Sınırları yıkıp geçtik!

Çünkü orada inşa edilen her şey bizim özlemlerimizden de bir parça taşıyor

AGÎRE JÎYAN
Çarşamba, 1 Ekim 2014 (11 yıl 6 ay önce)

Suruç’a gidiyoruz… Kobanê' halkıyla bütünleşmeye, sınırları yıkmaya!



 



Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç binlerce insan, Kobanê'de yaşanan IŞİD saldırılarına karşı Kobanê halkı ve savaşçılarına destek olmak, yalnız olmadıklarını anlatmak için İstanbul’dan yola çıktık. Türkiye halklarının yaşanan kıyıma ortak olan burjuva devletin o karanlık oyunlarının farkında olduğunu ve bu oyunları bozmakta kararlı olduğunu göstermek için… Sadece Kobanê halkına ve savaşçılarına değil, aynı zamanda IŞİD  ve en az onun kadar karanlık destekçisi Türkiye Cumhuriyeti devletine de...



 



Devletin engelleri daha biz yola çıkmadan başladı. Araçlar bağlandı, önleri kesildi, baskınlar yapıldı. Sadece bunlar bile oraya gidişimizin nasıl bir anlam taşıdığını açıkça gösteriyordu. Devlet kolluk güçleri eliyle gerçekleştirdiği o yıldırma harekatıyla IŞİD’in kevgire dönüştürdüğü o sınıra kitlesel biçimde gitmemizi engellemek istiyordu. Çünkü böyle bir ziyaretin en başta Kobanê’de direnenler için moral olduğunu biliyordu. Tüm engelleri aşarak buluşma noktası olan Kurtköy’deki Mehmetçik Vakfı’nda  bir araya gelebilmiştik. 20 otobüsle yola çıktığımızda herbirimiz yarın Suruç’ta olmanın heyecanının yanı sıra bir de o barikatları kanırta kanırta aşarak buluşma noktasına gelmiş olmanın ve yola çıkmamızın keyfini yaşıyorduk.



 



Birbirini tamamlayan, besleyen bu duygularla başladı yolculuğumuz. Yol boyunca Kürtçe direniş marşları, gerilla türküleri hiç susmadı ve uzun bir yolculuktan sonra Suruç’a ulaştık. Kapitalizmin o cafcaflı 21. yüzyılında Suruç, durağan ve eskimiş bir suretle bize bakıyordu. Bir devlet politikasının resmi olarak... Sokaklarını dolduran insanların yüzünde derin bir yoksullukla iç içe geçen asırlık çizgiler vardı sanki. Gelenleri kadim bir konukseverlikle, bu topraklara has olduğunu düşündürten bir ilgiyle karşılayan binlerce insan sokakları doldurmuş, kimisi dükkânı önünden, kimisi çalıştığı inşaattan, kimisi balkonlarından bakışlarıyla “hoş geldiniz” diyordu. Hep özledikleri bir dost elini tutacaklarmış gibi bir umut, bir pırıltı vardı gözlerinde…



 



Bu bakışlardan, yüzlere oturan anlamlardan da çıkarıyoruz ki bu yolculuk, Türk ve Kürt halkının gerçekten kardeşleştiği o yaşanılası günlerin bir izdüşümünü oluşturmasıyla tarihin belleğinde hakettiği yeri şimdiden kazanıyordu. Tüm diğer anlamlarıyla birlikte…



 



Bu izlenimler ve duygularla Suruç’tan ayrılıp konumlanacağımız sınır boyuna doğru ilerliyoruz. Henüz  on yaşında bile olmayan ama, bu yaşta ölüme meydan okumayı öğrenmişçesine elleri taş tutan o çocuklar bizi coşkuyla, sevinçle, alkışlarla karşılıyorlar. Konumlanacağımız yere gidene kadar bütün sokaklarda aynı ilgi, aynı candan muhabbet…  Kimimizin gözleri doldu, kimimiz gurur duyduk… Yok edilmeye karşı özgürlük özlemiyle yıllardır direnen, ölüme meydan okumanın o tarifsiz sesiyle aramızdaki tüm duvarları parçalayacak görkemli bir direnişin yaratıcısı olan bu halk, o kadim yalnızlığından çıkmış olmanın gözle görülür sevinciyle selamlıyordu İstanbul’dan gelen konuklarını.



