Neoliberalizmin sıktığı boğazdan sanat da geçmiyor

Sanatın yapılandırılmasının sıçrama halkası: "Sahne ölme yeri değildir. Bazı sanatçılar evinde ölsün."

GÜNCEL
Pazartesi, 18 Eylül 2006 (20 yıl 1 ay önce)

Sahne ölme yeri değildir. Bazı sanatçılar evinde ölsün!

Bu sözler uyuyan bakana ait. Her daim mahmur bakan kültürün yıkımından sorumlu bakanının bu sözleri öylesine kırılmış bir pot değildir. Çünkü hedefinde emek var. Sözlerinin sertliğinin, yıkıcılığının, aşağılayıcılığının ve pervasızlığının nedeni bu.

Sözlerin sarf edildiği toplantı da oldukça ironiktir: AKP İstanbul İl Örgütü’nün Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlediği “Eğitim, Kültür ve Gençlik” konulu toplantısı.

[foto]uyuyan.jpg[/foto]

Bu sözler ve eylemler sadece AKP'nin sanata bakışını yansıtmıyor, bu neoliberal dönüşüm programı çerçevesinde sanatında yeniden yapılandırılmasının sıçrama halkasıdır.

Bakan Koç, bu sözleri devlet sanatçılarının 65 yaşında emekli edilmesinin eleştirilmesi üzerine sarf etti: “65 yaşında veya daha yaşlı bir kişi nasıl arya söyleyecek, nasıl bale yapacak? Bazı sanatçılarımız sahnede değil, evinde ölmeli."

Evet 65 yaşında bir insan belki bale yapamaz ama bu onların ölüme terk edilmesini mi gerektirir? 65 yılın birikimi, kendisi icra edemese bile, sanatını yetkin bir şekilde icra edebilecek nice sanatçının gelişmesi için kullanılamaz mı? İlkokul çocuklarının bile görebileceği bu gerçeklerin aksine yapılan konuşma ve icraatların gerisinde daha kapsamlı bir saldırı bulunmaktadır.

Özellikle öğretmenler cephesinden hayata geçirilen sözleşmeli memurluğun kapsamı daha da yaygınlaştırılıyor. Sağlık ve sanat alanlarının tümü sözleşmeli istihdama açılıyor.

Devlet bünyesinde bulunan tüm sanat kurumlarında faaliyet yürüten sanatçılar bu kimliklerinden soyundururarak iş güvencesinden yoksun sözleşmeli çalışanlara indirgeniyorlar. Sanat kurumlarının kendileri de "özerk" kimlikleri bir kenara atılarak yerel yönetimlere dolayısıyla merkezi yönetime daha doğrudan bir şekilde bağlanıyorlar.
Kamu Personeli Yasa Tasarısı Taslağı ile kurumların geldiği durum şu: Sanat Kurumlarımızın tümü, bugün 657 sayılı kanunla kendilerine verilmiş olan istisnai konumlarını kaybediyorlar. Genel kamu yönetimi sistemine dahil edilmişler. Yüksek öğrenim görmüş herhangi biri tarafından, herhangi bir kamu kuruluşu gibi yönetilmeleri tasarlanmış. Bu en büyük yanlış bizce. Bir de, kurumun asli işini yapmakla görevli olan sanatçılar ve sanat teknik elemanlar 'sözleşmeli personel' kabul edilmiş, hatta kurumların Genel Müdürleri bile 'istisnai sözleşmeli pozisyon' diye bir pozisyona getirilmiş. (Devlet Konservatuarları Mezunları Derneği üyesi Nilgün Fıratlı)
Toplumsal olan herşey gibi sanatta piyasanın malı yapıldı. Bu yalnızca sanatçının alınıp satılan bir meta haline getirilmesi değil, icra edilen sanatında burjuvazinin ideo-kültürel tahakküm araçlarından biri olarak daha gelişkin konumlandırılması girişimidir. Sanatçının hizaya çekilerek sistemin ihtiyaç ve hedefleri doğrultusunda uslu çocuklar olarak işlevlendirilmesidir. Eskiden "uslu durmayanlar" sürgün edilirlerdi şimdi işten atılacaklar.

Tekellere yeni kar alanları, sağlıkta yaşamımıza, eğitim ve sanatta insanal/yaşamsal ihtiyaçlarımıza basılarak açılıyor.
Faşizm, burjuva bireycilik ve revizyonizm el ele sanatı ve sanatçıyı bir depolitizasyon haline getirmeye çalışıyorlar. Bunun için var olan güçleriyle sanatta partizanlık ilkesine karşı savaşıyorlar. Tövbekar, troçkist, revizyonist, tasfiyecei, liberal, anarşist aydın unsurlar sadece "kışlaya, okula, camiye" kapattırma değil, felsefeye ve benzerine de sadece kitlesel kurumlar değil bireysel yaşantıya da politika sokmamakta faşist diktatörlükle (burjuvazi) keşisiyorlar. (Estetik Tasfiyecilik Üzerine - Devrimci Proletarya, Ocak 1992 Sayı:5)
Ve bu aydınlarımız saldırı karşısında hareketsiz kalarak neoliberal politikaların sanatta da hakimiyet kurmasının dolaylı da olsa bu anlamda destekçisi oldular. Şimdi sıra onlara geldi. Fakat işçi ve emekçiler sessiz kalmamalıdırlar. Sağlıkta sessiz kalarak yaşam hakkının gasp edilmesini izlemekle yetinen emekçi halktan ötesini beklemek hayalcilik gibi görünse de saldırıyı durdurmak kadar geriye çevirmek de yine onların, bizlerin elimizde.

Toplumsal ihtiyaçlar için kitlesel toplumsal mücadele...

Ve bunun içinde işçi sınıfının sanatı küçümsememesi kadar sanatçının da yaşamını üreten işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesiyle ortaklaşmak zorunda olduğunu artık görmesi gerekiyor.