Demirtaş karşıtlığı üzerine kurulan "keskin solcu" politika(sızlık)...
Neoliberal barbarlığın en “usta” temsilcilerinden olan Recep Tayyip Erdoğan, bu politikaların en sürtünmesiz, en çevik biçimde uygulanması için en elverişli devlet modeli olan başkanlık sistemine geçişi şip-şak kolaylığına indirgemek için canla başla çalışıyor.
Anlaşılan o ki seçimden yüzde 50′yi aşan bir oy oranıyla çıktıklarında tüm saldırı politikalarının alışılmış adreslerden geçmesinin (Meclis komisyonları, Genel Kurulu, yargının çeşitli merhaleleri…) yarattığı yasal engelleri, gecikmeleri de temizleyip hızla sonuca gidilecek bir sisteme (başkanlık sistemi) geçişin acil düğmesine basılacak.
Tayyip Erdoğan şahsında somutlaşan bu gürültülü ve dozu giderek ırkçılığa doğru keskinleşen seçim kampanyasının esas amacı, özellikle tarihsel gericilik birikiminin ve aynı zamanda seçmen sayısının alabildiğine yüksek olduğu Orta Anadolu’yu merkeze koyarak sandıktan yüzde 50′yle değil, yüzde 60 ve üzerinde bir oranla çıkmak.
Tayyip Erdoğan’ın Ermenileri, Alevileri, Kürtleri, tüm etnik farklılıkları tarihsel gericilik birikiminin sırtını sıvazlayacak tarzda propaganda malzemesi haline getirmesinin sırrı burada yatıyor. Onun bu dozda bir gericiliği arsızca bir rahatlıkla propagandasının merkezine yerleştirmesi, aynı zamanda burjuvazinin bundan sonraki hayalleriyle nasıl bir uyum içinde olacağının da ilanı anlamına geliyor.
Liberallerin vebalidir!
Tayyip’in ilk dönemlerinde ona ciddi bir destek sunan, geniş toplumsal kesimler nezdinde onu ‘demokrasi kahramanı’ ilan ederek iktidarını pekiştirmesine kan taşıyan liberaller, bugün gelinen noktayı yer yer hayretle karşılıyorlar! Elbette ki onun bugünlere gelişindeki büyük emeklerini es geçen bir liberal iki yüzlülükle!..
Aynı şey kendilerine sosyalist ya da komünist sıfatı yakıştıran, hatta bunların “en”lerini temsil ettiklerini iddia edenler için de geçerlidir. Onlar da sanki birkaç yıl öncesine kadar “burjuvazinin çıkarları faşizmi çözmeyi gerektiriyor, AKP de bunu yapıyor” dememiş ve aslında bu yaklaşımlarıyla zamanında burjuva hegemonyanın pekişmesinin bilinçsiz parçası olmamışlar gibi bugün en keskin sol lafazanlıklarla çıkıp tüm seçim propagandalarını bu keskin söylemler (Demirtaş’ı hedefe koymak!) üzerine kuruyorlar.
Aslında hep aynı noktadaydık!
Daha birkaç yıl önce bırakalım burjuva liberallerini, kendilerine ‘komünist’, ’sosyalist’, ‘devrimci’ diyenlerin bile başını döndürerek, ‘Türkiye’deki burjuva demokratik sorunlar çözülüyor, çünkü sermayenin çıkarları bunu gerektiriyor’ gibi tespitler yapmasına vesile olan Tayyip’in, o söylemleri- politik hattı çoktan bıraktığı malum. Sermayenin çıkarlarının neyi gerektirdiği, aslında bu gerekliliği neye göre belirlediği daha o “demokratikleşme” şovlarının revaçta olduğu günlerde bile açıkça sırıtıyordu!
Kaldı ki Marksizm’in diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemi, emperyalist küreselleşme çağında burjuvazinin azami egemenlik ihtiyacının daha fazla öne çıktığını açıkça ortaya koyuyordu. Bu eğilimi frenleyecek ya da tuzla buz edecek yegane gücün sınıf hareketi olduğunun altını çizerek!
