle ilişki kuruşunu belirlemişti: Devrimcilik, gelip geçici bir heves, insanın gençlik yıllarına özgü “part-time” bir “yaşantı”, yükseliş dönemlerinin sürükleyiciliği ile sınırlı değildi onun için. Tam bir adanmışlıkla, tüm gövdesiyle, emekçi kitlelerin devrime ve örgüte olan güveninde asla bir sarsılma yaratmayacak bir netlik ve sakınmasızlıkla yaşanmalıydı. Örgütümüzle buluştuğunda, bu yüzden ona tam bir güven duymuş, yayınlarımızı içercesine okumuş ve kendisini örgüt normlarıyla dönüştürmeye girişmişti.
Her devrimci gibi Osman da örgütlü yaşama bir taraftar olarak başladı. Yeni evliydi, evine askeri malzemeler koyuluyordu. Ama bu, kendisini çocuk yaşlardan beri devrimci olarak düşünen biri için kesinkes yetersizdi. Taraftarlık, bir nevi yol ağzı gibidir. Devrimin ve örgütlerin çok da elverişli olmayan koşullarında pek çok kişi, kendisini, yaşam tarzını, ailesini… ön plana koyarak bu yol ağzının başında kalır ve sınırlı bir gelişme gösterir. Osman bunlardan biri olmayacak, çok geçmeden kadro gibi çalışan bir taraftar olarak sivrilecek, dahası çok sınırlı kadro ve kitle ilişkileriyle geliştirilen ilk atılım yıllarının kurucularından biri haline gelecekti. Yaşamla ve yaşamındaki her şeyle -eşi, ailesi, çevresi, arkadaşları- ilişkisinin merkezine örgütlü komünist kimliğini koymuştu.
İvmesi başlangıçta hızlı olan bu dönüşüm, birçok devrimciyi genellikle kendi çevresinden koparır. Bununla da kalmaz, onu kitlelerle ilişkisinin giderek doğallıktan çıktığı sınırlı bir ilişkiler sistemine doğru çeker. Bir nesnelliği de vardır bu durumun. Devrimci kimliğin ilk oluşum evresi, “kapıları sert, neredeyse çarparak kapamayı”, yaşam tarzımız ve çevremizle olan ilişkilerimizde “insanlık için küçük, bizim için büyük” bir adım atmayı gerektirir. Biz, artık “biz” değil, büyük proletarya ve insanlık ailesinin bir parçasıyızdır. Bilinç yönünden haliyle olgunlaşmamış, dolayısıyla birçok iç gerilimi de barındıran dönüşümün bu ilk evresi, yakın çevremiz tarafından gerçek bir kriz, savuşturulması gereken bir “yol kazası” olarak algılanır. Sert çatışmalar, en yakınlarımızın gözyaşları, arkadaş, iş vb. çevremizden bir uzaklaşma, onlar tarafından anlaşılamama… bir yandan üzerimize üzerimize gelinirken, bir yandan da bir tür tecritle karşı karşıya kalırız. Kitle hareketinin güçlü bir rüzgar oluşturmadığı koşullarda yaşama ilişkin kesin seçimini henüz yapamamış olan birçok devrimci, bu gerilime ancak bir süre dayanabilir ve teslim olur. “Yol kazası” düzeltilir. En yumuşatılmış, çocukluktan itibaren benimseyip içselleştirdiğimiz iktidar ilişkisi olan aile ortamı eski haline döner, daha çok vicdani boyutlar taşıyan bir iç huzursuzluk da aşıldıktan sonra eğer hala sürdürülüyorsa devrimle kurulan ilişki çevresel düzeye çekilir.
Ama tam tersi de geçerlidir. Pek çok örnekte profesyonel devrimcilik adına salt kendi çevremizden değil, kitlelerden, onların yaşam ve algı biçimlerinin kavranışından giderek tam bir yalıtım da sözkonusudur. Bu salt faaliyet yürüttüğümüz koşullarla sınırlı, onlar tarafından belirlenen bir durum değildir. Kitlelerle nispeten daha yoğun iletişim içerisinde bulunulan kitle örgütçülüğü içerisinde bile öncü-kitle ilişkisinin tek odaktan kurulması, kitlelerin “üzerine her şeyin yazılabileceği beyaz bir sayfa” olduğunun varsayılması, çevre ve kitle güçlerinin tüm yönleriyle kavranıp çözümlenerek herbirini kendi koşulları içerisinde özneleştirme çabasının gösterilmemesi, faaliyetin tekbiçimliliğinin daha da derinleştirdiği seçkincilik içiçe gider. Kitlelerin hatta çevre güçlerinin, kendileri çok sınırlı bir döngünün içinde bulunmalarına rağmen, devrimcilere neredeyse otomatiğe bağlanmış bir tarzda “Siz yaşamın içinde değilsiniz” deyip durmalarının bir nedeni de budur. Kadro norm ve ölçütleri, mücadele koşullarıyla bağlantılı olarak gitgide daraldığı koşullarda, profesyonel devrimcilik ile “kitlelerin gerçek yaşamı” arasındaki açı daha da büyür ve bu çelişkinin aşılıp geçilememesi, sorunu tek tek devrimci bireylerin değil, örgütlerin sorunu olarak kristalize eder.
