Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş serüveninin tarihsel-toplumsal arka planı
MÖ 537'de Babil’in (modern Irak) Persli yöneticisi Büyük Kyros, sürgünde yaşayan bir grup Yahudi soylusunun torunlarına anayurtlarına “geri dönme” izni verir. Kyros, imparatorluğun yeni fethedilmiş topraklarının kontrolünü kendisine sadık kişilere vermek istiyordu. Yahudi sürgünler, yeni yönetici sınıf olmaya hevesliydiler.
Babil’deki esaret hayatından kurtulup geri dönülmesi, Musevi-Hristiyan tarih geleneğindeki en önemli olaylardan biridir. Gerçekte Yahudi seçkinler,emperyal bir süper gücün işbirlikçi idaresi olarak Filistin’e yerleştirilmişti. Ama beraberlerinde patlamaya hazır ideolojik bir barut fıçısı da getirdiler. Yahudilerin en önemli güç tanrısı Yehova kültü, on yıllardır süren bölünmüşlük, bozgun ve dört bir tarafa dağılmış olma halinin etkisiyle diğer tüm tanrıların varlığını reddeden hoşgörüsüz bir tek tanrıcılığa dönüşmüştü.
Geçmişte Yahudi peygamberler, sahte putlara karşı boş yere sövüp saymışlardı. Şimdi, sürgün edilmiş liderliğin hüsranını yansıtan milliyetçilik, Yehova’nın tüm dünyaya egemen olma iddiasında ifade buluyordu. Siyasi güçsüzlüğün, ilahi megalomanide (büyüklük hastalığı) dini kontrpuanı vardı. Birbiriyle savaşan ilahların oluşturduğu bir tanrılar cemaati yerine eğer mutlak güce sahip tek bir tanrı olursa, bu durumda tarih tek ilahi amaca doğru ilerler ve seçilerek Tanrının özel himmetine mazhar olanlar sonunda mutlaka kazanırlar -tabii ki sadık ve itaatkar olmayı sürdürdükleri müddetçe-.
Hem İbrahim ile Musa mitleri hem de Şaul, Davud ve Süleyman destanları, büyük ölçüde MÖ 6. yüzyılın kurgularıdır: Bu kahraman kurucuların soyundan geldiğini iddia eden, yeni iş başına getirilmiş Yahudi seçkinlerin zayıf iktidarlarına meşruiyet kazandırmak üzere tasarladıkları bir dizi yeni dini “hakikat” ve Yahudi tarihinin yeniden yazılması. Bu, dünyada yerini bulmak için mücadele eden, savaş düzenine geçmiş seçkinlerin cenkçi mit-tarihiydi. Böylece, Yehova tek biricik tanrıydı, Yahudiler onun 'seçilmiş halkı' ve Filistin de onlara 'vaat edilmiş topraklar' oldu. Aslında bu, restorasyoncu tutkusu dini bir fantezi biçimi almış marjinal bir tarikatın, sürgünde yaşayan küçük bir grubunun görüşüydü. Yalnız başlarınayken umut ve dua etmekten başka yapacak bir şeyleri yoktu. Onları tarihin unutulmuş sayfalarından dünya sahnesine çıkaran Pers emperyalizmi idi. Yeni Museviliği Filistin’e yerleştiren ve orada serpilip gelişmesine izin veren Büyük Kyros oldu.
Bu inanç karmaşık bir karışım olduğunu kanıtladı. Yahudiler, daha büyük halkların (Persler, Yunanlılar ve Romalılar) gölgesinde kalmıştı. Filistin, istikrarsız bağımsızlığını zaman zaman koruyabilse de ekseriyetle yabancı bir imparatorluğa tabii durumda varlığını sürdüren küçük bir ülkeydi. Bu nedenle Yahudi soyluları, bağımsızlık mücadelesi vermek ile emperyalizmle işbirliği yapmak arasında ikilemde kalıyorlardı. Kavgaya tutuşmanın riski yüksekti. Yenilgi her şeyin kaybedilmesi anlamına gelebilirdi –ama eğer kitlesel hareketlenme, bağımsızlık kavgası vermek için aşağıdan yükselen bir devrimci halk hareketini yaratabilirse sonuç zafer de olabilirdi. Yahudi köylüler de iki arada kalmışlardı, bir yandan otorite korkusu, güçsüzlük hissi, öte yanda sömürücüye karşı duyulan derin nefret... Böylelikle Musevilik, kimi soylu kökenli ve işbirlikçi olan, kimi halkçı, radikal olup açıkça direniş çağrısı yapan rakip hiziplere bölündü.
