Soma, Torunlar, Ereğli... herbiri işçilerin kanıyla yazılmış ders kitaplarıdır
Hayatımızın rutini haline geldi "iş kazaları"... Her gün en az 3-5 işçi "fıtratında" sömürü ve daha fazla sömürü olan kapitalist vampirin dişlileri arasında can veriyor. Ve bu sayılar giderek çift haneli, üç haneli rakamlara dönüşüyor. Toplu işçi kırımına dönüşen bu "kazaların" üzeri "işin fıtratında var" denilerek kapatıldıkça ve biz "fıtratında" daha fazla kar ve sömürü olan bu sisteme karşı hak ettiği tepkiyi sokaklara salmadıkça daha büyük kırımların yaşanması neredeyse kaçınılmaz hale geliyor. Tıpkı şimdi Karaman'ın Ereğli ilçesi Güneyyurt beldesinde 18 işçinin su baskını nedeniyle yaşanan göçüğün altında kalması gibi...
Kapitalist barbarlık budur!
Soma'da aylar öncesinden geliyorum diyen cinayet, üretimin aksamaması için son ana kadar görmezden gelindi. Orada da patronun tek derdi rödovans sistemiyle işlettiği ocaktan kömür, daha fazla kömür çıkarmaktı! Tıpkı Ereğli'de ya da diğer ocaklarda olduğu gibi... Bu daha fazla üretim ve daha fazla kar hırsı nedeniyle yüzlerce işçinin can verdiği anların hemen öncesinde ortalık dumana, karbon monoksite ve gaza kesmişken bile üretim kesintisizce devam ediyordu. Kölelik çağının taş ocaklarıyla kapitalist barbarlık çağının maden ocakları arasındaki farkı silikleştiren bu görüntülere rağmen patronlar o bildiğimiz pervasızlıklarını sürdürdüler. Soma'da şimdilerde sayısız oyun devreye sokularak o büyük cinayetin henüz yaşanmadığı günlere dönülmeye çalışılıyor.
Aynı kar güdüsü ve maliyet hesapları Torunlar'da da en acımasız biçimiyle karşımıza çıkmıştı. Bilirkişi raporu asansörün arızalı olduğunu kayda geçirmesine ve patron bu arızadan haberdar olmasına rağmen, işin birkaç dakika bile aksamaması ya da küçük bir harcamanın yapılmaması için işçiler ölüme yollanmıştı!..
Patronların devleti!
Gerek Soma'da, gerekse Torunlar'da yaşanan kıyıma karşı toplumsal bir öfke yaşanmasına rağmen her ikisinde de patronlar gözümüzün içine baka baka pervasızca aklanıyor! "İşin fıtratında var" anlayışı en pervasız biçimiyle bize de kabul ettirilmeye çalışılıyor.
Karaman'ın Ermenek ilçesi Güneyyurt Beldesi'nde Has Şekerler Madencilik'e ait bir ocakta su baskını nedeniyle yaşanan göçük de aynı mantıktan beslenerek yaşandı. Rödovans sistemiyle çalışan Has Şekerler Şirketi'nin sahibi Saffet Uyar da bir AKP'li, hatta AKP'nin son 2 yerel seçimdeki belediye başkan adayı. Ocakta daha önce de iki su baskını yaşanmasına rağmen kapatılmamış olmasının sırrı bu olsa gerek!
Keza önceki su baskınlarına rağmen madende yapılan incelemelerde kapatılma gerekçesi olamayacak 8 kusurun tespit edildiğini bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik dile getirdi. Konya Karaman gibi bir bölgenin havza olması nedeniyle kömür üretimi açısından uygun olmadığı, böyle bir üretimin yeraltı suyu baskınlarına davetiye çıkardığı belirtilmesine rağmen bu bölgede kömür üretim yapılmasına neden izin verildiği ya da bu bir yana daha önce de 2 sefer baskın yaşanmasına, bölgenin riskli yapısına rağmen bu ocağın halen çalışmasına nasıl izin verildiğinin yanıtlarını vermeyen bakan, bırakalım istifa etmeyi, bir de "biz inceledik risk yoktu" deme cesareti gösterebiliyor.
