Sistemin fıtratında kadın düşmandır!

Kadına dönük şiddet ve katliamlar bu sistemin fıtratında vardır!

KADIN
Pazartesi, 24 Kasım 2014 (11 yıl 4 ay önce)

Mirabel kardeşler, Dominik Cumhuriyeti’ndeki Turijillo rejimine karşı yürüttükleri mücadeleleriyle kadının kendisine biçilen toplumsal rollerin dışına çıkması durumunda hızla hedef haline geldiğinin somut örneklerinden biridir. Çünkü kadının özneleşmesi, toplumsal gelişmelere müdahil olması ve dönüştürecek bir misyonla hareket etmesi erkeğinkiyle kıyaslanmayacak bir toplumsal etki yaratır. Mücadeleye yönelen kadın toplumsal tabulara, rollere ve ölçütlere toslasa da, bu yürüyüşte erkekten daha fazla handikapla boğuşsa da o engelleri aşabildiği oranda toplumda tartışılmaz bir saygınlık kazanır, etki yaratır. Ezilenin ezileni kadın özgürleştiği oranda omuzladığı değerleri güçlü şekilde taşır, onlara sıkıca sarılır. Canı pahasına... O yüzden hem pekçok açıdan dezavantajlı oldukları için "önce kadınlar vurulur", hem de o dezavantajları aştıkları oranda yaratacakları toplumsal etki nedeniyle…



 



Mirabel kardeşler bundan 54 yıl önce diktatörlüğe karşı mücadeleden geri adım atmadıkları için defalarca gözaltına alındılar, işkencelerden geçirilip tecavüze uğradılar. En sonunda da bizzat diktatörün “en büyük iki problemden biri” olarak ilan etmesinden kısa bir süre sonra eşlerini ziyaret ettikleri cezaevinden dönerken kaza süsü verilmiş suikastla katledildiler.



 



Bu ölüm onlardan önce ve sonra devlet şiddetine, baskısına, tecavüzüne, işkencesine maruz kalmış kadınları uluslararası kamuoyunun gündemine taşıdı. 1981 yılında Kolombiya’nın Bogoto şehrinde bir araya gelen Latin Amerikalı ve Karaipli Kadınlar Kongresi’nde Mirabel kardeşlerin katledildikleri 25 Kasım tarihi “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak kabul  edildi. Daha sonra (1999) bu tarih, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da kabul edilerek uluslararası bir gün olarak resmileştirildi. Fakat BM Mirabel kardeşlerin katlini tutanaklara kapitalist sistemin kadın karşısındaki kolektif tutumunun bir yansıması olarak kaza şeklinde geçirdi!



 



Özgürleşen kadın sistemin can düşmanıdır!



Yaşamlarıyla yarattıkları etkiyi ölümleriyle de sürdüren kız kardeşler, bize kadın özgürleşmesinin egemen sınıflar ve onların siyasal temsilcileri için affedilmez bir "günah" olduğunu bir kez daha gösterdiler.



 



Bu ülkede sayısız devrimci-komünist-yurtsever kadın, sistemin çizdiği sınırlara karşı sömürünün-zulmün-eşitsizlik ve ayrımcılığın olmadığı bir dünya özlemiyle mücadele ettikleri için Mirabel kardeşlerle aynı muameleyle karşılaştı: İşkencelerden geçirildi, katledildi, zindanlara dolduruldu... Sömürü sisteminin cinsel bir meta olarak kodladığı kadına/kadınlığa tıpkı Mirabel kardeşler gibi tecavüz edildi! Kadın kendilerince en hassas noktadan vurularak çökertilmeye çalışıldı. Tüm bu saldırı ve çökertme yöntemleri sayısız kadının başeğmez tutumuyla işlevsizleştirildi, direniş karşısında hükümsüz bırakıldı. Sömürü ve zulmün bekçileri her defasında kadının özgürleşme sınırlarının sınırsızlığıyla karşılaştılar.



 



Mirabel kız kardeşler 54 yıl önce bu alçakça saldırganlıkla dize getirilmedikleri için karanlık bir yöntemle katledildiler. Çünkü varlıkları ezilmişin de ezilmişi olan kadınlar başta olmak üzere diktatörlük zulmü altında inleyen geniş toplumsal kesimler için karanlık bir tünelin ucundaki ışığa benziyordu. Kadın olmaları onların yapıp eylediklerine bambaşka bir anlam kazandırıyor, tavizsiz duruşlarıyla olağanüstü bir etki yaratıyorlardı. Tıpkı bugün Kobanê'deki görkemli direnişin en ön saflarında savaşan, o korkunç dünyayı bile, hiç kaybetmedikleri sıcasık gülüşleriyle ısıtan Rojavalı kadınların, dünyanın işçi ve emekçileri, ezilen halkları nezdinde yarattıkları etki gibi.