Nitekim bu “açılımcı” siyasetin o en görkemli anlarında bile olup bitenler, bu fani dünyada sermayenin de, onun en “usta” temsilcilerinin de esasta tüm politikalarını bu gerçeğin gölgesinde belirlediklerini açıkça ortaya koyuyordu.
Kaldı ki tarih tüm açıklığıyla burjuvazinin belirli dönemlerde belirli bir esneklik içinde hareket etmesini koşullayan yegane şeyin sınıf mücadelesinin iki sınıf arasında yaratacağı güç dengeleriyle belirlendiğini de haykırıyordu.
O iklimde miyiz?
Bu gerçekle birlikte, diyelim ki burjuvazi egemenliğini pekiştirmek için iradi olarak hegemonyasını rızaya dayandırmanın, kitleleri ve kriz dinamiklerini burjuva demokratik esnemelerle stabilize etmenin kendisi için daha yararlı olacağının kararını verdi ve bunun yönelimine girdi (dediğimiz gibi ‘diyelim ki’). Sözün kısası süreçleri ihtiyaçlarını da gözeterek iradi bir şekilde yönetecek yeni bir stratejik hattı ‘tercih etti’ diyelim… Bugünün giderek karmaşıklaşan kriz dinamikleriyle birlikte düşündüğümüzde burjuvazinin belirlediği bir stratejik hattı sorunsuzca ve iradi olarak yürütebilmesi mümkün müdür?
Türkiye’de liberallerin ve onlara yedeklenmeyi “sosyalistlik” maskesiyle perdelediklerini sananların ‘burjuvazi demokratik sorunları çıkarları gereği çözüyor!’ masalını yaymalarının üzerinden çok değil, en fazla birkaç yıl geçmişken içine düşülen kaos ve giderek belirginleşen azami egemenlik arayışı, baskı ve zorun en keskin biçimleriyle devreye girmesi bunun mümkün olmadığını gösterdi.
Burjuvazinin o yönelimden bu yönelime girmesi gökten şimşek çakarcasına bir anda ve aniden olmadı. Bunların hepsi o “teorilerin” yapıldığı zamanlarda da kimi açık kimi nispeten gizli de olsa alttan alta işleyen dinamiklerdi. O zamanlar bunu dile getirenler en hafifinden bilimsellikten uzak olmakla itham ediliyordu.
Nitekim gelinen noktada Ortadoğu başta olmak üzere, dünyanın hemen her yerinde giderek kızışan emperyalist güç ve hegemonya mücadelesinin, işçi ve emekçilerin-ezilen halkların yıllardır biriktirdiği öfkenin nihayet patlamasının (henüz yönünü bulamamış olsa da), ortaya çıkan bölgesel güç dengelerinin, ekonomik-siyasi-ideolojik kriz dinamiklerinin kesişmesiyle oluşan tablo bunu yeterince anlatıyor. Dediğimiz gibi bu tablo bir anda oluşmadı.
Burjuvazinin çıkarlarının “demokratik açılımları gerektirdiği” tespitlerinin öncü kolunu oluşturan burjuva liberaller, “yetmez ama evetçiler” bu söylemlerinden çoktan çark ettiler. Geçişleri de oldukça dramatik oldu! Şimdi açılan perdeden Tayyip’e daraltılmış bir diktatörlük, faşizm, otoriterizm… sayıklamaları yankılanıyor. Tayyip’in o kirli ağzını her açtığında döktüğü karanlık cümlelerden irrite oluyorlar, "aman nereye gidiyoruz?” paniğiyle Tayyip karşıtı bir muhalefet cephesinin aktif öznelerine dönüşüyorlar. Bu arada, doğaları gereği, burjuvazinin ‘bazı kesimleri’ ile ilgili hayaller yayma görevlerinden milim sekmiyorlar.