 





 



Gideceğimiz noktaya ulaşıncaya kadar bu böyle sürdü. Zehwan/Dewşan köyündeyiz artık. Sınıra 500 metre uzaklıkta bulunan arazide nöbet tutacaktık. Ekipler belirlendi ve işe koyulduk. Geceyi burada geçirdik. Biraz ötemizden çatışma sesleri geliyordu sürekli; patlamalardan kaynaklı havaya kalkan dumanlarını görüyorduk. O ses ve görüntüler insanın yanıbaşında olunca kelimenin gerçek anlamıyla yürek parçalayıcı oluyor. Bir şey yapamıyorsun, dinliyorsun, yorum yapıyorsun, sınır ötesini bilenlere IŞİD katillerinin ne tarafta, Kobanê'nin direngen gerillalarının nerelerde olduklarını sorup öğrenmeye çalışıyorsun. Anlatıyorlar, “İşte şura Kobanê, şuradan IŞİD saldırıyor” diye. Hangi silah sesinin kime ait olduğunu bile söylüyorlar, “İşte şimdi gerillalar ateş ediyor, şimdi IŞİD katilleri havan topu ile saldırıyorlar” diyorlar. Gerillanın elindeki silahların sesi ne kadar cılızsa, o katillerinki de o kadar gümbürtülü. Sesler bile fiziki eşitsizliğin tercümesi oluyor.



 





 



Gitmek istiyorsun, orada olmak, yanlarında bir nefes olmak istiyorsun... Gece geçenler olmuş çevreyi bilenlerden, sabah da bir grup geçmiş. Çoğumuzun telefon şarjı bitti. Bulunduğumuz noktadan ayrılmak istemiyoruz, çünkü gece 02:00′den beri silah ve bombardıman seslerinin ardı arkası kesilmiyor, çok çetin bir savaş yaşanıyor. Ama bir taraftan da telefon şarjımızı doldurmamız gerektiği için köyün içlerine gidiyor bir kısmımız. Hasta yatağında yatan bir amca, bizlere sesleniyor açık kapıdan, “Gelin lo bir bardak çayımızı için gelin gelin” diyor. Lanet olsun ki dillerinden anlamıyorum, bu nedenle çok sohbet de edemiyoruz. Türkçe biliyorlar ama doğal olarak Kürtçe konuşma alışkanlıkları var. Amca soruyor “Kürt müsün?” diye “yok” diyorum “Kürt değilim Türk’üm” diyorum. Gözleri doluyor, “ayaklarınıza, yüreğinize sağlık, hoş gelmişsiniz” diyor. “Amca” diyorum “telefon” hemen anlıyor, karısına sesleniyor, telefonu şarja takıyoruz. Çay tepsisi, bardaklar içinde hazır. “Demlik çay dolu, yorulmuşsunuzdur” diyor “bir bardak çay iç, başka yerde bulamazsınız ha bu çayı” demeyi de unutmuyor. Peşinden “aç mısınız, yemek hazırlayalım” diyor, “yok” diyoruz “yedik amca sağol” diyoruz. Kendisi hasta olduğu için ilaç almadan önce yemek yemesi gerektiği için tepsi geliyor önüne içinde ekmek, peynir olan. Amca sesleniyor yine, “Bir parça peynir, bir parça ekmek yiyin; ölmezsiniz paylaşalım” diyor. Ardından da ekliyor “Kusura bakmayın başka bir şey yok” diye. Telefonlarımız şarj oluyor, teşekkür edip çıkıyoruz.