 



Sadece savaşan kadınlar değil!



Kadın sadece "sistem düşmanı" olduğunda değil, sistemin herhangi bir değerine karşı pratik tutum aldığında da düşmandır. Gerek dünyanın birçok ülkesinde gerekse Türkiye'de yakınları tarafından katledilen kadınların ezici bir çoğunluğu ya boşandıkları ya da sistemin temel taşlarını oluşturan bazı geleneksel ölçütleri reddettikleri için katledildiler/katlediliyorlar. Keza bu duruşlarıyla onlar, sistemin temel hücresi olarak tanımlanan aile kurumunun alışılmış kölece ölçütlerini reddediyorlardı. Tam da bu nedenle yakınları olan erkekler tarafından sokak ortalarında kurşunlanıp bıçaklanırlarken; katilleri devletin kurumlarınca aklandılar/aklanıyorlar.



 



Kadın cinayetleri karşısında devlet tutumuyla kadın katili erkeklerin tutumları ortak paydalarda buluşur. Bu açıdan da bu cinayetlerin katilleri tekil ya da münferit değil, bizzat erkek egemen bir öze sahip sistemin kendisidir.



 



Türkiye gibi kapitalist üretim ilişkilerinin özellikle 2000'ler sonrasında neoliberal temelde sıçramalı bir gelişim yaşadığı ülkelerde kadın cinayetleriyle bu gelişim ve farklılaşma arasında doğrudan bir ilişki olduğunu görüyoruz. Eski değer yargıları ve ölçütleri çözüldüğü oranda kadının da farklı bir duruşu benimsemeye başlaması, alışılmış ölçütleri reddetmesi onu hem erkeklerin hem de bizzat devletin hedefi haline getiriyor. Son yılların kadın cinayetleri grafiği bu eğilimin azalmak bir yana giderek arttığını açıkça gösteriyor, her yıl bir öncekini aratan rakamlarla gerçeği haykırıyor.



 



Kadın katliamları kırıma dönüşüyor!



İşçi cinayetleri ile yarışan kadın cinayetlerinin hangi yasa çıkarılırsa çıkarılsın önlenememesinin bircik nedeni katilin bizzat sistemin kendisi olmasıdır. 2014 yılının sadece ilk 10 ayında 255 kadın katledilirken; bu sayı, 2013 yılında 214, 2012’de 135, 2011’de 121, 2010 yılında 165 ve 2009’da ise 105'tir!



 



Türkiye’de kadınların yüzde 79’u fiziksel şiddete, yüzde 52’si sözel şiddete, yüzde 29’u duygusal şiddete, yüzde 18’i ekonomik şiddete maruz kalıyor.



 



"İşin fıtratında var" denilirse!



Her yıl bir öncekini katlayarak çoğalan kadın cinayetleri, devletin büyük ağzının kadının erkekle eşit olmadığını dillendirmesi, ailenin kutsallığından dem vurup birliğini fetişleştiren açıklamalar yapmasıyla paralellik arzediyor. Bu açıdan da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın bugün dillendirdiği "Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz. O fıtrata terstir. Çünkü fıtratları farklıdır" sözlerinin yarın kadınlara katlanan cinayetler olarak döneceğini öngörmek zor değil.



 



Devletin kadın bedeni-emeği-ruhu-tercihleri üzerinde mutlak denetim kurmaya odaklandığı, tüm yasal düzenlemelerin, cezai uygulamaların bu mutlaklıkla eşgüdümlü olarak yapıldığı koşullarda kadın katliamları da, kadına dönük şiddet, taciz-tecavüz saldırıları da hız kesmeden sürecektir.



 



Kapitalizme içkindir!



Emperyalist kapitalist metropollerde kadına dönük şiddet oranlarıysa bu cinsiyetçi yaklaşımın sadece Türkiye gibi çarpık kapitalist gelişmenin yaşandığı ülkelere değil bizzat kapitalizmin kendisine içkin olduğunun açık kanıtıdır. Oranlar arasında fark olsa da bu saldırganlık özünde aynı kaynaktan beslenmekte, kapitalist sistemin kadın emeğine, bedenine, toplumsal konumuna dönük kolektif yaklaşımının somut ifadesi olmaktadır.



