Sesiniz sesimizde!..

Kahramanca tutumların gerisinde, derinleşen birikim ve olgunlaşma süreçleri vardır. “Remzi tekmesi” de böyledir

GÜNCEL
Perşembe, 23 Ekim 2014 (12 yıl 5 gün önce)

Remzi Basalak, Şaban Budak ölümsüzdür!



Hepimizi etkileyen kahramanca tutumlar, asla birdenbire ortaya çıkan anlık refleksler değildir. Onların bir arkaplanı, çoğu kez yılları bularak derinleşen bir birikim, yoğunlaşma ve olgunlaşma süreçleri vardır. “Remzi tekmesi” de böyledir!..



 



O tekme de işte bu yüzden bir anda gelmedi; örgütlü yaşamın ve komünist militan çekirdeğin özsuyunda damıttı kendini. Daha üretken ve daha verimli olmaya doğru aralıksız bir koşu tutturdu.



 



Remzi BASALAK‘ın, liseli genç bir devrimciyken de, demlenmiş komünist çizgilerini taşırken de komünizm dünyasına özgüydü gündelik yaşamı. Canlı, coşkulu; yürüdü mü ardına bakmayan, inandı mı geri döndürülemeyen, yanına başka bir yaşam hayali hiç uğramayan bir savaşçıydı o. Örgütü, yoldaşları söz konusu oldu mu içi titrerdi; işkencelerle hırpalanırken gıkı çıkmayan bu devrim işçisi, ortalığı yıkardı yoldaşlarına fiske atıldığını duyduğunda. Tarihe şerh düşen o tekme gökten zembille inmedi!



 



Kendini geliştirmeye adanan zamanlar, mükemmeli arayan titiz çalışma, bir işe giriştiğinde, bir çalışmaya odaklandığında yemeyen, içmeyen, uyumayan… kendini unutan; birçok yoldaşın “Onu çalışırken görmek lazımdı” diyeceği Remzi’nin arkaplanında tutkulu kişiliği, çalışkanlığı ve fedakarlığı kadar özenle biriktirdiği komünist erdemler vardı.



 



Tertemiz giysilerinin, afacan gülümsemesinin daha da güzelleştirdiği yüzündeki duruluk ve içtenlik kartal kanatlarını görünmez kılardı. Halinde, tavrında öyle bir doğallık ve rahatlık vardı ki, onun bir yeraltı savaşçısı olduğu karşısındakinin aklının ucundan bile geçmezdi. Metin -bu adı kendi adından çok severdi. Çatışmada çarpışarak toprağa düşen yoldaşı Metin Aydın’ın adıydı çünkü- Ceyhan‘da doğmuş bir köy çocuğuydu ama hayatı boyunca işçilik yapmış sınıf damarı çok güçlü bir komünistti. “Teorik geriliğe karşı savaşım” gerekçesini günün devrimci pratik görevlerinden kaçış bahanesi haline getiren ’86 tasfiyecisi tarafından, “Anti-Dühring‘i okuması için kapatıldığı odanın penceresinden firar edip Paşabahçe’de direnen işçilerin yanına koşuyor” diye MK üyelerine şikayet edilen ele avuca gelmez bir hayat ve kavga adamıydı. O yiğit tekme o paçavra masaya durup dururken inmedi!



***



 



1979′da liseliydi. Oruçluydu ilk tanıdığında yoldaşlarını. Onu geçmişin dünyasına bağlayan alışkanlıkları çabucak kırdı. Babasının mesleğinden dolayı “polisin oğlu” olarak bilinirdi. Lisedeyken “yasak yayın” bulundurmaktan düştü polise ilk kez. Tereddütsüz göğüsledi saldırıyı ve daha sıkı sarıldı kavgaya… Karanlık 12 Eylül yıllarında bir kez daha düştü düşmanın eline. Bir ay boyunca direndi, fakat “yoldaşım” dediği “sorumlu”nun çözülmesi onun polis tavrını da etkiledi. Bu tavrını henüz bir “sempatizan” olmasıyla realize etmeye kalkmadı. “Ufkum öylesine dardı ki, tanıdığım insanlara duyduğum güvenden öteye gidemiyordu” diyordu. Ezilmedi, tersine daha da bilendi: “Bunun ezikliğini yıllarca duydum. Başta kendime olmak üzere, bunu aşacağıma söz verdim”. Sonra gelsin uzun hapislik yılları. Çıkar çıkmaz askere alındı. Onun defterinde savaştığı bir sistemin faşist ordusuna hizmet etmek yazmazdı. Askerden kaçıp yoldaşlarını buldu, kaldığı yerden kucakladı kavgayı.



