Ankara Yapı Sanatevi'nde, "Kobanê'nin Türkiye'yle ne ilgisi var?" başlıklı panel yapıldı
Alınteri’nin örgütleyicisi olduğu ve Yapı Sanatevi’nin ev sahipliği yaptığı “Türkiye’nin Kobane ile ne alakası var?“ üst başlıklı panel dün (29 Ekim) saat 14:00’da Kobanê direnişinde ölümsüzlüşenler nezdinde gerçekleştirilen saygı duruşu ile başlatıldı.
Panelin modaratörlüğünü Yapı Sanatevi temsilcisi Burhan Çoban yaptı. Modaratörün kısa bir konuşmadan sonra dinleyicileri panelin akışı konusunda bilgilendirdiği sunumdan sonra ilk söz Doç. Dr. Sibel Özbudun’a verildi.
Sibel Özbudan sunumuna, “IŞİD neden Kobanê’de?“ sorusuyla başladı. IŞİD’in, “Ortadoğu’nun zengin kaynakları üzerindeki denetim yetilerini elde tutmak isteyen ABD-AB ekseninin ’Arap Baharı’ olarak anılan ayaklanmaları kendi avantajına döndürme gayretleri içerisinde biçimlenmiş bir 'örgüt’'“ olduğunu belirten Özbudun, “ABD-Fransa’nın başını çektiği emperyalist güçler, ’Bahar’ın rüzgârıyla Suriye rejimini de devirme amacıyla, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın taşeronluğunda, İslâm dünyasının dört bucağından (ve öngörmedikleri bir tarzda, Batı’daki İslâm diyasporalarından) kopup gelen İslâmcı militanlara silah ve lojistik destek sağladılar. Hesap, ’ılımlı’ olduğu düşünülen Suriyeli muhaliflerin kısa bir sürede Esad rejimini devirerek Batı’yla uyumlu, neo-liberal piyasa ekonomisine bağlı ’ılımlı’ İslâmcı bir rejim kuracağı yönündeydi…“ şeklinde devam etti.
Evdeki hesabın çoğunlukla çarşıya uymadığını vurgulayan Özbudun, Esad rejiminin de emperyalistler ve bağlaşıklarının sandığından daha dirençli çıktığını belirtti. Bununla birlikte, “ABD-AB ve ’yerel’ taşeronlar eliyle beslenen ’muhalifler’ arasında Batı’nın beklentilerine uygun, ’uslu çocuk’ rolünü kabullenmeyecek unsurların azımsanmayacak kadar fazla olduğu, kısa sürede açığa çıktığını“ dile getiren Özbudun, “bu unsurlar hızla El Kaide’nin Ortadoğu versiyonunu oluşturacak Sünnî Selefî yapılanmalar hâlinde örgütlendiler. Gayrımüslimlerin, ’müşrik’ saydıklarının ya da imanı yeterince güçlü olmadığını düşündüğü kişilerin kafalarını kameralar önünde kesip kellelerle top oynayan ve bu görüntüleri sosyal medyada paylaşan IŞİD, bunlar arasında en hızlı gelişeni oldu. Örgüt, kısa sürede liderini İslâm âleminin halifesi ilan edip egemenlik alanını tüm Sünnî dünyası ölçeğinde genişlettiğini açıklayacaktı“ şeklinde devam etti.
