Oysa “komşunun bahçesine girer gibi” usulcacık, güvenle giriliverilebilir ihtiyarlığa da…
Yaşlı bir adam başkalarının hayatına yük olmaktan çekindiği için ömrünün son noktasını kendi elleriyle koyarsa ve bu adam bir yoldaşınızın babasıysa sosyalizm, daha fazla sosyalizm demek dışında bir seçenek kalır mı? Ve öfkenizi, acılarınızı, hüznünüzü; yaşama dair tüm umutlarınızı kışkırtacak bir dinamiğe dönüştürürsünüz aşağıdaki mektupta olduğu gibi:
Onu ilk görüşüm tam 10 yıl önceydi… Ağaçlı yolda, sıra sıra dizilmiş banklardan birindeydi. Bu kadar yaşlı olmasaydı çok da dikkatimi çekmeyecekti belki; ya da önünden yürüyüp giden insanlara öyle muzipçe gülen gözleriyle bakmasa…
“Zavallı adamcağız” demiştim içimden ... Bu yaşta sokakta para kazanmaya çalışan kimi görsem hep içim sızlar, hep bunun tek suçlusu benmişim gibi başımı önüme eğip bir an önce uzaklaşıp gidivermek isterim oradan… Öyle ya, belki hiçbir kaygı gütmeden, yaslanıp arkasına gün batımının tadını çıkartacakken ya da tutup elinden torunlarını neşeyle gezdirecekken; sokaklarda, çocuk kırılganlığındaki bedenleriyle para kazanmak için harcıyorlardı son enerjilerini...Ya da el açıveriyorlardı çocukları yaştaki koca koca insanlara… Ve bizler, bunun ağırlığını yüreğinde hissedenler, henüz hiçbir şey yapamamanın ağırlığını, suçluluğunu duyuyorduk içimizde...
Onu ilk gördüğümde de böyle hissetmiştim yine, sonraki gün gördüğümde de.. Ve bir sonraki gün… O günden bu güne tam 10 yıl geçti. Ve ben bu on yıl boyunca ne zaman geçsem oradan, ne zaman çevirip baksam başımı o yöne, hep orada, o ağaçtan yapılmış bankta otururken gördüm onu… Önünde tartısı, yaz kış demeden nasıl beklediğine şahit oldum yıllarca. Gün be gün nasıl iyice yaşlandığını gördüm.
İlk başta daha dik duran beli, şimdi dünyanın tüm kahırlarını yüklenivermiş gibi bükülüvermişti iyice. Merakla etrafa bakan gözleri, şimdi daha da ufalmış, daha da yuvarlaklaşmıştı… Artık uyuyakalıyordu o bankın üzerinde, başı bir top gibi sık sık omuzlarına düşüveriyordu… Zayıflamıştı, çelimsiz bir çocuğa dönüvermişti…
Her gün mesaiye gelir gibi, durağın biraz ötesinde bulunan bankta alıyor yerini. Hep aynı yerine ilişiveriyor bankın, sol köşesine… Tam 10 yıldır hiç değişmedi bu. Bende de alışkanlık olmuş, oradan geçerken hep o banka bakıyorum, acaba orada mı diye. Birkaç sefer göremedim onu bankta. Öyle nadir olan bir şey ki bu. Dile kolay 10 yıldır yaz, kış, yağmur, çamur demeden, önünde eski bir tartı, hep aynı yerde görmeye alışmışım onu farkında olmadan... Onu göremediğim bu nadir anlarda hep endişe kaplar içimi… Hasta mı acaba? Neden bugün gelmemiş ki? Yoksa..yoksa öldü mü kimsesiz, tek başına… Bunları düşünüp kaç defa adını, kim olduğunu bile bilmediğim bu adam için ağladım bilmiyorum. Birileri duysa belki deli der bana ama o çaresizlik, ah insanlara çok daha güzel bir dünyada yaşayabileceklerini yeterince anlatamamış olmanın, onları inandıramamış olmanın suçluluğu!..
Ah... Oysa Nazım’ın dediği gibi “her dalı yemiş dolu” şu dünyada kimse muhtaç değil bir lokma ekmeğe ve dediği gibi “komşunun bahçesine girer gibi” usulcacık, güvenle, giriliverilebilir ihtiyarlığa da… Yaşlılarımızın “kim bana bakacak?” endişesi taşımadan, “yarın bana ne olacak?” korkusu duymadan yeni bir güne uyandığı bir sistem düşünün… Sağlığın parasız, barınmanın parasız olduğu bu sistemde, bir yandan hoşlandığı zevk aldığı işlerle uğraşırken, bir yandan gücü ölçüsünde toplumsal görevlerini yerine getirdiğini düşünün. Yani kendisini hiçbir zaman gereksiz görmeyeceğini...
Ona her zaman ihtiyaç duyulacağını, her zaman değer verileceğini bildiği bir sistem… Düşünün, bahçedeki çiçeklerini derleyecek her sabah, mis gibi toprak kokusunu çekerek içine.. Düşünün, bazen nar gibi kızarmış domateslerini toplayıp, yan bahçedeki çok sevdiği arkadaşına götürüverecek. Gülüşüp, sohbetler edecekler; kendileri gibi kocamış o çınarın altında… Hiçbir tasa olmayacak, hiçbir keder uğramayacak bahçelerine.. Ah, herkes bakıp onlara, böyle esenle ihtiyarlayacağı günlerin ne zaman geleceğini soracak kendisine...
İhtiyarlık korkunç bir şey değil de, bir ödül olacak yaşayan herkese.. Yani şimdi içinde yaşadığımız bu kapitalist sistemin tam tersini düşünün. Nasıl da hak ediyoruz böyle bir dünyada yaşamayı. Oysa bunlar hiç de hayal değil, bir adım ötemizde belki de.. Öylesine yakın, öylesine gerçek yumruklarımızın içinde duran, beynimizden, kalbimizden fışkırmaya hazır bir hayat…
İşte her gördüğümde o adamcağızı , önünde tartısı, bankın sol köşesinde otururken, bunları düşünüp “daha güzel bir dünya var!” diye haykırmak istiyorum hep. Ve gözünü kar ve kan bürümüş bu sistemden bir kez daha nefret ediyorum… Ve bir kez daha anlıyorum ki bir an önce yıkmalıyız bu sistemi... Ve yumruklarımızın içinde duran hayatı, bir tohumu serper gibi saçıvermeliyiz tüm insanlığın üzerine.
Alınteri okuru