Din, en azından dört olayda Yahudi kitlelerini güçlü bir devrimci kuvvet etrafında birleştirdi. Selevkos İmparatorluğu'nun Yunanlı kralı, halkı Yehova yerine Zeus’a tapmaya zorladığında ülke genelinde bir direnişin kıvılcımını çakmış oldu; MÖ 167-142'deki Makabi Ayaklanması sonucunda bağımsız bir Yahudi devleti kuruldu.
Roma idaresinin sertleştiği dönemler Yahudiler üç kere daha isyan ettiler –MS 66-73, 115-117 ve 132-136). Her seferinde kavga uzun, zorlu ve kanlı oldu. Her seferinde on binlerce kişi öldürülürken, yüz binlercesi de yerinden yurdundan edildi. Son isyan öylesine soykırım boyutuna varan bir gaddarlıkla bastırılırdı ki, Yahudi nüfusu yok olmanın eşiğine geldi. Ondan sonra antik dünyanın on milyonluk Yahudi nüfusu, ağırlıklı olarak Doğu Akdeniz şehirlerinde yaşayan, dünyanın farklı yerlerine dağılmış bir halk haline geldi.
Yahudi anti-emperyalist hareketini destekleyenler arasında Nazaret (Nasıra) kasabasından İsa adlı bir vaiz de vardı. Karizmatik bir radikal olarak köylü yoksullardan takipçileri arttı, ardından tutuklanıp yargılandı ve idam edildi. Kurduğu grup küçük bir tarikat olarak varlığını sürdürdü ama çok geçmeden iki eğilime bölündü. Bir kısmı, Yahudi ulusal-devrimci hareketine sadık kaldı. Bu grup, MS 66-73 Birinci Yahudi İsyanı’nın bastırılmasıyla yok oldu. Yunan eğitimi almış bir Yahudi tüccar olan Tarsuslu Paul’un (Pavlus) önderliğini yaptığı diğer grup, maddi değil ruhani kurtuluşu savunan muhafazakar bir ideoloji benimsemişti. Pavlusçu Hristiyanlara göre bu yalnızca Yahudilere değil tüm insanlığa yönelik bir mesajdır.
İsa’nın yaptıklarını ve Kilise’nin ilk dönem tarihini anlatan Yeni Ahit, Birinci İsyan'ın bozguna uğraması sonrasında Yahudi diasporasına mensup Pavluşçu Hristiyanlara yazdıkları revizyonist bir eserdir. İsa, hem insan hem tanrı olarak gösterilir; krallığı, yaşadığımız yeryüzünün değil cennetin krallığıdır; mesajı, devrimci olmaktan ziyadeevrensel ve ruhanidir. Müjde’yi yazanlar, isyanın ardından Roma İmparatorluğu’nu kasıp kavuran “teröre karşı savaş” ta ayakta kalabilen, siyasetle bağı koparılmış ve ulusal vasfını yitirmiş bir İsa yarattılar.
Yine de aslından bir şeyler kaldı. Mutlak güç sahibi ve alabildiğine müşfik olan Hristiyan tanrısı, pagan inanışının dehşetli tanrılarının yapamadığını, Marks’ın deyişiyle “kalpsiz bir dünyanın kalbi” olmayı başardı –Roma İmparatorluğu’nun ezilen kesimlerine oldukça cazip gelen bir mesaj.
Pavlusçu Hristiyanlık, etkili bir sentezdi. Yahudilerin peygamberlik ve halka vaaz verme anlayışı ile esasen bir Yunan geleneği olan kurtuluş kültünün kaynaşmasını temsil ediyordu. Yahudi peygamber İsa, evrensel kurtarıcı-tanrı İsa’ya dönüştürüldü. Her ikisi de dinin Yahudi devrimci hareketteki köklerinden gelen, Hristiyanlığa özgü iki unsur buna eklendi: Roma toplumunun katı sınıf hiyerarşilerinin aksine eşitlikçi ve demokratik bir topluluğun ideal olarak sunulması; anayolcu paganlığın meşru gördüğü hırs ve şiddet yerine şefkatle ve işbirliğine vurgu yapılması.
Roma İmparatorluğu’nun sömürü ve baskısı, milyonları sefalete sürüklüyordu ama devletin şiddeti çoğunlukla etkili bir direnişi engelliyordu. Bu, Hristiyan kilisesinin durmaksızın büyümesini sağlayan çelişkiydi. Köleler, kadınlar ve yoksullar arasından kendine taraftar toplayan Kilise derin bir kuşkuyla karşılandı ve defalarca baskıya maruz kaldı. Ama bu işe yaramadı. Erkeklerle kadınların yakılması, hayvanlara yem edilmesi, ağaçtan çarmıhlara çivilenmeleri, tarihte ilk dönem Kilisesi’nin etkileyici bir şehitler listesine sahip olmasına yol açtı.