 





Çatışmaların çok yoğun sürmesi nedeniyle IŞİD’in sınırın bu tarafına da saldırabileceği ve gerillaların bizleri korumak için güçlerini bölmek zorunda kalabilecekleri, bunu istemediğimiz için daha güvenli bir noktaya geçeceğimiz iletildi. Hemen bütün eşyalarımızı toplayıp otobüslere bindik. Hareket etmeden bir iki saat önce nöbetimizi bir gece daha uzattığımız açıklanmıştı, bu haber bizi çok sevindirdi. Çünkü biz zaten kalmak istediğimizi iletmiştik. Otobüsler hareket etti Mürşitpınar Sınır Kapısı’na doğru.  Yine yol boyunca sokaklardaki köylülerin alkışlarıyla, sloganlarıyla karşılanıyoruz.



 



Mürşitpınar Kapısı’na gelmeden önce konvoy bir arazide duruyor, kitle otobüslerden inip taş topluyor. Başka silahımız yok ki, en büyük silahımız yüreğimiz, inancımız, dayanışmamız, birlikteliğimiz; hepimiz netiz.  O anda kısa bir süre önce IŞİD’in sınırın bu tarafına attığı havan topları nedeniyle kitlenin daha bir öfkelendiğini anlıyoruz. Hepimiz sınırı geçip Kobanê’de direniş destanı yazan Kürt halkına ulaşıp onları kucaklamak istiyoruz. Taşlar toplandı, bagajlar, poşetler taşlarla dolduruldu. Evet, biz de bu savaşta tarafız. Çünkü yok edilmek istenen bir halkın katledilmesine göz yummayacağız. Çünkü o halkın inşa etmeye çalıştığı yeni toplumsal ilişkiler ve yaşam, özlemlerimizden bir parça, eksiği-zorluklarıyla o özlemlerin bir izdüşümü.



 





 



Araçlara binildi. Herkesin gözünde bir ışıltı, bir heyecan; ama korku yok. Ne olursa olsun o anda sınırı yıkmak geçmek kolektif hedef... Biz zaten “sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, insanca yaşayabileceğimiz bir dünya” için mücadele ediyoruz. O zaman sınırı yıkarak geçmek, bedeli neyse ödemeyi göze almak çok olağanüstü bir davranış olmadığı gibi, bir devrimci için içselleşmiş bir görevdir. Kürt halkın bilincinde çoktan yıktığı, zorbalığın sembolü olan o köhnemiş sınıra bu bilinçle gidiyoruz.



 



Sınıra geldik, Mürşitpınar Sınır Kapısı’na… Diğer illerden gelenler de burada. Bizler de otobüslerden inip yürüyüşe başlıyoruz. Sloganlar, zılgıtlar, alkışlar… yürüyoruz, binlerce insan hep birlikte sınırları yıkacağız, az kaldı, telleri parçalamaya! İşte ilk ulaşanlar büyük bir heyecanla, kinle, nefretle jiletli telleri yere yatırıyor, bir bir geçiyoruz, faşizmin sınırlarını yerle bir ederek. Bizi ellerinde makinalılarla gerillalar karşılıyor. Havaya ateş açıyorlar peş peşe, bizi selamlıyorlar. Türk devletine sınırlarınızı alın başınıza çalın demek anlamına geliyor bu. İşte yaşlı bir amca uzun yıllardır görmediği genç bir gerillayı özlemle, hasretle, onurla, gururla kucaklıyor. Mayınlı alanda ilerliyoruz; artık Suriye’de, Kobanê’deyiz, tellerin öte geçesinde iki tarafı mayınlarla kaplı, sadece bir aracın geçebileceği genişlikteki bir yoldan ilerliyoruz. İleride tren rayları var, oraya ulaştık mı mayınlar bitiyor, güvende olacağız!



 



Özgürlük için destan yazılan yerde, Kobanê’de, işte tren rayları üzerindeyiz. Kadınlar, çocuklar, yaşlı insanlar bizleri karşılıyor. Gerillalar ellerinde makinelileri gelenleri sıkı sıkı kucaklıyorlar ve ilerliyoruz Kobanê içlerine doğru… Her kapıda ellerinde çay tepsileri, su bardakları ve dolu sürahileriyle, “Yoldan geldiniz, uzaktan… Bizim için geldiniz, susamışsınızdır, su için, çay için” diye bekleyen kadınlar, yaşlı adamlar… Belki de kendi çaylarına atacak şekerleri olmayan Kobanêliler çayın yanına şeker koymayı da ihmal etmeyip “Biz alışığız, siz alın” diye ikram ediyorlar.