Özbudun sunumunun “Kobanê’de yaşam ve sosyalistler Kobanê’yi neden sahiplenmeli?“ başlığı altında şu değerlendirmelerde bulundu:
Suriye ordusunun bölgeden çekildiğinin açıklanmasının ardından siyaseten ve ideolojik olarak PKK’ye yakın olan PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki Rojava’daki (Batı Kürdistan) üç kantonda (Cizîre, Kobanê, Afrîn) özerklik ilan ettiğini açıklaması, bu gelişmenin Kuzey’deki Kürtler için örnek teşkil edeceği karabasanıyla uykuları kaçan Türkiye yöneticilerinin tüylerini diken diken etmeye yetmişti. Çünkü Rojava Kürtlerinin yapmaya çalıştığı, işbirlikçi Kürt burjuvazisinin pazarlıkçı siyasalarından farklı bir şeydi. Rojava Kürtleri, Meksika’daki EZLN, Bolivya’daki MAS deneyimlerine benzer, PYD’nin ve 'yeni sol' esinli heveslilerin deyişiyle 'ekolojik-demokratik-feminist-komünalist bir devrim' daha serinkanlı bir değerlendirmeyle ise, şimdilik 'kurtarılmış bölge/halk demokrasisi' olarak nitelenmesi uygun düşen bir 'inşa'ya kalkışmışlardı. Bölgenin Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Çeçen, Müslüman-Hıristiyan-Ezidi, Sünnî-Alevî halkların kendi inanç ve kültürlerini özgürce yaşamalarını öngören, tabandan örgütlenmeye dayalı bir sistem. Sosyalist değil. Proletarya diktatörlüğünü öngörmüyor. Ayrı bir devlet kurmayı ya da Kürdistan’ın diğer parçalarıyla birleşmeyi hedeflemiyor… hatta Suriye’nin bir parçası olarak kalma iradesini açıkça beyan ediyor… ama yine de içerdiği 'taban demokrasisi', 'çoğulculuk', 'çokkültürcülük' anlayışı; tüm yurttaşları kapsayan 'güvenlik, zorunlu temel eğitim, istihdam, konut, sosyal güvence ve sağlık' hakları; 'anne ve çocukların korunması', 'yaşlı ve engellilerin sağlık, korunma ve sosyal hakları'nın anayasal güvence altına alınması; kadınların artan ölçülerde İslâmî kuralların boyunduruğu altına sokulduğu bir coğrafyada, onların 'siyasal, toplumsal, iktisadî, kültürel ve her türlü yaşam hakkının' güvence altına alınması, 'özsavunma ve her türlü cinsiyet ayırımını kaldırma, reddetme hakkı'nın tanınması gibi ilkelerle bölgesel gericiliklere korkulu rüya gördürmeye yetiyor. Olasıdır ki bu gelişmenin, Latin Amerikavarî bir 'sol/halkçılık'a doğru evrilmesinden, Kuzey Suriye’de oluşan Kürt entitesinin Rojava Anayasası’nda böyle bir sav bulunmasa da- topraklarındaki enerji kaynakları üzerinde denetim hakkı savlamasından kaygı duyan ABD’ye de…
Özbudun sunumunun bu bölümünde Türkiye’nin IŞİD’i destekleme nedenleri konusunda da, bu desteğin tek başına dünya görüşlerinin çakışmasıyla ilgili olmadığını, yukarda belirtilen kaygıların Türkiye için de söz konusu olduğunu, ek olarak Türkiye’nin buradaki Kürtler açısından yol gösterici bir örnek olarak görmesi nedeniyle de Rojava’ya tahammül edemediğini vurgulayarak, “AKP, IŞİD’i aynı zamanda içerideki tehlike Kürtlerin ’burnunu sürtecek’, iradelerini teslim alacak bir tetikçi olarak görüyor.“ değerlendirmesinde bulundu.
Sunumuna, “O zaman, gelin Türkiyeli devrimci ve sosyalistlerin neden Batı (ve Kuzey) Kürdistan’lı kardeşlerinin IŞİD canileri ve bölgesel gericiliğe karşı mücadelesine omuz vermesi gerektiği üzerinde duralım…“ şeklinde devam eden Özbudun, bu nedenleri şöyle özetleyerek sunumunu sonlandırdı:
Öncelikle, Rojava Kürtleriyle, Anadolu Kürtleri arasında sıkı akrabalık bağları bulunmaktadır. Önemli bir bölümü, Şeyh Sait ayaklanmasının (1925) ardından Rojava’ya sürgün edilenlerin torunlarıdır. Diyeceğim o ki bugün Kobanê direnişiyle dayanışmayı yükseltmek, yalnızca enternasyonalist dayanışmanın gereği değil, aynı zamanda hâkim oldukları coğrafyalara kayıtsız şartsız teslimiyet ve kölece boyun eğişi dayatan katiller sürüsüne karşı kendi özgürlüğümüz için mücadele etmektir… Türkiyeli devrimcilerin, sosyalistlerin bu görevleri ne ölçüde yerine getirebileceği, kuşku yok ki güçleriyle sınırlıdır. Ancak, şu an YPJ (YPG’nin kadın birliği) saflarında IŞİD katillerine karşı savaştığını bildiğimiz Türkiyeli kadın devrimciler, 14 Eylül 2013’de Serêkaniyê’de düşen Yılmaz (Serkan Tosun) ve 5 Ekim 2014’de Kobanê’de yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş (Suphi Nejat Ağırnaslı), Türkiye devrimci hareketinin bu yeti ve iradeye sahip olduğunu gösteriyor.