MS 4. yüzyılın başlarına gelindiğinde, imparatorluğun dört bir yanına uzanan ve gizlice sürdürülen rahipler, dini toplantılar ve toplanma yerleri ağıyla Akdeniz dünyasının en güçlü ideolojik aygıtı olmuştu. Birçok subay, devlet görevlisi ve zengin toprak sahibi nihayetinde bu yeni dine geçti; MS 312'de İmparator Konstantin, dini yasal hale getirmek ve devleti kilisenin hem koruyucusu hem de hamisi yapmak üzere Hristiyanlığı benimsedi. Halefi Büyük Theodosius, aynı yüzyıl içerisinde paganlığı yasa dışı ilan edecek ve tapınak mülklerini kiliseye devredecekti.
Musevi-Hristiyan tektanrıcılığı, bir devlet iktidarı, imparatorluk ve bir savaş ideolojisi olarak yeni bir kalıba döküldü. Roma İmparatoru, barbarlar karşısında uygarlığın savunucusu, kilisenin paganlıkla mücadelesinin hizmetkarı ve dini sapkınlıklara karşı Hristiyan ortodoksisinin başlıca destekçisi haline geldi birdenbire. Sonuçta Hristiyanlık, içerdiği toplumsal çelişkiler yüzünden Yahudilik kadar kendi içinde bölündü. Bir yanda rakip hizipler ve devletler arasındaki rekabet, öte yanda uzlaşmaz sınıflar arasındaki gerilimler, tek ve evrensel kilise ülküsünü tahrip etti.
Konstantinopolis merkezli Doğu Roma İmparatorluğu ile Roma merkezli Batı Roma İmparatorluğu arasında siyasi bölünmenin şiddetlenmesi (bu bölünme, MS 395’ten sonra tamamlanacak ve daimi hale gelecekti), yansımasını doğu Ortodoks ve batı Katolik geleneklerinin birbirinden ayrılmasında buldu. Benzer şekilde, toprak sahipleri ile köylüler arasındaki sınıf mücadelesi de Kuzey Afrika’daki daha muhafazakar Katolik ve daha radikal Donist Kiliseleri arasındaki ayrışmada ifadesini buldu. Farklı ve kimi zaman birbiriyle çatışan amaçların peşinden koşan her grup, mutlak güce sahip tanrının kendi yanında olduğunu iddia ediyordu. En aşırı durumda ideolojik mayalanma, aynen Museviliğin Hıristiyanlığı ortaya çıkarmasında olduğu gibi bütünüyle yeni bir evlat doğurabilirdi. Böyle bir gelişme, başka bir büyük dünya dinini yaratacaktı.
Çölün eski pagan gelenekleriyle Yahudi ve Hıristiyan inanışlarının karıştığı, kervanların uğrak yeri olan Arabistan’ın iki şehrinin meydana getirdiği kültürel kaynaşma potasında, yeni bir tektanrıcılık sentezi ortaya çıktı: İslam. Bu inanç, Arap çölünün tüccarlarıyla göçebe kabilelerini bir araya getirerek onları, birkaç yıllık askeri seferin sonucunda antik Doğu Roma ve Pers İmparatorluklarını devirmeye muktedir devrimci bir kuvvete dönüştürdü. Ardından bu fetihçiler, Arabistan’ın diliyle dinini, antik çağlardan miras alınmış şehirler, teknikler, ilimler ve sanatlarla kaynaştıracak yeni bir uygarlık kuracaklardı.
Araplar, Persler ve Bizanslılar
Kargaşa, düşünsel açıdan verimli bir ortamdır. Büyük dinlerin her birini ortaya çıkaran şey kargaşaydı. Musevilik, MÖ 6. yüzyılda Filistin’de, kendine bir yer bulmaya çalışan yönetici sınıfın mücadelesinde şekillenmişti. Hıristiyanlığın kökenleri, MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu yönetimi altında ezilenlerin çektikleri acılarda yatar. İslam, aynı gövdeden filizlenen üçüncü daldı. MS 620’lerdeki ilk doğuşu, tarihin keskin bakışları altında gerçekleşti. Orta-Batı Arabistan’ın Hicaz bölgesindeki iki ücra çöl şehrinde yaşanan ufak tefek didişmeler. Ama şiddetli yükselişi dünyayı ilelebet değiştirecekti.