Diğer taraftan Enerji Bakanlığı tarafından rödovans sistemiyle maden şirketlerine devredilen ocakların "ne kadar üretilirse devlet alır" mantığıyla kapasitenin üzerinde üretim yaptıkları, patronların gözü dönmüş kar hırsıyla işçinin tepesine çöreklendikleri, iş cinayetlerine neden olacak eksikliklerin giderilmesi için madenlerin değil günlerce, dakikalarla bile kapalı tutulacak bir onarım işine girilmeyeceği açık değil mi? Böylesi bir sistemin önünü açtığı halde bunun olası sonuçlarını engellemek için gerekli denetimleri yapmayan devlet, her cinayetten sonra tüm bakanları, devletin büyük başlarıyla cinayet mahalline sökün ederek gerçek katillerden biri olduğunu bir kez daha göstermiyor mu?
Hangi cesaretle?
Fakat sorun bunca şeye rağmen o bakanların, o bilmem ne bürokratlarının cinayet mahalline gidebilme cesareti gösterebilmeleridir. İşte bu noktada, "kabahatin büyüğü bizde be kardeşim" denilmez mi? İşte bu noktada, bu sistemin o vampir karakterinin somut ifadesi olan iş cinayetlerine karşı nasıl bir mücadele, nasıl bir toplumsal denetim sorusu karşımıza dikilmez mi?
Taşeronlaşmanın, güvencesizliğin, esneklik ve keyfiyetin temel çalışma biçimi haline getirildiği neoliberal sömürü politikalarının en fütursuz sonuçları olan kitlesel işçi kırımlarına rağmen o patronlar, o bakanlar, o bürokratlar halen konuşabilme cesareti ve bizzat cinayet mahalline gidebilme cüreti gösterebiliyorlarsa söyleyecek fazla söz kalmamıştır! Ya isyan edeceğiz ya da köleliğin en rezil, en kanlı biçimlerini sineye çekip her gün beşer, onar, yüzer ölüme sürükleneceğiz. Hayatlarımızın; işsizlik korkusuyla ölümle kuşatılmasına rıza gösterecek ve fıtratında sömürü ve zulüm olan bu sistemin kurbanları olmaya devam edeceğiz.
Karşımızdaki gücü tanımak!
Kapitalist vampirler sürüsü kana da kara da doymuyor. Soma'dan sonra oluşan toplumsal duyarlılığı birkaç kırıntıyla sönümlendirmek için yapılacağı söylenen ve sonrasında kuşa çevrilen düzenlemelerin devede kulak kalacak bedelleri de şimdi işçilere canlarıyla ödetiliyor. Her maden ocağında olması gereken 'yaşam odalarının' bile maliyetleri nedeniyle bu düzenlemelerin arasına girmediği son Torba Yasa'daki kısmı iyileştirmelerin bedeli daha fazla kölelik oluyor.
Hemen tüm maden patronları hükümetle danışıklı dövüş yaparcasına "bu maliyetleri kaldıramayız" diyerek ocakları kapatmakla tehdit ettiler işçileri. İşsizlik kırbacını en namert biçimiyle devreye sokan bu vampirler sürüsü, maden işçisine daha ağır koşulları kabul ettirecek sözleşmeler yaptırıyor ya da tıpkı Soma'da olduğu gibi işçinin işsizlik korkusunu kendi lehlerine bir yaptırım gücü olarak kullanmaya kalkışıyorlar. Ermenek'te de aynı şey yapıldı. Torba Yasa'dan sonra maliyetleri kaldıramayacağını söyleyen patron, ocağı kapattı ve işsiz kalan işçileri yemek ve servis haklarından vazgeçmeye mecbur bıraktı. Saatlerce yerin bilmem kaç metre derinliğinde ölümle danseden işçiler yemek molasını bile aynı yerde ve kendi getirdikleri yemeklerle geçirmek zorunda kaldılar. Son su baskını ve göçüğün tam o anda yaşandığını öğreniyoruz!
Yetmez mi?
Kapitalist vampir ve onun çıkarları için tepeden tırnağa silahlanmış devletinin perdesiz yüzüdür Soma, Torunlar, Ereğli. Her biri sözün bittiği noktalardır, her biri nasıl bir sistemde yaşadığımızın özlü ifadesidir. İşçilerin kanıyla yazılmış ders kitaplarıdır. Okumamızı, sarsılmamızı ve zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimizin olmadığını öğrenmemizi bekleyen ders kitapları... İş cinayetlerini; işçi kıyımına, daha ağır kölelik koşullarına karışarak hayatımızın üzerine kara bir bulut gibi çöktüğü bu zamanlar fazla söze gerek olmadığı zamanlardır.