"Türkiye'nin en güçlü kadını"

Güler Sabancı, "güçlü, modern, hükmeden, bağımsız" kadın imajıyla pazarlanıyor. Biz kendisi ve temsil ettiği sınıfı başka türlü tanıyoruz.

GÜNCEL
Pazartesi, 18 Eylül 2006 (20 yıl 1 ay önce)

Medyada döne döne tekrarlanan o hikayeleri iyi bilirsiniz değil mi? Yokluklar içinde başlayıp dev plazalarda, saray yavrusu villalarda noktalanan hikayeleri...."Azmedip başaran, çalışıp zengin olanların" hikayelerini...

Şimdilerin versiyonu "güçlü, modern, hükmeden, bağımsız" kadınlar. Vitrinde ise Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı oturuyor.

Dünyanın en zengin 50 kadını arasında yer alan Güler Sabancı, "Dünyanın en güçlü 100 kadını" listesinde Türkiye'yi, Doğan Holding'den İmre Barmanbek ile birlikte "temsil" ediyor.

Güç ve ihtişam dolu bu portre Türkiye medyasını da aşıp sık sık "Türkiye'nin modern yüzü olarak" yabancı ülkelerinin medyasında da yer buluyor kendine. Son söyleşisi The Observer gazetesinde "Türkiye’nin şimdiye kadarki en güçlü kadını" övgüleriyle yer aldı. Gazete, Sabancı için şunları yazdı:

"Eğer Güler Sabancı olmasaydı, kendisini gerçekçi bir roman karakteri olarak yaratmaya cesaret edemezsiniz. Sadece zenginliği -ki çok büyük- nedeniyle değil; veya tereddütsüz ataerkil olan dünyanın bu bölgesinde hür bir ruh olduğu için değil; ya da aile tarafından kontrol edilen bir şirketin başında iken Avrupa’nın en son ve en etkileyici sanat hamisi olduğu için. Sabancı, çoğu ülkelere göre geleneklere daha çok bağlı olan Türkiye gibi bir ülkede bütün bunlardır."
Evet, Güler Sabancı aynen yukarıda konulandır: Zengindir, hür bir ruhtur, sanat hamisidir.

Peki ama ne pahasına... Sabancı Holding bünyesi altında veya yan sanayisinde çalışan ve çalışmayan milyonlarca işçinin sefaleti, köleliği, hücre tipi yaşamı pahasına...

Bizlere anlatılan tarih nasıldır? Christoph Colomb, Amerika'yı keşfeder; Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fetheder; Atatürk, yedi düveli dize getirir.

Oysaki tarih bize öğretilenin tam tersi olarak kişiler değil sınıflar tarafından yapılır. Sadece dünle değil, dünle birlikte bugünü ve geleceği de kapsar. Tarih denilen ilkel komünal sistemden bu yana köleci toplumda da feodalizmde de bugün kapitalizmde de sınıfların mücadelesi ile oluşur.

Bakın Bertolt BRECHT, "Okumuş Bir İşçinin Soruları?" adlı şiirinde neler sormuş:

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?

Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
Ama ödeyen kimler harcanan paraları?

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?

Yedi yıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?”

Bir Afrika atasözü "Aslanlar kendi tarihlerini yazana kadar tarih kitapları avcıları övecek" der. Bugün, "kaba ve cahil" işçi kitleleri olarak sefaletimiz üzerinden yaratılan sefahati imrenerek okuyoruz.

Hürmetten bahsediyor....

"1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasından beri mesleği olan kadınlara bu ülkede her zaman çok hürmet edildi. Oysa ben 1980 yıllarının başında İngiltere’ye gittiğimde kadınların City’de (Londra’nın finans dünyası merkezi) ünlü bir bankacılar kulübünde yemek yemelerine izin verilmediğini anımsıyorum."
diyor The Observer gazetesine verdiği mülakatta Güler Sabancı. Sabancı Holdinge bağlı MENSA'da veya başka tekstil fabrikası ve atelyelerinde mesleği olan kadınlar hürmetten çok taciz ve aşağılamalarla karşılaşıyorlar. Fuhuş batağında çürütülen kadınlar da "hürmetsizlikten" şikayetçilerdir. Hiç anmasalar da fuhuş onların o ışıltılı yaşamlarının ürünüdür.

Tüm bunları Güler Sabancı bilmez mi? Tabii ki bilir. Ama o kendi tarihini yazıyor. Aslanlar uzunca zamandır kendi korkularının köleleri oldukları için, kendileriyle ilgili her şeyi izlemekle yetindikleri için Güler Sabancı gibi insan kılığındaki banknot desteleri rahat rahat, geniş geniş yazıyorlar tarihlerini.