Hunlar arkalarında şehirler, tüccarlar ve şehir kültürü bırakmayan göçebelerdi. Bozkırın yaşam tarzından koparıldıklarında önemsizdiler. Bundan ötürüdür ki acımasız askeri akınları, can çekişen antik uygarlıkları bir bıçak gibi kesti ve geride iz bırakmaksızın yok olup gitmeleri de aynı ölçüde ansızın oldu. Araplar için böyle olmadı. Koyun ve keçi çobanları, deve ve at yetiştiricileri olan çöl göçebeleri, Hunlara oldukça benziyorlardı. Ama ilk defa MÖ 1000 gibi evcilleştirilen deve, uzayıp giden çölü taşıdığı ağır yükle aşabiliyordu ve deve yetiştiricilerinin birçoğu tüccar olmuştu. Irak ve Körfez bölgesinde, Güney Arabistan ve Kızıl Deniz’de ticaretini yaptıkları lüks malları, kervanlarla batıya ve kuzeye taşıyorlardı. Mekke, Medine ve diğer Arap şehirleri, ticaretle zenginleşmişti. Çöl yolları boyunca uzanan vaha köyleriyle birlikte şehirler, zanaatkar ve ekici topluluklarına ev sahipliği yapıyordu.
Kısacası, Orta Asya bozkırlarının aksine Arabistan’da karmaşık yerleşim yerleri, toplumsal sınıflar ve şehir kültürü vardı. Özellikle, çöl göçebelerinin kabile örf ve adetleri, sözlü gelenekleri ve çok tanrılı inanışlarıyla bir arada varlığını sürdüren, tüccarlarla şehirlilerin yazıya dökülmüş Arap ve Musevi-Hıristiyan dini vardı.
Sıklıkla çatışma da oluyordu. Uzun mesafeli ticaret, akrabalık ve kabile bağlarına göre ilerliyordu. Çöl baskınları kabile üyesi için ganimet, tüccar için soygun demekti. Kabile temelli kan bağları yerel akrabalara koruma sağlarken, uzak bir şehirdeki tüccar için hiçbir şey ifade etmiyordu.
Göçebelerle köylülerin mal değiş-tokuş yaptıkları, kabile üyeleriyle tüccarların ağız dalaşına tutuştukları, çölle şehrin geleneklerinin çarpıştığı Mekke ve Medine gibi yerlerde erkeklerle kadınlar, dünyada neler olup bittiğini -daha doğrusu nasıl olması gerektiğini- tartışıyorlardı. Bunu yaparken meselelere dini bir çerçeveden bakıyorlardı. Çünkü erken dönem Ortaçağ dünyasında bu gibi şeyler üzerine kafa yormak, Tanrının amacına leke sürmek demekti.
Mekkeli sıradan bir tüccar ailenin genç bir ferdi, bu karışıklığın ortasında ve bunu deruni bir manevi acı olarak hissederek ortaya çıktı. Vizyon sahibiydi ve tanrının (Arapça Allah) doğrudan kendisiyle konuştuğuna inanıyordu. Küçük bir taraftar grubunu bunun doğru olduğuna ikna etti ve bunlardan bazıları, Allah’ın kendisine söylediğini belirttiği sözleri yazmaya başladılar. İsmi Muhammed idi ve aktardığı Allah kelamı Kur’an olacaktı.
İslam, Musevi-Hıristiyan mitlerin ve geleneklerin pek çoğunu muhafaza etti. İbrahim ve Musa, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için aynı şekilde peygamberlerdi. Keza, evrensellikleri üç dinin de ortak noktasıydı. İslam, hem kabile kurallarını hem de sınıfsal farklılıkları delip geçiyordu. Rakip kabilelerin birbiriyle rekabet eden çok sayıda tanrısı yerine artık tek bir ulu ilah vardı. Klan sadakatinin ve kan bağının hüküm sürdüğü bir yerde artık evrensel davranış kuralları vardı. Ezilenlere (kadınlar, köleler, yoksullar, marjinal kesimler) yapılanların görmezden gelinmesi yerine şefkat, hayırseverlik ve koruma artık ahlaki buyruk olmuştu. Müslümanlar, resmi eşitliği, evrensel hakları ve tek yasa külliyatını temel alan bir topluluk (ümmet) kurmuşlardı. İslam, parçalanmış bir dünyada düzen yaratma girişimiydi.