Burjuvazinin azami egemenlik ihtiyacını o nobran karakteriyle de iç içe geçirerek en militan biçimiyle ifade eden Tayyip, bu ihtiyacın vücut bulacağı politikaları kendine has saldırganlığı-ırkçılığı-şovenizmi-kadın düşmanlığı ve mezhepçiliğiyle gündelik propagandanın içine taşıdığında hop oturup hop kalkan bu cenah halen burjuvazinden başka bir post çıkarabilecekleri hayalleri ile bu sefer de kıble yapacakları başka bir adres yaratmaya çalışıyorlar. Kitlelerin Tayyip’te somutlaşan saldırganlığa duyduğu öfkeyi sistemin kendisini yenileyeceği bir dinamiğe dönüştürmeye uğraşıyorlar. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de bunun vesilesi yapılıyor.
Liberal cenah şimdi de…
Kapitalist cumhuriyetin nispeten demokratik biçiminin döne döne pazarlandığı bu oyunun bu seferki adresi de HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş oluyor. Burjuva liberalleri, Demirtaş’ın oldukça canlı geçen seçim çalışmalarını kendi platformları haline getirme çabasıyla yıllar önce Tayyip’e verdikleri desteğin bir benzerini sunuyorlar.
Programı itibari ile bu kesimleri en radikal biçimiyle temsil eden Selahattin Demirtaş’ın arkasındaki tarihsel-toplumsal dinamikleriyle Tayyip’e benzemediğini ise unutuyorlar. Unutmayanlar da Ekmeleddin seçeneğini açık tutarak hareket ediyor, Selahattin Demirtaş’ın asıl gücünü aldığı Kürt dinamiğinin kendileri açısından “güvenilmez olan” karakterini bilerek hareket ediyorlar.
Keza Selahattin Demirtaş’ın ve aslında Kürt hareketinin “radikal demokrasi ” başlığıyla takdim edilen seçim programı ile başta Kürt işçileri-yoksulları olmak üzere, özünde sosyalist arayışın parçası olan toplumsal kesimlerin varlığı arasındaki tarihsel gerilimin liberallerin beklentileriyle de çeliştiğini biliyorlar. Bu dinamiklerin, liberallerin Demirtaş’ın kampanyasına yükledikleri anlamların ötesinde bir sonuç yarattığının/yaratacağının onlar da farkında. Keza bunun en iyi örneği, Kürt ulusal hareketinin yıllardır içine girdiği “süreç” çizgisi ile bugün Rojava özgülünde sergilediği pratik tutum arasındaki açık farktır.
Sol cenahın hali…
30 küsur yıllık bir mücadele tarihinin yarattığı tarihsel birikimi, bu birikimin esas öznesi olan Kürt yoksullarından, emekçi kesimlerinden koparılarak ve onları özünde sınıfsızlaştırarak ele almak Marksistlerin değil olsa olsa liberal cenahın işi olabilir!
Ama onlardan bazıları bile bu gerçeğin farkında olmanın yarattığı bir ikilem, bir yan duruş sergilerken; "keskin" solcular, seçimler karşısındaki propaganda çalışmalarını sadece Demirtaş’ın ne kadar liberal, ne kadar sistem içi bir zeminde durduğunu kanıtlamak üzerinden kurabilecek kadar metafizik bir yaklaşımla hareket edebiliyorlar.
Bu kesimler boykot ya da sandığa gitmeme tutumlarını özetle, “Biz burjuva demokratik cumhuriyet değil, sosyalist cumhuriyet istiyoruz, kahrolsun demokratik cumhuriyet” ve “Bu seçimlerde rejimin biçimi onaya sunuluyor, katılmak bu açıdan kabul edilmez ve özünde rejimin kendisini onarmasına verilen fiili bir destek anlamına geliyor” argümanlarına dayandırıyorlar.