 



Ya yalınayak çocuklar… Ellerindeki ekmeği “acıkmışsınızdır” diye uzatıp “alsana” diye ışıl ışıl bakışlarıyla size bakan çocuklar. O minicik elleriyle size uzattıkları o ekmek sizi kahrediyor. Biliyorsunuz ki kendi ekmekleri yok, biliyorsunuz ki aslında topraklarında kalmakta inat eden bu halkın, ille de çocukların yiyecek şekerleri de yok. Kahrediyorsunuz, lanet ediyorsunuz bu düzene. Ve onun o karanlığı içinden aydınlık saçan bu gözlerde kendi ütopyanızın da gücünü bir kez daha hissediyorsunuz. Her gün, her an ölümle burun buruna burada çocuklar, bir o kadar da korkusuzlar… O an aklınıza “çocuklar ölmesin, şeker de yiyebilsinler” geliyor.



 



Evet Kobanê merkezine doğru yürüyoruz sloganlarla, müthiş bir duygu seli yaşıyoruz hepimiz… Sesler yükseliyor kitleden “Kobanê IŞİD’e mezar olacak!” , “Kobanê yalnız değildir!” , “Kahrolsun AKP-IŞİD işbiliği!”… Sloganlar hep bir ağızdan tek yürek atılıyor. Kobanê tarih yazıyor, biz bu tarihin canlı tanıkları oluyoruz. Gerilla komutanı konuşuyor, bizleri selamlıyor. Bizleri seve seve misafir etmek istediklerini ancak cephede savaşmaları gerektiği için bunu yapamayacaklarını; geri dönmemizi, direnişlerini dışarıya taşımamızı, dünyaya duyurmamızı ve destek sağlamamızı istiyor.



 



Ardından ayrılma saati geliyor. Kobane haklıyla kucaklaşıyoruz, gerillalarla kucaklaşıyoruz, çocukları öpüyoruz  ve yola çıkıyoruz. Kendi güvenliklerini sağlayan Kobanê halkı ve gerillaları  geldiğimiz sınıra kadar bize eşlik ediyorlar.



 





 



Faşist devletin sınırlarının yerle bir edilmesinin hıncıyla devasa bir askeri yığınakla sınırı yeninden tuttuğunu görüyoruz. Tanklarını, akreplerini, TOMA’larını yığmışlar, jiletli tellerin hemen yanına konuşlanmış katiller. Sanki bütün ilin, ilçenin polisini, askerini buraya yığmışlar! Korkunun bu derecesi görmeye değer. Bunun için bile sınırları yıkmak bir onurdur! Yine iki tarafımız mayınlı alan, içimizde yaşlı kadınlar, adamlar, çocuklar da var. En küçük bir müdahalede panik yaşanırsa mayınlarla ölmek kaçınılmaz. Vur emri aldıklarını söylüyor komutanları. İki yanımızın mayın olması nedeniyle görüşmeleri yürütenler açıklama yapıyor kitleye. “Müdahale edilse bile mayınlı bölgelere kaçılmayacak” deniliyor. Bizler bunu göze alarak yıktık bu sınırları bize yakışan da paniklemeden, burada ne olursa olsun geçmeyi başarana kadar beklemek.