Muhammed’in şiddetli bir muhalefetle karşılaşması şaşırtıcı değildi. Peygamberliği yaklaşık MS 620’de başladı ama MS 622’de Mekke’yi terk edip Medine’ye sığınmak zorunda kaldı. Bir kitle hareketine dönüşecek oluşumun çekirdeğini orada inşa etti. İlgili genç erkeklerle kadınlardan oluşan ve giderek büyüyen siyasi-dini kadrosuna, ticari avantaj elde etmek isteyen tüccarlar, ganimet peşindeki kabile reisleri, barış ve düzen özlemi çeken şehirlilerle köylüler de katıldı. MS 630’da ordusuyla birlikte Mekke’ye geri dönüp zafer kazandı ve Müslümanlar, Orta-Batı Arabistan’ı kontrolleri altına aldılar. Muhammed MS 632’de öldüğünde kurduğu hareket dağılabilir, çöl kabileleri arasındaki geleneksel saldırılar husumetler yüzünden parçalanabilirdi. Ama böyle olmadı, çünkü ilk iki halife (halefler) Ebubekir ve Ömer, Arabistan’ın şiddet dolu enerjisini harici hedeflere yöneltmeyi seçtiler: Pers ve Bizans ( Doğu Roma ) imparatorlukları.
Arap-İslam ordularının saldırıları yaşlı imparatorlukları derinden sarstı. Antik uygarlıkların büyük şehirleri domino taşları gibi düşmanın eline düştü -MS 636’da Suriye’nin Şam, MS 637’de Irak’ın Ktesifon (Tizpon), MS 639’da Mısır’ın Babil-Kahire ve MS 642’de yine Mısır’ın İskenderiye şehirleri-. Ölümünün üzerinden daha on yıl geçmiş olmasına karşın Muhammed’in takipçileri devasa bir Ortadoğu İmparatorluğu yaratmayı başarmışlardı.
Hunlarla Gotların iki yüzyıl önce Avrupa’da yaptıkları gibi Araplar da yaşlı imparatorlukların, o kadar azamet ve gösterişlerine karşın kof olduğunu gördüler. Pers ve Bizans, yüzyıllar boyunca büyük ve sonuç vermeyen savaşlarda çarpışmalardı. Bunlardan MS 613-628 arasında yaşanan en sonuncusu, her ikisini de bitap düşürmüş, hazinelerini boşaltmış, insan kaynaklarını tüketmişti; vergiler, zorunlu askerlik ve müsadereler insanları canından bezdirmişti.
İmparatorlukların tahkimatları, zırhlı savaşçıları ve gelişmiş silahları vardı. Arapların çölü ve devesi vardı. Arap çölü kuzeye doğru ilerler, batıda Suriye ile doğuda Irak arasında kum ve çakıldan oluşan bir çıkıntı meydana getirir. Bu ıssız topraklarda en önemli şey devedir ve develere binmiş ordular, denizdeki gemiler gibi ilerleyebilir. Araplar, çölün derinliklerinden birdenbire ortaya çıkarlar. Hafif teçhizatlı ve oldukça hareketli bir şekilde saldırdıklarında, karmaşık manevraların kaldırdığı toz bulutu içinde kendilerine karşı konuşlandırılmış, safları sıkı piyadeler ile koşum atlarından oluşan hantal orduları yok ederler.
Suriye ile Irak’ın asık suratlı köylüleri, efendilerinin yenilmelerine aldırmadılar. Arapları sıklıkla kurtarıcı olarak karşıladılar. Eski toprak ağlarının çoğu kaçıp gitti. Vergiler düşürüldü. Museviliğe, Hıristiyanlığa ve Pers Zerdüştlüğüne hoşgörü gösterildi; birçoğu çok geçmeden İslam dinine geçti. Arap yönetimi genellikle bir nebze de olsa daha iyi bir yaşam anlamına geliyordu.
Arap fetihleri devam etti. Kuzey Afrika sahilini süpürüp geçen ordular, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’ı ele geçirdikten sonra Akdeniz’i aşıp İspanya’yı işgal ettiler-tümüyle fethedilmesi MS 711’i bulacaktı-. Diğer ordular doğuya doğru ilerlediler: Kabil, MS 664 gibi erken bir tarihte İslam ordularının eline geçti.
İslam ordularının ilerleyişi, tarihteki askeri fetih seferlerinin en kapsamlı, ani ve dönüştürücü olanlarından biriydi. Ama dünyayı dönüştürürken fetihçiler kendilerini de dönüştürdüler; her iki süreç de son derece çelişkili ve ihtilaflıydı. Çöl insanları (göçebeler, tüccarlar ve akıncılar), önce Ortadoğu ile Kuzey Afrika’nın ötesine açıldılar ama antik uygarlıkların zenginliklerini miras aldıktan sonra bu sefer kendi içlerinde hırçınlığa, katliama ve iç savaşa gömüldüler.
Neil Faulkner/Marksist Dünya Tarihi/86-93. sf.lar/Yordam Kitap