Bu argümanlardan birincisinin arkasına sığınanlar, hayattan ve sınıftan kopuk kozalarının içinde “en temiz sosyalistler” olarak "yüksek siyaset" yapıp kendileri dışındaki herkesi “reformistlikle”, “demokratik cumhuriyetçilik” ve “sınıf çizgisine sahip olmamakla” eleştiriyorlar. Hatta bunlar kendi varlıklarını Demirtaş’ın seçim propagandasını masaya yatırmak üzerinden kanıtlamaya, seçimlerin aslında burjuva düzenin teşhiri anlamına gelen Leninist yaklaşımdan da bihaber olarak altına kendilerinin de imza atacakları demokratik söylem ve talepleri ve bunun etrafında şekillenen ilerici toplumsal atmosferi mahkum etmek için canla başla çalışıyorlar.
Bu arada aslında hem cumhurbaşkanlığı seçimlerine nasıl bir işlev yüklediklerini, hem emek-sermaye çelişkisi temelinde yürütülecek çalışmanın esasta baki olup kendilerine sosyalist titri yakıştıranların ölümsüz görevi olduğunu da unutuyorlar. Fildişi "teori" kulesi zannettikleri kurumuş kuyuların dibinden seslenen bu cenahı, Marksist-Leninist teoriyi de militan sosyalist pratiği de aslında hepten bir yana bıraktıkları kumda oyun oynamaktan kimsenin caydıramayacağını bildiğimiz için söylenecek en doğru şey "siz iflah olmazsınız" olabilir!
İkinci argümanı kullanan kesimin bizzat kendisiyle çeliştiği malum. Bu cenahta yer alan siyasetlerin bir kısmı tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi özünde sistemin kendisini tahkim etmek için kullandığı diğer seçimlere katılmakta bir sakınca görmezken, ne hikmetse bu seçime katılmamayı "sistemin kendisini onarmasının, bir rejim tipinin onayının parçası olmamakla" gerekçelendiriyorlar!!!
Kaldı ki sorun başkanlık sistemiyse, geçtiğimiz Mart sonunda yapılan yerel seçimlerle önümüzdeki yıl yapılması gereken genel seçimler bu konjonktürün dışında mı? Peşpeşe geleceği yıllar öncesinden bilinen bu her üç seçim aynı zincirin değişik halkalarını oluşturmuyor mu? İlkokul düzeyinde bir siyasi kavrayış bile bu bütünlüğün farkındayken şimdi kalkıp Nasrettin Hoca misali "ona değmedi, buna değdi..." gerekceleri üretmek metafiziğin bile sınırlarını zorlayan bir mantık oyunu değilse nedir!!!
Gerçekte sorun ne diyalektik ya da metafizik yöntem sahibi olma sorunu ne de tarihsel koşulların somut tahlilinden uzak durarak süreçlerin seyrini seyretmeyi "marifet" olarak gören iktidar bilincinden yoksun kendiliğindencilikte ısrar sorunu. İşin içinde bunlar da olmakla birlikte bütün bu mantık ve söz cambazlıklarının altında yatan temel etken, ruhlara işlemiş sosyal şovenizm! Selahattin Demirtaş'a oy vermemek için -bazıları daha dün sayılabilecek 30 Mart seçimlerinde kendilerini komik hallere düşürme pahasına sağda solda aday göstermiş olduklarını unutarak- atılıyor bütün bu taklalar.
Kaldı ki komünistler ve devrimciler burjuvazinin hiçbir seçimine düzeni yıkacakları ya da değiştirecekleri iddiasıyla yaklaşmazlar. Burjuvazinin diktatörlüğü altında onların seçimlere katılmalarının tek gerekçesi, bu dönemlerin olanaklarından yararlanarak bizzat burjuva düzeni teşhir etmek, kitleler nezdinde parlamentarist hayallerin gerçek karşılığının ne olduğunu anlatmak ve buna alternatif olarak da işçi ve emekçilerin gerçek kurtuluşlarının nasıl bir sistemde ve hangi mücadele yöntemleriyle gerçekleştirileceğini en geniş kesimlere taşımaktır.
