Zaferi müjdeleyecek 'bahar'ı bekliyoruz

"Savaş ortamındaki çocukları birkaç saat de olsa onların gerçek dünyasına taşımak istedik"

GÜNCEL
Cumartesi, 8 Kasım 2014 (11 yıl 11 ay önce)

IŞİD çetesinin 16 Eylül'de Kobanê'yi üç koldan kuşatarak başlattığı saldırı ve karşısında gelişen görkemli direnişin 30'lu gönlerinde; ortak paydaları tiyatro olan beş kişilik bir arkadaş grubuyla Suruç sınırında geçirdikleri 10 güne dair konuştuk:



 



Alınteri:  Merhabalar, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?



Biz, genel olarak farklı mesleklerle uğraşan (diş hekimi, mali müşavir, akademisyen, memur ve oyuncu) fakat sanatsal uğraşı anlamında ortak payda olarak tiyatroda buluşan, üçü DTCF tiyatro bölümü öğrencisi, ikisi ise “sahne dışı” sokak tiyatrosu oyuncusu/yazarı olan toplam beş kişilik bir arkadaş grubuyuz.



 



Alınteri: Suruç’a gidiş amacınızı ve bu süreci anlatabilir misiniz? Kaç kişi? Ne amaçla? Hangi kanal/referans ile?



Hazel Başköy: Tarihsel olarak çok daha öncesinde başlayan fakat 16 Eylül 2014 itibarıyla IŞID çetelerinin tam ölçekli saldırısı ile üç koldan kuşatılan Kobanê’de direnişin otuzuncu günüydü. Her gün “ha düştü ha düşecek” cümlesini ve benzerlerini işittiğimiz günlerde yükselen “Biji Berxwedana Kobanê/YPG-J!” sesi herkes gibi bizde de umudun yükseldiği yere bir biçimde dokunma ihtiyacı yarattı. Bu süreçte “Ne yapabiliriz?”e cevap olmak ise kolay olmadı. Uzun sohbetler sonrası ortak paydamız olan tiyatrodan hareketle savaşın hemen kenarında büyüyen çocuklar için bir şeyler yapabileceğimize karar verdik. Gideceğimiz tarih netleştikten sonra ise sosyal medya üzerinden hem genel ihtiyaçlar(battaniye, ilaç, gıda…) hem de yapılacak çocuk atölyeleri(boyama, resim, drama, doğaçlama, balon…) için gerekli malzemeler konusunda çağrı yaptık. Çok kısa bir süre içerisinde toplanan bir kamyon dolusu yardımın mutluluğu eşliğinde beş gönüllü kadın arkadaş olarak Ankara’dan Suruç yolculuğumuzu başlattık.



 



Alınteri: Suruç’ta nerede ve ne kadar süre kaldınız?



Hazel Başköy: Çalışıyor olmamızdan kaynaklı sadece on gün kalabildik. Bu on günün altısını Kobanê’den gelenlerin misafir edildiği sınır köylerinde, kalan dört gününü ise çadır kentlerde geçirdik.



 



Alınteri: Kaldığınız süre boyunca neler yaptınız? Ne tür aktiviteler gerçekleştirdiniz? Bunlara oradaki insanların bakış açısı nasıldı? Sizi nasıl karşıladılar? Katılım nasıldı?



Hazel Başköy: Suruç’a bağlı yedi köyde günün 10:00-17:00 saatlerinde düzenli olarak çocuk atölyeleri gerçekleştirdik. Topladığımız/aldığımız malzemelerle gittiğimiz her köyde yaklaşık kırk çocukla yüz boyama, resim, doğaçlama ve balon atölyeleri gerçekleştirip dilimiz döndüğünce oyunlar oynadık. Öyle güzeldi ki, bakışında heyecanı yüzünde gülüşü eksiltmeyen o güzel çocuklar kadar keyif aldık.



 





 



Etkinlik için yol aldığımız her köye, altı gün boyunca bizi evinde misafir eden Kolîk köy muhtarı eşliğinde gittiğimiz için dışardan gelenlerin genel olarak yaşadığı güven problemini yaşamadık. Hatta yaptığımız atölyelere çoğu zaman katılan, elini yüzümüzde gezdiren anneler gördük. Güzeldi. Çok...



 



Alınteri: Suruç’ta ve civar köylerde demografik olarak kimler kalıyor? Kadın, çocuk, yaşlı, Kürt, Alevi, Süryani vs...



Hazel Başköy: Bildiğimiz ve gördüğümüz kadarıyla savaş sonrası Kobanê’den Suruç’a ve çevre köylere göç edenlerin büyük bir çoğunluğunu Kürt ve Arap kökenli yaşlı, kadın ve çocuk nüfus oluşturuyor.



 



Alınteri: Suruç’ta neden özellikle çocuklar?



Hazel Başköy: Suruç’a çocuk atölyeleri için giden çoğu arkadaşın da dile getirdiği gibi, oyun oynadıkları sokakları, oyuncakları bırakıp gelmek zorunda kalan çocuklar savaşı başka yaşıyor. Silahları, bombaları, havan toplarını doğanın sesi sanıyor. Geceleri dama çıkıp yıldız seyreder gibi gökteki ateşi seyrediyor. Her uçak sesinde “bir..iki..üç”ü sayıp bombayı düşürüyor. Oynadığı oyunu kazanınca Kobanê kazandı sanıyor…



 



Ne kadar dokunabildik bilmiyoruz ama savaş ortamındaki çocukları birkaç saat de olsa onların gerçek dünyasına taşımak istedik.