 



1988′de İstanbul‘da pusuya düştü. Ama bu kez ona kişiler değil, tüm hücreleriyle güven duyduğu örgütü TİKB yol gösteriyordu. Sorguda fırtınaydı artık. İstanbul, Adana işkencehaneleri: “Tanıyor musun?”, “Tanısam da tanımıyorum!..” meydan okumasıyla inledi. “İyi bak yüzüme; bak bak! Evet, ben bir komünistim. Bundan da gurur duyuyorum!” sözleri TİKB‘yle özdeşleşerek çakıldı işkencecilerin beyinlerine. Direniş o çiçeklenmiş onurlu dallarını her yana uzattı, uzattı…



 



23 Ekim 1992. Yer Adana Tekel Deposu. Metin ve Selçuk kamulaştırma eyleminde. Sonra ölümüne bir çatışma, Adana’nın sokakları tanıklık ediyor tarihe. Selçuk’un 30 kurşun çıkarılıyor vücudundan. Metin’in silahı tutukluk yapıyor, onu tutsak alıyorlar. Kelepçeyle zaptedemedikleri bedenini “suç aletleri”nin sergilendiği masanın arkasına geçirmeye çalışıyorlar. Sırf onla kalsa çoktan razı olacakları sloganlarını bir an önce susturma derdine düşüyorlar. O soylu tekme geliyor sonra… Masaya iniyor kameralarda, beyinlere iniyor, sistemlerine iniyor oysa… Sarsıyor bilinçleri, korkulara ölümden öte köy olduğunu haykırıyor, genç devrimcileri geleceğe esinliyor!.. O tekme, “Adressiz Sorgular” geleneğinin sürmekle kalmayıp çıtanın daha yukarılara taşınmakta olduğu gerçeğinin altını kalınca çiziyordu.



 



Tahammül edemiyorlar meydan okumanın böylesine, bu cepheden korkusuzlukla hiç karşılaşmamışlardı. Katlettiler Metin’i. “Remzi tekmesi”ni ortadan kaldıramadılar ama! TİKBli olmakla özdeşleştirilen o berrak bilinç, o direngen ruh, o korkusuz yürek sadece görüntülerde değil, asıl hafızalarda tazeliğini koruyor.



Remzi Basalak yoldaş ölümsüzdür!..



***



 



Kısacık ama onurlu yaşamına Niğde‘de başlayan Selçuk, (Şaban BUDAK) yoldaş yoksul bir ailenin çocuğuydu. Emekçilik yaşamıyla daha ilkokul yıllarında tanışmıştı. Liseyi bitirene kadar da çeşitli işlerde çalıştı. 1980 yılında İTÜ Elektrik-Elektronik bölümünü kazandı. İlk yıl okulun en çalışkan öğrencisiydi. Daha sonraki yıllarda yoksulluğu, çaresizliği nedeniyle derslere boş veriyor, kahvelerin değişmez abonesi oluyordu. At yarışlarıyla ilgilenmeye başlaması, bir süre sonra Türkiye’nin en iyi yirmi yarış tahmincisinden biri olması ’80′lerin ortasına rastlar.



 



Lise yıllarında sadece antifaşistti. Daha sonraları ütopik sosyalizmi savunuyordu. 1988′de TİKB‘yle tanışması hayatında bir dönüm noktası oldu. Eski alışkanlıklarını birer birer bırakmaya başladı. Selçuk’un TİKB’yle tanışmasıyla örgüt ve devrimle bütünleşmesi süreci, insanı hayrete düşünecek kadar kısaydı -sadece 3 yıl. Oysa haline tavrına, inisiyatifli tutumlarına, özgüveni yüksek vücut diline bakan onu yılların örgüt adamı sanırdı. Bazen erken büyümüş çocuklara özgü muzip kıvılcımlar yakalardınız bakışlarında. Hiç gülmeyecekmiş izlenimi veren duruşu, tanımayanlar üzerinde otoriter ve soğuk bir görünüm yaratsa da, dolaysız yoldaşlığın tarifsiz sıcaklığının tadını doya doya çıkarabilirlerdi onunla.



