Ermenek'te 'yaşam odası' olsaydı 18 işçi bugün yaşıyor olabilirdi
Karaman’ın Ermenek ilçesinde Has Şekerler’e ait maden ocağında yaşanan su baskını ve göçük (28 Ekim) pekçok gerçeği bir kez daha önümüze serdi. İşçi sınıfının kolektif hikayesi, ölen bir işçinin babasının yırtık ayakkabısında ve “kimsesizliğinde” vücut bulurken; bu “hikâyeleri” sadece son 12 yılda yaşanan cinayetlerde kaybettiğimiz 15 bine yakın işçi ailesinin benzer hikayeleriyle çarptığımızda yüreğimize tarifsiz bir ağırlık çöktü.
“Hikayeler” gibi cinayetlerin nedenleri, failleri de hep aynıydı; iki karşıt sınıfın iki karşıt yaşam çizgisiydi sözkonusu olan…
Burjuva medya işçi ailelerinin yürek burkan hikayelerini bu esastan kopararak birer popüler kültür malzemesi haline getirse de; cinayetlerin nedenleri-failleri bizzat ölü işçi bedenlerinde konuşmaya devam ediyor. Bu vampirler sürüsünün ettikleri karlarla kıyaslanmayacak kadar küçük rakamlardaki harcamalardan kaçındıkları ya da üretim aksamasın, ek maliyetler çıkmasın diye gereken önlemleri almak yerine, işçinin canına kastettikleri gerçeği hiçbir şekilde perdelenemiyor.
Ermenek’te yerin 350 metre derinliğinde, 12 bin ton suyun altında kalan 18 işçinin nasıl bir kolektif cinayet tezgahıyla katledildiklerini daha önce yansıyan bilgilerden biliyoruz: Katliamın yaşandığı ocağın hemen yanı başında suyla dolmuş, kullanılmayan bir ocak vardı ve bunun ciddi bir risk oluşturduğu biliniyordu. Buna rağmen risk giderilmemişti! Kaldı ki bölgenin su baskınlarına elverişli yapısı nedeniyle kömür işletmeciliğine uygun olmadığı defalarca raporlanmış, bu raporlar raflara kaldırılmıştı! Madenleri rödovans, taşeronluk gibi yöntemlerle sermayeye peşkeş çeken devlet, aynı zamanda "üretin, daha fazla üretin; ben hepsini alacağım" diyordu. Kısacası aslında madenlerdeki kölelik koşulları bizzat devlet tarafından teşvik ediliyor, denetimse Soma ve diğer yerlerde olduğu gibi hiçbir zaman anladığımız nitelikte bir denetim olmamıştı!
Burjuva devlet ve patronların bu cinayeti kolektif bir şekilde organize ettiklerinin anlaşılması için bu bilgiler yeterliydi. Fakat şimdi, sadece birkaç kuruş harcanarak 'yaşam odası' yapılmış olsaydı su baskını ve göçüğe rağmen ölümlerin olmayabileceğini öğreniyoruz.
Bugün gazetesinden Ömür Ozan’ın haberine göre, katliamın 10. gününde aynı yerde bulunan iki işçiyle 22. gününde birbirine sarılı vaziyette bulunan sekiz işçinin ölüm nedeni metan gazı zehirlenmesiydi. Yapılan incelemeler 8 işçinin 3. yukarıbaş denilen bacada tahkimat duvarının üzerine çıkarak yaklaşık 15 saat boyunca kurtarılmayı beklediğini ortaya çıkarıyordu!
Kısacası ‘yaşam odası’ olmuş olsaydı işçiler belki de sağ kurtarılabilecekti. 2010 yılında Şili’de yaşanan göçük sonrasında ‘yaşam odasına’ sığınan madenciler tam 69 gün sonra kurtarılmamış mıydı?
Sadece 250 bin dolarlık bir harcamayla (karların yanında bu nedir ki?!) herhangi bir göçük anında en az 40 işçinin sığınabileceği, 1 aydan fazla bir süre boyunca yiyecek, su, oksijen ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, sağlık çantası ve telefon gibi araçlara ulaşabilecekleri ‘yaşam odaları’, dünyanın pekçok ülkesinde mevcutken, Avrupa’daysa zorunlu. Türkiye, İLO sözleşmelerinde zorunluluk olarak konulan bu maddeyi yıllardır imzalamıyor.
Bu ‘odalar’, Soma Katliamı’ndan hemen sonra hazırlanan Torba Yasa Tasarısı döneminde Türkiye’de de yeniden gündeme gelmişti. Gelir gelmez de patronların isyanına neden olmuş, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’se “Türkiye’de yaşam odasına gerek yoktur” diyebilmişti. Çelik tepkilerden sonra çark etse de Soma Katliamı gibi bir katliamdan sonra bile ‘yaşam odaları’ hazırlanan tasarıya girememişti. Sözümona “yönetmelik çıkaracağız” demişlerdi ama, o yönetmelik bir türlü çıkmadı!
Sonuç itibariyle Ermenek’te olan da burjuvazinin kar, daha fazla kar aç gözlülüğünün işçi canıyla, kanıyla doyurulduğunun yeni bir örneğidir.
Her şey bu kadar açık ve sarsıcı!