 



Alınteri: Oradaki göçmen kamplarına ilişkin bütünlüklü olarak gözlemlerinizi paylaşabilir misiniz? Mevcut durum, kaç kamp var, kaç kişi kalıyor, ağırlıklı olarak ihtiyaçlar neler?



Hazel Başköy: Şu an Suruç merkezde adı Kobanê, Rojava, Arin Mirxan, Suphi Nejat Ağırnaslı  ve savaş sonrası yaşam alanına dönüştürülen Bulgur Fabrikası olmak üzere beş çadır kent bulunmakta. Mevcut dört çadırkentteki sayının 8 bin 700 olduğu; ancak henüz kurulumu bitmemiş olan Suphi Nejat Ağırnaslı çadırkentinin tamamlanmasıyla birlikte toplam sayının yaklaşık 15 bine ulaşacağı söyleniyor. Ayrıca Kobanê’den gelen toplam göçmen sayısının ise 110 bin olduğu belirtiliyor.



 





 



Genel ve acil ihtiyaç listesiyse sürekli olarak güncelleniyor. Her koşulda listede yer alacak olan ihtiyaçlar; kuru gıda, temizlik malzemesi, bebek maması, bezi ve kadın pedi. Acil ihtiyaç listesinin başında ise değişen hava koşulları nedeniyle kışlık çadırlar, battaniye/yorgan ve ilaç yer alıyor.



 



Ayrıca hepimizin bildiği gibi, her ne şekilde olursa olsun bu savaş bitecek; fakat o insanların ‘cennet’ dedikleri o şehre, Kobanê’ye dönmeleri çok zaman alacak. Bu sebeple öncelikli olarak Suruç’taki yaşam alanlarına, belirtilen şekilde ya da mali olarak desteği sürekli hale getirmek gerekiyor. Bunun dışında, giden yardımların depoya taşınması, tasnif edilmesi ve dağıtılması konusunda da ciddi anlamda insan gücüne ihtiyaç duyuluyor.



 





 



Alınteri: Bundan sonraki süreçte neler yapmayı düşünüyorsunuz?



Hazel Başköy: İlk olarak, köylerde gerçekleştirdiğimiz atölyeleri fiziki koşullardan, malzeme yetersizliğinden ve zaman sıkıntısından kaynaklı çadırkentlerde gerçekleştiremedik. Ancak çadırkentlerin ihtiyaçlarının (banyo, tuvalet vs.) kısmi olarak tamamlanmasıyla birlikte çadırkentler içerisinde çocuk oyun çadırları kurulmaya başlandı. Bu çocuk çadırlarında düzenli olarak yapılması planlanan çalışmalar (eğitim, çocuk atölyeleri vs.) var. Bu çalışmalar için gerekli malzeme ve gönüllü çağrısında bulunup çok daha kalabalık bir şekilde orada tekrar yer almayı düşünüyoruz. Bunun içinse, gidebilecek durumda olan arkadaşların en azından yol masraflarını karşılama konusunda kurumlarla görüşmeler yapıp, belli aralıklarla düzenli olarak gidebilecek gönüllü akışını sağlamaya çalışıyoruz.



 



Alınteri: Genel olarak Kobanê direnişine ilişkin görüşlerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?



Hazel Başköy: Kobanê, eşit temsiliyet inancıyla merkezileşme karşıtı bir yönetim benimseyen, mezhepçiliğe karşı dini olarak çoğulcu olan halkların, bugün adına IŞİD denen fakat tarihin farklı zamanlarında farklı adlarla karşımıza çıkan çetelere karşı onurlu savaşıdır. Kobanê sadece Kobanê değil, birliğin, örgütlenmiş yeni bir yaşam biçiminin ve direnişin simgesidir. Kobanê, kendi topraklarında, kendi kurduğu sistemle yaşamaya çalışan, ağır silahlara karşı yaşam alanını savunan, kimsenin malına canına göz koymayan mazlum bir halktır. Kobanê, kendisinden başkasını inkar edenlere karşı bir duruştur. Kobanê, zalime ve zulme karşı yeniden doğmuş bir çocuktur; Berxwedana'dır, Serhildan'dır. Kobanê, bakışında gün ışığı taşıyan, hep gülen savaşçılardır; Beritan'dır, Arin'dir, Suphi Nejat'tır...



 





 



Ve bugün, 16 Eylül'de içimizde yer edinemeyen umut, 55. güne girecek olan direnişle birlikte yükseldikçe yükseliyor. Savaş her ne biçimde biterse bitsin Kobanê kazanmış, daha da yükselmiştir.



 



Alınteri: Özel olarak ise bir kadın olarak gerek sınırın Türkiye tarafında bulunan gerekse Kobanê tarafında cephede bulunan kadınlar size ne hissettirdi?



Hazel Başköy: IŞİD çetelerine karşı görkemli bir direniş sergileyen cephedeki kadınlara ve düşen bombaların, havan toplarının, sıkılan kurşunların hemen kenarında, açlık uykusuzluk demeden 54 gündür sınır nöbeti tutan kadınlara baktığımızda, direniş ruhunun tarihselleştiğine bir kez daha tanık oluyoruz. Özgürleşmiş bedeniyle, ruhuyla mücadeleyi yükselten kadınlar bizlere umuttan, cesaretten çok daha fazlasını veriyor.



 



Ve son olarak, kadınların dilinde zaferi müjdeleyecek 'bahar'ı bekliyoruz...



 



Teşekkür ederiz.