Erdoğan iktidarının sadece güçlü yanlarını görmekten kaynaklanan karamsarlık eğilimlerine prim verilmemelidir
Cumhurbaşkanı seçimi bitti. Tayyip Erdoğan, burun farkıyla da olsa Çankaya’ya çıktı. Ancak yaşanan rejim krizi, geçici bir süreliğine ve görece yatışıp hafifleyeceği yerde yeni çizgiler kazanarak sürüyor. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının kesinleşmesiyle Köşk’e oturması arasında geçen iki haftada yaşananlar bunun yansımaları.
Bu iki haftalık kesit, bir bakıma önümüzdeki günlerin nasıl yaşanacağının habercisi oldu. Faşizme özgü “mutlak iktidar” peşinde koştuğu zaten bilinen Erdoğan ve çetesi, kontrolü ellerinde tutabilmek için hiçbir kural ve yasa tanımayan bir pervasızlıkla hareket edeceklerini bir kez daha gösterdiler. Öyle ki, 12 Eylül cuntasının koyduğu anayasal kurallar bile onlara artık “boğucu” geliyor.
Yalnız görüntünün sadece bu yönüne takılıp kalmak yanıltıcı olur. Aklına eseni bildiği gibi yapma hakkını kendinde gören bu pervasızlığın gerisinde büyük korkular saklı. Son iki haftada yaşananlar bu korkuları da daha görünür hale getirdi.
Tayyip Erdoğan ve kaderini ona bağlamış yalakalarından oluşan çete, iç ve dış politikada olduğu gibi ekonomide de kimi sınırlara gelip dayandıklarının farkında. Dahası, dengelerin her an aleyhlerine dönebilecek olmasının korkusunu duyuyorlar. Bu korku öylesine büyük ve derin ki, AKP içinde bile birbirlerine sırtlarını dönemiyorlar. Yeni hükümetin oluşumu sürecinde yaşananlara ve sonunda ortaya çıkan bileşime de asıl olarak bu korkular yön verdi zaten. Erdoğan sonrası AKP yönetiminin belirleneceği Kongre ve yeni hükümetin kuruluşu öncesi ortalığı “ihanet, fitne, fesat, nefsine hakim olmak, vefa-diyet borcu” söylemlerinin kaplaması bile Erdoğan’ın ‘cephe gerisi’nin o kadar da sağlam olmadığının belirtileri olarak okunmalı.
Davutoğlu’nun başbakanlığa getirilmesi, tümüyle Erdoğan’ın, kendisine itaat edecek kadar sadık ama parti içinde zayıf bir isim arayışının sonucu oldu. Yoksa Davutoğlu AKP içinde seçimle başkan olabilecek kadar güçlü ve etkili biri değildi. Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi partide daha etkili ve popüler isimlerin önünü kesmek için Erdoğan onu öne çıkardı. Ancak ilerde ne olur ne olmaz korkusunu duyduğu için onun bile etrafını Yalçın Akdoğan ve Numan Kurtulmuş gibi daha sadık piyonlarıyla çevrelemeyi de ihmal etmedi.
Öte yandan AKP içinde alttan alta süren kaynama ve çekişmelerin istenmedik tepkilere dönüşmesinden duyduğu korku nedeniyle Bülent Arınç, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi isimleri tasfiye etmeyi göze alamadı. Özellikle bu son iki ismin -Ali Babacan ve Mehmet Şimşek- hükümette tutulmasında emperyalist para piyasalarını ürkütmeme korkusu belirleyici oldu. Yoksa Erdoğan ve etrafındaki çete, bu iki bakanın izledikleri para ve faiz politikalarından hoşnut değiller.
Yalnız, Erdoğan ve etrafına kümelenmiş yalaka takımının asıl korkuları, AKP içindeki taşların eskisi kadar sağlam olmayışından kaynaklanmıyor. Onlar asıl olarak, Gezi isyanıyla açığa çıkan toplumsal muhalefet dinamiklerinin diriliğinden ve inatçılığından, bütünüyle çuvallamış olan Suriye ve Irak politikalarından çark etmek zorunluluğunun beraberinde getireceği yeni risklerden ve sıcak para girişine bağımlı ekonomideki tıkanma belirtilerinin artışından büyük korku duyuyorlar. Bunların herbiri başlıbaşına ve -birbirlerini tetikleyip ağırlaştıracak şekilde- birlikte ciddi birer tehdit ve korku kaynağı onlar için. AKP içindeki sürtünmelerin artışında bile -kişisel kariyer hırsları yanında- bunların doğrudan ya da dolaylı etkilerinin büyük payı var.
Dolayısıyla gerici faşist iktidarın yıkılması umudunu AKP içinde yaşanacak bir çatlamaya bağlayan liberal hayaller ve boş beklentilerden uzak durmak lazım. Keza Erdoğan’ın ABD ve AB emperyalistlerinin gözünde eski çekiciliğinin kalmamış olmasına ya da Gülen cemaatiyle olan didişmesinin yaratacağı yıpranmaya bel bağlayan belkemiksiz “umut” arayışları ve beklentilerle de sınırlar çok net olarak çizilmek zorunda.
Önümüzdeki ayların Türkiye’de yaşayan işçi ve emekçiler, kadınlar ve gençler, ilerici demokrat kesimler açısından sıkıntılı ve zor geçeceği çok açık. Fakat aynı şey Tayyip Erdoğan ve etrafına kümelenmiş soyguncu hanedan çetesi açısından da geçerli. Önümüzdeki süreç onlar için de zor ve sıkıntılı geçecek.
En başta da, Gezi’den sonra kendini büyütmenin yollarını hala bulamamış olan ama pes edip sönümlenmeyeceğini de irili ufaklı çıkışlarla göstermeyi sürdüren inatçı bir sokak muhalefetinin soluğunu hep enselerinde hissedecekler. Üstelik işçi eylemlerindeki kıpırdanmaların artışından kadın ve çevre eylemlerinin kazandığı sürekliliğe, Gezi’nin sürükleyici güçlerinden birini oluşturan liseli ve üniversiteli gençliğin dinamizmini yitirmeyişinden tutarlı ve bütünlüklü bir sol-sosyalist alternatif arayışının elle tutulacak ölçüde yoğunlaşmasına kadar daha sayamadığımız birçok belirti, bu dinamiği büyütüp güçlendirmenin imkan ve potansiyellerini göstermektedir.
Dolayısıyla Erdoğan iktidarı ve rejimin sadece güçlü yanlarını görmekten kaynaklanan karamsarlık ve yılgınlık eğilimlerine karşı tavizsiz olunmalıdır. Sınıf mücadelesinde gerçeklerden kopuk, altı boş, aptalca bir iyimserlik her zaman için tehlikeli ve zararlıdır. Ancak kendi mecalsizlik ve yılgınlığını çevresine de bulaştırmaya çalışan oportünist “gerçekçilik” bundan çok daha tehlikeli ve zararlıdır. Bugün özellikle bu ikincisine karşı savaşım, Erdoğan despotizmine ve neoliberal kapitalizme karşı savaşımın ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır.
[Alınteri’nin 3. sayısının başyazısıdır]