 



Bugün dünyada her üç kadından biri şiddete maruz kalmakta, her 6 dakikada bir kadına tecavüz edilmektedir. ABD’de her yıl 4 milyon kadın şiddete maruz kalmaktadır. Avrupa’da her üç kadından biri fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmakta ve kadınların yüzde 5′i tecavüze uğramaktadır.



 



Çin’de yılda 1 milyon kız çocuğu cinsiyetinden dolayı doğar doğmaz öldürülmektedir. Irak’ta savaşın ilk aylarında tam 20 milyon kadına tecavüz edildi. Her yıl 2 milyon kadın sınır ötesi ticarette kullanılmaktadır...



 



Kadın emeğine cinsiyetçi sömürü biçimleri dayatılıyor!



Kapitalist üretim ilişkileri dünya ölçeğinde toplumsallaştığı oranda kadın emeğine dönük sömürü biçimleri de en vahşi haliyle devreye giriyor. Bu biçimlerin esas mantığını kadının evdeki köleliğiyle işyerindeki köleliğinin sentezine dayanmaktadır. Aile kurumun ciddi bir krizla sarsıldığı günümüz dünyasında kadına hem kapitalist üretimin ucuz işgücü ihtiyacı temelinde istihdam edilmek hem de aile birliğini, çocuk ve yaşlı bakımını üstlenecek tarzda konumlanması dayatılıyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bir taraftan kadının alışılmış ölçüt ve köhnemiş kurumları parçalayacak bir yönelime girmesinden korkuluyor, bir taraftan da en dezavantajlı ve sömürüye en açık işgücü ordusu olarak üretime çekilmesi hedefleniyor.



 



Bu çelişkilerin bir denge içinde tutulmasının hayatın mantığına aykırı olduğu açık. Bunu bilen egemen güçler ve onların siyasi temsilcileri kadının sindirilip dayatılan sınırlara geri çekilmesinin en iyi yolunun denetimsiz terör ve baskı sopasının eksik edilmemesi olduğu gerçeğine uygun hareket ediyorlar. Katleden, tecavüz de dahil şiddetin her türünü uygulayan erkeklerin en fazla birkaç yıllık cezalarla toplumun içine salınmasının başka bir anlamı yoktur!



 



Kadına dönük şiddeti, katliamları bu sistem engelleyemez!



En gelişmiş halinde bile her üç kadından birinin şiddete uğradığı kapitalist barbarlık, tarihinin bu son günlerinde kendi suretini en çirkin biçimiyle IŞİD üzerinden yansıtıyor. Öz be öz kendi ürünü olan IŞİD'in sadece Şengal'de yapıp ettikleri bu canavarın kendisine özgü değil aslında beslendiği sitemin genlerindeki kodların en uç biçimiyle hayata taşınmasından ibarettir! Bu canavara karşı aylardır dişediş mücadele yürüten YPG-YPJ savaşçılarıysa, kadın düşmanı bu sistemden beslenen her türlü gericiliğe, saldırganlığa sadece bu sistemin dayattıkları dışındaki bir yaşamı, toplumsal ilişkileri benimseyen, bu lağım çukurundan kurtulanların karşı koyabileceğini gösteriyor.



 



Kadının sadece savaşın ön saflarında da değil toplumsal yaşamın tüm alanlarında özgürleşmesi, yeni bir kimlik ve kişilik oluşturması varolan üretim ilişkilerini, o üretim ilişkileri üzerinden yükselen toplumsal ilişkileri reddettiği oranda mümkün olabilir.



 



Tarihe 'Kelebekler' olarak geçen Mirabel kardeşleri güçlü kılan da varolanı reddettikleri oranda özgürleşmeleri, ölüm de dahil her şeyi göze alabilecek bir gücü bu reddedişten beslenen bir bilinç ve duruştan almalarıydı. Tıpkı diğer devrimci-komünist-yurtsever kadınlar gibi... Onların, ucunda ölüm de olsa "haklı olan her şey için savaşmaya hazırım" sözleri bugün milyonlarca kadının yürüyeceği yolu göstermeye devam ediyor. Ve bunun haksızlıkların kaynağı olan üretim ilişkilerini yıkma bilinciyle birleştiği oranda gerçek özgürlüğün kapılarını sonuna kadar açacağını ...