 



Yıllarca süren lümpence yaşamı, her çevreden onlarca insanı tanımasına neden olmuştu Selçuk’un. Daha önceki yaşamında son derece sosyal olan ve farklı dünyalardan insanla tanışmış olan Selçuk, devrimci dönüşümüyle birlikte herkesi devrim davasına seferber etmeye çalışıyor, her türlü sahteciliği uyanıklığa doğru evrilterek kullanıyordu. İyi bir örgütçüydü; dost kazanmada ve dostlukları devrim lehine dönüştürmede çok başarılıydı. Titiz ve hedefli bir gözlemciydi; insanlar hakkında hem kafa yorar hem de onlara açıklık ve içtenlikle yaklaşırdı.



 



Selçuk zeki bir yoldaştı, kavrayışı mükemmeldi. Olguları kendi gerçeklikleri ve somutlukları içinde kavrar, süreçleri mümkün olduğunca içerden izlemeye çalışır, çoğunlukla da rasyonel sonuçlar çıkarırdı. Geçmişte kahvelerde geçirdiği günlerine yazıklanır, boşa geçirdiği zamanlara inat teorik çalışmaya asıldıkça asılırdı. Teorik çalışmaya da pratik etkinlikteki gelişmeye de çok önem verir ve son derece disiplinli çalışırdı. Konuları ezberlemez, kısa zamanda kavradığı için de derhal güncele uyarlardı. Mekaniklik ve eklektiklik yanına uğramaz, komünizmin özgürlük dünyasını sıradan yaşamların sofrasına yerleştirirdi.



 



Türkiye devrimci hareketinin kadrolarında ‘öncü tutumlar‘ denildiğinde akla daha çok teori ya da askeri alan gibi uzak kalınan alanlarda ortaya konulan öncü açılımlar gelir. Oysa proletaryanın mücadelesinde olduğu gibi proletaryayı temsil iddiası taşıyan devrimci bir örgütün saflarında da tarihsel anlam ve önemi ilk başlarda farkedilmeyen çok değişik öncü tutum ve pratik örnekleri vardır. Örneğin Osman Yaşar Yoldaşcan‘ın teksirde fotoğraf basmayı ya da kırmızı mürekkep kullanmayı olanaklı hale getiren buluşu bu türden ön açıcı bir adımdır.



 



Bu geleneği ileriye taşıyan bir diğer öncü açılımı TİKB yıllar sonra Selçuk sayesinde gerçekleştirebilmişti. 1980′lerin sonunda bilgisayarların Türkiye’de iş yaşamına bile yeni yeni girdiği bir dönemdi. Farklı parçalar ve makineler kullanarak yeni bir sistem kurmak, farklı modellerin birbiriyle uyum sağlamasının yollarını bulmak, bütün bunları hiç bilmeyen birilerine öğretmek… kolay değildi. Bir yeraltı matbaası kurma düşüncesinin onun yetenek ve erdemlerinde yarattığı sıçrama görülmeye değerdi. Bu kolektif çaba sırasında Selçuk’un örgütle ilişkileri çok kısa zamanda güçlendi.



Selçuk da Türkiye devrimci hareketinde çok az rastlanan, her alanda hızla gelişen çok yönlü bir dava adamıydı. Hem iyi bir nefer hem de devrimci komutan olma yönünde hızla yol alan, Osman Yaşar Yoldaşcan’ın özellikleri sahip ve giderek ona benzeyen bir yoldaştı.



 



Bilmekle yapmanın insanın içini coşturan bileşkesini kendinde toplamış, üretmenin, gelişmenin ve sıçramalı gelişmenin örgütteki somut varlıklarından biri olmuştu Selçuk yoldaş. Yalın kişiliği, kararlı ve inisiyatifli duruşuyla onun kafasında bütünsel bir örgüt vardı, geri kalan her şey ona eklemlenen ya da ondan uzaklaşan parçalardı…



 



Selçuk sağ elini kullanırdı ama sağ gözü görmezdi. Buna rağmen cesareti, soğukkanlılığı, seri düşünüp hızlı karar alabilmesi, planlamacılıktaki yetenekleri ve kendi deyimiyle olmazı olur kılan “inadı”yla iyi bir eylem adamıydı. 22 Ekim 1992′deki kamulaştırma eyleminde çatışa çatışa adımladı son kez Adana sokaklarını… Kurşunlarla delik deşik ettiler bedenini… İyi bir devrimci komutandı o, başeğmedi!



 



Varlığıyla örgütümüze yepyeni bir soluk katmış olan Şaban yoldaşın değerini gün geçtikçe daha iyi anlıyor, onu her geçen gün daha çok özlüyoruz.



Şaban Budak yoldaş ölümsüzdür!