Yavuz Bingöl bir metafordur artık!

Yavuz Bingöl, bundan sonra "kralın soytarısı" gibi tarihsel bir metaforun tahtını bile sarsacak bir sürüngenleşmenin adıdır!

GÜNCEL
Perşembe, 4 Aralık 2014 (11 yıl 10 ay önce)

Paraya ulaşmak için geçilmesi gereken kapının oldukça küçük olduğu ve geçmeye çalışıldıkça daha fazla daha fazla eğilmek gerektiğini ifade eden bir atasözü vardır. Bu gerçek Türkiye'de özellikle "aydın ve sanatçı" titrini taşıyanlar tarafından defalarca kanıtlanmıştır. Muktedirler önünde eğildikçe sürüngenleşen bu isimlerin listesi son günlerde kabardıkça kabarıyor. Her isim öncekilerle çarpılarak devasa bir çöplüğün organik parçası haline geliyor! Tarifsiz bir mide bulantısına dönüşerek... .



 



Bir zamanların şanlı liberallerinden türkücülerine, yazarlarından sinema sanatçılarına kadar genişleyen bu yelpaze, burjuva devletin kaçak bir sarayda vücut bulan varlığıyla birleşerek sayısız metafor çağrışımını tetikliyor. Bu metaforların en isabetlilerinden biri de "kral ve soytarıları" oluyor! Tayyip'e dünya oligarklarına karşı meydan okuyan güncel kahramanlık payesi verenler mi dersiniz, sahte gözyaşlarıyla önünde diz çöküp adeta buharlaşanlar mı...



 



Fakat bunlardan biri var ki söz de metaforlar da adeta kifayetsiz kalıyor! Kaldığı gibi bizzat kendisinin varlığı ve ismi tarihin bundan sonraki akışında yeni bir metafor niteliği kazanıyor. Alevi ve demokrat kimliğini tepe tepe kullanan, özü sözü bir halk ozanlarından Şah Senem Ana'nın açtığı yoldan girerken ani bir virajla muktedirlerin saraylarına dümen kıran Yavuz Bingöl, bundan sonra "kralın soytarısı" gibi tarihsel bir metaforun tahtını bile sarsacak bir sürüngenleşmenin adıdır!



 



Omurgası çok önceden erimeye başlayan Bingöl'ün gelinen noktada onu tümüyle kaybettiğini, Tayyip'in kaçak sarayında verilen yemeğe katılırken önündekileri ezercesine Tayyip'e dokunmaya çalışırkenki fotoğrafıyla anlamıştık. Yılların ağır arabeskçi ağabeylerinden Orhan Gencebay ve diğerleriyle oldukça anlamlı bir kare olarak tarihe kaydolmuşlardı. Bir dönemin ve bir dönemin uşaklaşma düzeyinin tartışılmaz özetiydiler adeta.



 



Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Onursuzluğa açılan yolun kaygan bir pist olduğunu kanıtlarcasına... Tayyip'le yaptığı düetin iktidarın öpülecek eteğine biraz daha yaklaşmak anlamına geldiğini bilmenin mest olmuşluğuyla kendinden geçen Bingöl, o eteğe yapışmak için biraz daha ileri gitmek gerektiğini bilerek bu sefer de onun avukatlığına soyunmaya kalkıştı. Hem de bugüne kadar şu ya da bu şekilde taşıdığı o Alevilik, demokratlık kısacası ezilmişlik maskelerinin tümünü hışımla atıp çıplak bir uşaklaşmaya terfi edercesine...



 





 



Tayyip Erdoğan'ın Haziran İsyanı'nda polis tarafından katledilen 14 yaşındaki Berkin Elvan'ın annesi Gülsüm Elvan'ı miting alanında yuhalatmasının "insani bir tepki olduğunu", çünkü o isyana kalkışanların da sokaklarda onun annesine küfrettiklerini söyleyecek kadar ileri giderek.



 



Yüzüne; zaliminin, muktedirin eteklerine yapışmış olmanın dayanılmaz iğrençliğini oturtan Yavuz Bingöl, o eteğe yapışmanın bedelinin daha önce yürüdüğü yolların üzerine bir çarpı çekmekle özdeş olmanın bilinciyle yoluna devam ediyor. Fakat iktidarın gölgesine sığınan tüm omurgasızlar gibi o da 'acaba bir gün bu gölge kalkar mı?' olasılığını düşünmeden de edemiyor. Bu nedenle olsa gerek, son açıklamalarına gelen tepkilere karşı eski kimliğinden ödünç aldığı kavramlarla konuşmaktan da vazgeçmiyor. Gülsüm Anne'nin 'ellerinden öpüp'  Ahmet Kaya'ya göndermeler yapan bir açıklamayla durumu kurtarmaya çalışıyor.



 



Ar teli kopan bu adam, yapılan röportajın yanlış aksettirildiğini söyleyecek bir yalana bile başvurabiliyor. Onurunu kaybeden bir insanın her şeyini kaybettiği gerçeği onun şahsında bir kez daha ete kemiğe bürünürken; geriye yalan ve samimiyetsizlik dışında, bir omurgasızlaşmanın evrimsel hikayesi kalıyor.



 



Yavuz Bingöl gibiler için harcadığı kelimelere acıyor insan. O ve onun gibiler söylenecekleri amorflaşmış duruşlarıyla bizzat kendileri söylüyor. Zaten tüm bu sürüngenleşmenin ödülünün Tayyip'in kadrolu "sanatçılarıyla" Şeb-i Aruz gecesine katılmak olduğu kısa sürede açığa çıktı.



 





 



O tüm onurunu, duruşunu bu sahnelerden kazanacağı üç kuruşa satmış bir sürüngendir! Ve tüm satılıklar gibi onun artık muktedirler şahsında bile bir ağırlığı, ehemmiyeti yoktur. Değerlerini paraya tahvil edenlerin, iğrenç bir omurgasızlaşmayla hareket edenlerin onların katındaki yerleri bile 'güvenilmezlikle' kodlanır, tarih bunun örnekleriyle doludur.



 



Zalimin gölgesine sığınmak için omurgasını adeta aldırtan bu isimlere son sözü hayatın kendisi zaten söyleyecektir. Bu yolun uzun bir hikayesinin olmadığını, sonunun çıkmaz olduğunu...



 



Ona Gülsüm Anne'nin verdiği yanıt kafidir, fazlası hak etmediği kadar önemsemektir:



 




Ne hırsızlık, ne arsızlık yaptın da bizi bastırmaya çalışıyorsun? O meydanda olsan sen de yuhalayacak mıydın? Ne ben, ne de ailem bizi yuhalatanın da yuhalayanın da annesini tanımayız, ismini bile bilmeyiz, ağzımızdan asla kötü söylemez, aklımızdan ve kalbimizden asla kötü düşünce geçirmeyiz.



 



Ancak biz seni dünyaya getiren o güzel kadını tanırız, ellerinden öper, önünde saygıyla eğilir ve olur da bir haddini bilmez ona dil uzatırsa bedenimizi siper ederiz. Sen yine de onurlu ve güzel kadına laf etme şerefsizliğini gösteren bir alçak olursa, çık ve ilk konserinde beni; Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm’ü yuhalat. Gocunmam, yaralanmam, üzülmem. Derim ki Şahsenem bacı anamdır, ona gelen bana gelsin.