Osman’ı bugün de dışarda düşünebilmemin başta gelen bir nedeni, onun bu çelişkiyi ileriye doğru çözme dinamiklerine sahip olmasıydı. O neredeyse başlangıçtan itibaren bir profesyonel devrimciydi; örgütsel gelişimi ve hareketi çekirdeğe doğruydu. Aynı zamanda ise, pek çok devrimci hatta komünistin kimliğinde barındırdığının aksine “devrimci bir kendiliğindenciliğe” düşmeksizin, devrimin örgütlü ve bilinçli kitlelerin eseri olduğuna tam bir inancı temsil ediyor, bunun pratiğini sergiliyordu. Osman’ın Halkevi‘nde yürüttüğü tiyatro çalışmasında, yaşadığı semt ve çevrede kurduğu ilişkilerin sürekliliği, kuşkusuz bir göstergeydi. Ama bu, onun ağları geniş attığının, kitle-çevre ilişkilerinin geliştirilmesinin olmazsa olmazı süreklilik halkasını hiç koparmadığının yalnızca bir örneğiydi. Daha önemlisi ise, o, devrimci militan kişiliği ve yaşam tarzıyla, devrimci iradesiyle bu ilişkiler içerisinde erimeksizin çekim yaratıyor, dikey bir sarmal oluşturuyor; salt bir sürdürücü ve yürütücü olmakla kalmıyor, ilişkilerinin içerisine hedefi yerleştirirken, kimsenin bu sarmal gelişimin dışında kalmamasını sağlayacak araç ve biçimleri bulup çıkarabiliyordu. Bir yandan çevresini de kendi gelişimine değişik düzeylerde uydurarak ileriye doğru çekerken, kendisinde özsel bir farklılaşma yaşar, çevresine kendisini gelişen devrimci kimliğiyle kabul ettirirken, bir süre sonra bu sürecin dışında kalan eşiyle de yollarını ayırdı. Esnek olunması gereken yerde esnek, ilkeli olunması gereken yerde ilkeliydi ve bunun doğru bileşimlerini sancısız bir tarzda yaratabiliyordu.
Osman’ın insanların devrim ve karşıdevrim güçleri olarak ayrıldığı cezaevinde bile ilişki çevresi ve ağı çok genişti. Diğer devrimci örgütler üzerinde merkezinde devrimci militan özelliklerinin bulunduğu, ama bunlarla sınırlı olmayan bir etkisi vardı. Gardiyanlardan askerlere, adli tutuklulara dek… Özellikle bunlarla olan ilişkisinde elbetteki Osman’ın sürekli firarı düşünmesi, örgüt için bunun yollarını araması, zemin yoklaması yapması temel bir faktördü. Ama onun çevresi ve kitlelerle kurduğu ilişkilerde bu tür bir “araçsallığı” aramak boşuna olacaktır.
Komünist yaşamın örgütçüsü
Osman yoldaş, kurduğu ilişkilerin süreklilik ve hedeflilik üzerinden gelişimini nasıl başarıyordu? Burada yine bugünkü ihtiyaçlarımıza dönmeli ve onu dışarda düşünmeliyiz. Osman, özgüvenli bir devrimci kimliğe ve bunu çevresine taşıyacak sosyal girişkenlik ve becerilere fazlasıyla sahip bir yoldaştı. Salt ilk akla gelip anılan tiyatro vb çalışmaları ile sınırlı olmaksızın çok yönlüydü. Yönetici olabilecek bir kavrayışla askeri yetenekler, bir konuyu hızla kavrayıp kendi dilinden aktarabilecek bir siyasal çaba -çok iyi bir ajitatör olurdu-, “herkese yapacak bir iş verebilecek” örgütçü yeteneklerle birlikte dolaysız kitle çalışmasının olmazsa olmaz bir boyutu olan sosyal, kültürel becerilerin toplamı olarak ortaya çıkıyordu bu özgüven ve girişkenlik. Örgütünün hedeflerini devrimci bir enerjiyle günlük dil ve pratiğe çevirme gücüydü bu. “Üst”ün yönlendirme ve denetim kalitesini de yükselterek, üretken bir tarzda, yapılmamış bir iş bırakmaksızın, “arkadan ittirmeye” ihtiyaç duyurmaksızın, sorumluluk kavramını içerikten kavrayıp içini ileriye doğru doldurarak… Yalnızca gündeme getirdiği konularla değil, bunları ele alışıyla da devrimci bir etki yaratmaması, çevresiyle yarattığı sempatiyi de içeren bir etkileşim içerisine girmemesi imkansızdı. Ağırbaşlılık, ciddiyet ve “ilkelilik” adına “sirke satan” devrimcilerden de değildi o! Bugün hem cezaevleri ve hem de dışarıdaki yaşam için daha fazla önem taşır; Osman, geçinilmesi zor, ne zaman patlayacağı belli olmayan, hoşnutsuzluk ve gerilim üreten, “sorunlarıyla gündem olan” biri olmadı hiç. Onun siyasal yönetici yönünü çok az yaşamış olmakla birlikte, günlük yaşam içerisindeki durumundan, anma/kutlama gibi etkinliklerin hazırlanması sırasında izlediği yöntem ve sergilediği tutumdan, bir yönetici için fazlasıyla daraltıcı bu tür özellikleri hemen hiç barındırmadığını anımsıyorum. Osman işin yürütülüşünde bir gevşeme ya da esnemeye yol açmadan, “çalışmaya neşe katmayı” başarıyordu. Bunun en önemli nedeni, yine özgüven kavramıyla bitişik ele alınması gereken, kendisiyle barışıklığıydı. Oportünist bir memnuniyet hali değil, kendisiyle olan çatışmasını örgüt hedefleri üzerinden geliştirmesiydi böylesi bir rahatlığı yaratan. Onun bu komünist rahatlığını izlemek güzeldi.