Doç. Dr. Sibel Özbudun’dan sonra söz alan Alınteri temsilcisi sunumuna bugün Ortadoğu’da yaşanan kriz ve istikrarsızlığın tarihsel nedenlerini özetleyerek başladı. 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve “iki kutuplu dünya düzeninin“ çöküşünden sonra ortaya çıkan yeni dengeler ve bu dengeler içinde potansiyel olarak varolan istikrarsızlık ve yeni kriz dinamikleriyle bugünkü Ortadoğu tablosunun birebir ilişkili olduğunu özetleyen Alınteri temsilcisi, bu özetin zengin kaynaklarıyla emperyalist rekabet ve güç mücadelelerinin önemli üslerinden biri olan bölgede yarattığı dengeler, sürtünme ve çatışmalar üzerinden şekillendiğini vurguladı. Ortadoğu’da yaşanan son toplumsal patlamalara da değinerek (neoliberal birkim politikalarnın halklarda yarattığı öfkenin kendiliğinden patlaması) yaşanan altüst oluşun şimdi haritaların yeni kanlı planlarla değiştirilmesine neden olacak bir sürece evrildiğini belirtti.
IŞİD gibi çetelerin de esas olarak bu süreçlerin ürünü oldukları, neoliberal politikaların yarattığı geleceksizlik duygusuyla nihilistleşen, toplum dışına çıkan kesimlerce beslendiğini, kökleri ABD'nin Yeşil Kuşak politikasına dayanan bu güruhların bu zeminden de beslenerek emperyalizmin yeni dönemdeki ihtiyaçlarının araçları haline geldikleri ve aynı zamanda kontrolsüzleştikleri oranda onun için de tehlikeye dönüştüklerini vurguladı. IŞİD gibi güçlerin emperyalist kapitalist sistemin öz be öz çocukları oldukları gibi, onun en karanlık suretleri de olduğunu belirten Alınteri temsilcisi, bölgede gelinen noktanın bölgesel bir devrimin olanaklarını gösterdiğini vurguladı.
Kobanê’nin de bu bölgesel devrim olanağı açısından yol gösterici bir mevzi olduğunu ifade eden Alınteri temsilcisi, bölgede Mısır’dan, Lübnan’a, Tunus’a, Filistin’e,.. uzanan geniş bir alanda azımsanmayacak direnme dinamiklerinin oluştuğu, bunların henüz süreçleri belirleyecek bir güce sahip olmasalar da hafife alınmayacak dinamikler olduğunu, Rojava devrimiyle bu olanakların bütünlük içinde ele alınması ve Rojava’nın da Türkiye'deki direnme dinamikleri başta olmak üzere bu dinamiklerle korunabileceğini dile getirdi.
Bölgesel bir devrim olanağı açısından bile (diğer nedenler bir yana) Rojava’nın desteklenmesi ve özelde de Kobanê kantonunda yaşanan saldırılara tutum almak, dayanışmanın çeşitli biçimleriyle yanında durmak her şeyden önce tarihsel bir görevdir dedi.
Rojava’nın bugün çok daha tehlikeli bir eşikte olduğu, içerden kuşatılarak özümsenmeye çalışıldığı, emperyalistler ve bölge gericiliklerinin ablukasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Alınteri temsilcisi, onun bu abluka içinde erimemesi isteniyorsa destek ve dayanışmanın daha da büyütülmesi gerektiğini vurgulayarak sözlerini noktaladı.
Sunumlardan sonra dinleyicilerin soruları alınarak panele 15 dakikalık ara verildi. “Süreç“ politikasıyla Kobanê saldırısı arasındaki ilişki, bir Ortadoğu enternasyonalizminden bahsedilip bahsedilemeyeceği, Rojava’daki sistemi nasıl tanımlamak gerektiği, “süreç“ politikasıyla Kürt siyasetinin çeşitli aktörlerinden gelen açıklamaların (darbe tehdidi değerlendirmesi gibi) nasıl değerlendirildiği, Türkiyeli sosyalistlerin esas görevlerinin ne olduğu, bu görevleriyle Rojava bağlantısı (Rojava mı, sınıfı örgütlemek mi)... gibi soruların yanıtlandığı 2. bölüm panelistlerin yanıtları ve dinleyicilerin katkılarıyla tamamlandı.
Yaklaşık 3 saat süren panel-tartışma oldukça canlı bir atmosferde geçti. Programın sonunda Yapı Sanatevi ve Alınteri’nin Çarşamba gününden itibaren Kobanê’den gelen ve sınırdaki çadırlarda kalan emekçiler için Yüksel Caddesi’nde bir kermes düzenleyeceği duyuruldu. Yaklaşık 1 hafta süreceği belirtilen kermes için herkese katkıda bulunma çağrısı yapıldı.
Etkinlik sonrası canlı sohbetlerle gün tamamlandı.