 





 



Bu arada görüşmeler devam ediyor. Askerler kalkanlarını bırakıp makinelilerini aldılar, namluları doğrulttular kitleye. Panik yok, korku yok, en öndeyiz, sakiniz, bekliyoruz. Asker komutanı Yumurtalık Kapısı’na yürümemizi, oradan kimlik ve pasaport kontrolü yapıldıktan sonra geçebileceğimizi söylüyorlar. Biz bekliyoruz, görüşmeler devam ediyor, oturuyoruz, kitle kararlı. Daha sonra sakince gaz bombalarının menzilinden çıkacak kadar geriye doğru yürümemiz söyleniyor. Yürümeye başlıyoruz ve gaz bombaları atılıyor. Herkes sakin, bir kadın fenalık geçiriyor sadece, onunla ilgilenerek yürüyoruz. Geriye tren raylarına kadar geliyoruz. Beklemeye başlıyoruz oturarak.



 



Gaz bombaları atılıyor hala, ama sıkıntı yok. Bu arada Yumurtalık Köyü'ndeki sınır kapısında bizi beklemek için toplanan kitleye de saldırıyorlar. Tazyikli sularla, gazlarla… Bir taraftan da valilik ve İçişleri Bakanı’yla görüşmeler devam ediyor. Yumurtalık Kapısı’na yürüme kararı alınıyor. Yaklaşık yarım saatlik  bir mesafe bu, Kobanê sınırlarında yürümeye başlıyoruz. Yol boyunca Kobanê'den ayrılana kadar gerillalar yine güvenlik alıyor, çünkü IŞİD’in saldırılarına hedef olabiliriz. Ama biz sınırı yıkmanın Kobanê halkıyla bütünleşmenin onurunu, gurunu yaşıyoruz, hiçbir tehdit bizim yüreğimize korku salamaz artık. Taş, toprak, sıcak, rüzgar, toz bulutları… uzun ve yorucu bir yolculuk ama hiç kimse “ne zaman bitecek bu yol” demedi… Ve Yumurtalık Sınır Kapısı'na geldik burada IŞİD saldırılarından kaçan Kobanêliler günlerdir çocukları, yaşlıları, kadınları, hayvanları aç susuz perişan bir halde acımasızlıkla bekletiliyorlar.



 



Tam 5 bin kişi Yumurtalık Sınır Kapısı'na dayandık; adım atacak, kıpırdayacak yer yok. Devlet de bütün askerini, polisini, zırhlı araçlarını kapıya yığmış. Öyle ya korumak için yapmadığını bırakmadığı o sınırlarını tanımamış, yıkıp geçmiştik. Kısacası düşmandık biz!



 



Akşam saat 20:00 olmuş, hava karanlık ve soğuk, bekliyoruz. Aslında fiilen IŞİD ve asker arasında bulunuyoruz!



 



Kapıda yapılan uzun görüşmelerden sonra “20 kişilik gruplar halinde çıkışlar gerçekleşecek” denildi. İlk grup çıktı, içinde ben de varım. Tek tek T.C kimlik numaraları, adresler, telefon numaraları alınıp fotoğraf çekimleri yapılarak çıktık. Bizi hayvan kamyonlarına bindirip uzaklaştırmak istediler, kabul etmedik. Otobüslerimizin şoförlerine ulaşıp buraya getireceğimizi ve son arkadaşımız çıkana kadar oradan ayrılmayacağımızı ilettik ve şoförler tek tek arandı, bir süre sonra araçlar geldi. Bu arada sürekli asker takviyesi yapılıyor sınır kapısına. Birden sınırın diğer tarafında bulunan kitleye gazlarla saldırmaya başladılar. Yaklaşık 15 dakika hiç ara vermeden 5 bin kişilik kitleyi gaza boğdular, tıklım tıklım, adım atacak yer yok!..



 



Bir süre sonra saldırı durdu ve ikinci, üçüncü gruplar da peşpeşe çıkarılmaya başlandı. Ben ilk ekiple çıktığım için sonra giren gruplara yapılan dayatmalara, yaşanan rezalete tam tanık olamadım. Ama insanlık dışı, aşağılayıcı, tacizlerle dolu bir çıkış süreci yaşandı.



 



Herkes girdikten sonra tekrar yola çıkıyoruz. Yorgun, geride bıraktıklarımız konusunda kaygılı ve Kobanê halkından aldığımız taze moralle daha güçlü…