Eylem adamı
Gelişkin bir çizgide devrimci bir inisiyatif ve sorun çözücülük: Osman bunun adamıydı, eylem adamıydı. Bunlar ister sadece adı bilinen bir hainin ipinin ucunun yakalanması, ister tünel çalışması gibi onlarca komünist ve devrimcinin özgürlüğünü ilgilendiren büyük sorunlar olsun; isterse çok daha az görünen küçük sorunlar olsun… sorunlar Osman için sündürülmek için değil, çözülmek içindi. Üstlendiği konuda önerilerle gelirdi, bunlar bir deneyim ve yaşamın gerçekliği ile buluşan somut projeler olduğu için spekülatif değil, uygulanabilir ya da üzerinde düşünülebilir öneriler olurdu. Tünel çalışmasını kamufle edebilmek için ayrıca bir voleybol turnuvası düzenlemek ve burada oynamak mı gerekiyor; ne kadar yorgun olunursa olunsun oynanmalıydı ve bunun lafı bile olmamalıydı.
Ama Osman sadece önüne koyulan şu ya da bu küçüklü büyüklü sorunu çözmenin adamı da değildi. Bu günlük çalışmada başlı başına bir değer taşır, ancak çözüm yaratmanın kesikli bir tarzda, aritmetik olarak ele alınışının bir geliştiriciliği olmaz. Toplam bir komünist devrimci dönüşüm açısından, resmin bütününe ilişkin bir kavrayış gerekir. İnisiyatif de bu yüzden içi kof bir “girişimcilik” değildi zaten Osman için. İçinde bulunulan koşullarda koyulan temel hedefler üzerinden tekil gibi görünen sorunların tanısını büyük resmin içerisinde kendisi koyabilmek ve çözümü geliştirebilmekti. Bir anma/kutlama için örgütünün tüm temel belgelerini, siyasal değerlendirme ve yazılarını önüne koyar, yoldaşlarıyla konuşur, bu üretimi kendisi için bir eğitim çalışmasına dönüştürür ve ortaya çıkardığı metin üzerine yapılan değerlendirmeler konusunda da alıcı davranır, onu yeniden üretmeye yönelirdi. Yapılacak işi en kolay ve verili birikimiyle kotaracak tarzda değil, kendi damarlarını da genişletecek bir yaklaşımla ele alır ve sonuca -işte burada hızlı kavrayışı işini kolaylaştırırdı- giderdi.
Osman’ın zayıflıkları yok muydu? Vardı tabii. İşleri pratik yönden düşünme ve çözmenin ağır basmasıyla teorinin ufuk açıcılığı ve kapsamlı düşünüş olanağını kullanmaya yeterince yönelmeme, geniş ve yaygın ilişkiler kurup onlara işlevsellik kazandırırken yer yer düşünsel ve pratik sınır çekmelerin unutulması olabiliyordu onda da. Ama bunlar yüzü ileriye dönük, örgütünün gelişim süreciyle içerden ve çekirdeğe doğru bir hareketle buluşabilen bir komünistin zayıflıklarıydı ve en önemlisi, onun bunları giderme ve kendisiyle birlikte çekirdeği de güçlendirme gücü vardı. Bu güçten dolayıdır ki, Osman bugünkü çalışmamızın ileriye doğru açılan kollarını, erdemlerini, iç zayıflıklarına karşı mücadele mevzilerimizden birini oluşturuyor. Yaşadığımız özlemin derinliğine rağmen, onu tam da bugün yanıbaşımızda, o içten gülümseyişiyle içimizi ısıtırken hissediyoruz.
Osman’la birlikte yürüyoruz…