Kitlelerin burjuva düzenden bilinçsel olarak koptukları tarihsel koşullarda ise devrimcilerin seçimlerle zaten işleri olmaz! Bu kopuşun gerçekleşmediği koşullarda onlar seçim atmosferini, kitlelerin burjuva ikiyüzlülüğü ile hesaplaşmasının arenasına dönüştürürler. Sandalye için girilip o sandalyelerle sistemin değişip dönüştürüleceğini sandıkları andaysa zaten reformist olurlar.
Demirtaş’ın kampanyasına buradan bakınca
Hiçbir aklı başında devrimci bu seçimlerle sistemi değiştirme hayalleri kurmaz, kurduğu noktada da belirttiğimiz gibi zaten devrimci olmaz! Devrimci ve komünistlerin yapması gereken, seçim ikliminin oluşturduğu politizasyonu da dikkate alarak geniş bir propaganda ve sistem teşhiridir.
Ve bugün devrimci-komünist hareketin Kürt ulusal hareketi gibi bir gücü ve politik etkinliği sözkonusu olsaydı emin olun ki benzer bir kampanya yürütmekten geri durmazlardı. Bu noktada Bolşeviklerin tarihsel deneyimlerine bakmak yeterince öğreticidir.
Fakat bugün TDH’nin bu kapsamda bir propaganda çalışması yürütmesi nesnel olarak mümkün değildir. Ama kendisi yürütemiyor diye işçi ve emekçilerin zihninde en azından Kürt halkına ve diğer etnik farklılıklara karşı varolan gerici önyargıları yıkmak konusunda azımsanmayacak etkiler yaratan bir kampanyanın karşısında da durmazlar. Demirtaş’ın adaylık çalışmalarının tek başına antişovenist-antimilitarist-antikadın düşmanlığı karakteri bile devrim ve sosyalizm davasının zararına değil, yararınadır. İşçi ve emekçilerin bu faaliyetin kıyısından da olsa etkilenmesi kimin zararınadır bu soruyu sormak gerekir.
Programı itibariyle sınırları ortada olan bir ideolojik eksenden hareket edilerek yürütülen bu kampanyanın sınıfsal niteliği itibariyle nasıl bir zayıflık taşıdığı açıktır. Zaten kampanya da komünistlerin kampanyası değildir. Ama bu zayıflık, onun işçi ve emekçilerin bilincinde düzeyi ne olursa olsun yarattığı/yaratacağı demokratik dönüşümün üzerinden atlamayı gerektirir mi, soru budur.
Bu bilinçsel dönüşümün sosyalist bir eksene kavuşması kendisine sosyalist ya da komünist diyenlerin görevidir. Ama onlar dışında proletaryanın en ciddi zincirlerinden biri olan tarihsel gericilik birikimine hangi düzeyde olursa olsun neşter atan bir kampanya da bu açıdan görmezden gelinmeyeceği gibi, karşısında durulacak bir hedef değildir.
Demirtaş’ın kimi illerde gerçekleştirdiği miting ve toplantılarda esen kardeşlik rüzgarı ve ilerici hava, proleter hareketin de kazanımıdır. Bunu reddetmek hamasi nutuklar çekmek dışında bir anlam taşımaz.
Kaldı ki Demirtaş’ın programında yer alan kimi talepler işçi sınıfının da demokratik talepleridir, bu açıdan da önemli bir sistem teşhirinin ifadesidir. Bu gerçeğe sırtımızı dönerek, sanki sorun koltuk ya da parlamentoyla sistemi değiştirmektir yanılsamasına sürüklenmek zaten mümkün değildir.
Komünistler bu birikime ve yarattığı sonuçlara sırtını dönemez! Lenin’in de belirttiği gibi demokrasiyi içselleştirmeyen bir proletarya sosyalizmi gerçekleştiremez. Demirtaş’ın kampanyası tam da bu noktada, azımsanmayacak demokratik-ilerici bir rüzgar estirdiği için desteklenmelidir.