Ülker'de hayasız bir sömürü ile kadın düşmanlığı içiçe geçerek kurumsallaşmış
Ülker direnişi üzerine -öncesi ve direniş sürecindeki gelişmeler, yapılan çalışmalar- direnişteki DİSK Gıda- İş temsilcisiyle konuştuk.
Alınteri: Ülker Fabrikası’ndaki işçi tipolojisi konusunda bilgi verip şimdiye kadar yaşananları anlatabilir misiniz?
Gıda-İş temsilcisi: İçerde mevcut bir sendika var: Hak-İş’e bağlı Öz Gıda-İş Sendikası. Öz Gıda-İş Sendikası ‘80’lerden sonra Ülker patronları tarafından kurulan ve Ankara’da şekillendirilen bir işveren sendikası. Yıllardan beri -özellikle ‘80’den beri- DİSK Gıda-İş’in olması ‘90’lara kadar bazı işçi kazanımları buraya yansımış. Ondan sonra da bir rehavet dönemi yaşanmış. Şöyle ki, sosyal haklarında, güvenceli çalışma koşullarında kısmen de olsa iyileştirmelerin yaşandığı bir işletme burası. Dönem dönem tepkiler de olmuş, ama içerdeki sendika bunları engellemiş, baskılamış 2004’e kadar bu şekilde devam etmiş.
2004’te 750 işçinin tümü kapı dışına konulmuş ve tekrar asgari ücretle başlatılmışlar işe, Ülker fabrikalarını ‘79 grevinde bayram tatilini de bahane ederek Murat Ülker ve Ali Ülker’in babası bir gecede 70 tır kiralayarak Ankara’ya taşıyor. O dönemde burada 2-3 sene üretim yapmıyorlar. Ankara’da sendikayı da sağlama aldıktan sonra esas olarak çikolata bölümünü burada üretime geçiriyorlar. Bu günleri Sabri Ülker’in anılarının yayınlandığı kitabında da okuyoruz. Bu kitabı okuduğumuzda gördük ki ‘80 öncesinde yaşadıklarını bir daha yaşamak istemiyor. Sabri Ülker’in yazmış olduğu kitaptan başka bir şeyi daha öğreniyoruz, kadın işçilere karşı bir düşmanlık oluşmuş, sermaye düşmanlığı oluşturmuşlar.
Alınteri: Bunu biraz açar mısınız?
Gıda-İş temsilcisi: Özellikle '70-'80 arasında, ‘74’den sonra yetki almış olan DİSK Gıda-İş yasadışı bir direnişle yetkiyi almıştı. Bu bölge o zamanlar bir sanayi bölgesiymiş ve insanlar Topkapı sur içinde otururlarmış -Mithatpaşa diye geçer buralar, mera ve tarla olarak kullanırlarmış. Fabrika buraya kurulduktan sonra sur içindeki insanlar gelirlermiş; özellikle ‘74’te kadınların çalışabileceği fabrikalar içinde en iyi ortamın Ülker’de var olduğu söyleniyor. Sonuçta biz muhafazakar bir toplumuz, Sabri Ülker’in anılarından okuduğumuz kadarıyla burada oturan halk kadınların burada işe girmesi için sıraya girerlermiş ve o zaman kadın işçilerin sayısı çok fazlaymış, Ülker Çikolata fabrikasında.
Sabri Ülker kadın işçileri o zaman çok isteyerek işe almış, daha çok sömürebileceğini düşünmüş çünkü. Ama DİSK, Ülker’e girdikten sonra Sabri Ülker’in anlatımından okuyoruz yine; “Bize yalvararak gelen kadınlar, erkeklerden daha ileriye çıktılar karşımızda” diyor. Hatta bir grevi anlatıyor yine kitapta; “Greve katılmayan erkeklere kadınlar gittiler, ‘sizin erkekliğinize yazık’ diyerek erkekleri aşağılayarak erkekleri zorla greve çektiler” diye anlatıyor. O nedenle ‘74-‘75 grevi ve hatta ‘79 grevinden sonra (bunu kitapta birebir söylememiş ama onun konuşmalarına şahit olanlar anlatıyor) “Bu fabrikalara bir daha kadın almayacaksınız” talimatını verirken “kancıkları buraya sokmayacaksınız” diyerek aşağılayarak ve nefret dolu bir karar vermiş. Sonraki süreçte kadınlara karşı bir düşmanlığın oluştuğu süreç olarak geliyor bugünlere kadar.
Son yıllarda fabrika içinde çalışan kadın var ama belirleyici bir sayıda ve üretim bölümünde değil, daha çok insan kaynakları ve bilgi işlem bölümlerinde çalıştırıyorlar sayıları ise parmakla sayılacak kadar az. Üstelik çok düşük bir ücretle çalıştırılıyorlar. Kadın işçilerin direnişe karşı ilgileri çok az, bazıları sadece selam verebiliyor o kadar. Biz onların üzerindeki baskıları anlıyoruz tabii.
Sonuçta 2004’de 750 işçinin işten atılmasıyla işveren ve sendikanın işbirliğinin başladı dönemde işten atılan işçilerden bir kısmı işe yeniden başlatılmış. İşten atılan işçilerin tüm hakları verilerek işten çıkarılıyor, yeniden işe alırken sıfırdan başlatıyorlar. Yani asgari ücretle başlatıyorlar işe. Bu olayla birlikte belli rahatsızlıklar başlıyor, bir taraftan örgütlülük yok edilmiş, bir taraftan sendika-işveren işbirliği hakim olmuş ve işten atılan işçilerden bir kısmı sendikanın şubesine kadar yürüyüşler yapmışlar ama etkin bir tepki örgütlenememiş o yıllarda.
İçerdeki sendikanın etkin telkinleriyle işçiler suskunlaştırılıp verilene razı olur bir duruma getiriliyor. Ve o dönemlerde çalışma koşullarına ses çıkarmayacak işçi çalıştırma politikaları geliştiriyorlar, işçileri belli kıstaslara göre işe almaya başlıyorlar. Akrabalık ilişkilerine, yörelere göre işe alımlar başlıyor. Özellikle cemaat çevrelerinde yöneticilerin referanslarıyla işe girebiliyorlardı işçiler. Bu böyle devam ediyor. Geldiğimiz son dönemlerde -yani son 10 yıl içinde de- işe alımları sendikayla yapılıyor, belli bir kontrol mekanizmaları çerçevesinde yapılan işçi alımları gelişiyor. Sendika temsilcilerinin, şube başkanlarının tanıdıklarının, çevrelerinin ve onların adamları işe alımları sağlıyor. Ülker patronları tarafından insan kaynakları gibi yetkilendirilmiş durumdalar. Daha çok sendikacılara biat edecek, tanıdığı, güvendiği işçiler alınmaya özen gösterilmiş.

2000’li yıllarda sanırım buradan işyeri delegelerini Ankara’ya çağırıyorlar sendika seçimleri için, orada elli Ülker delegesinden on yedisi çalışma koşullarının kötülüğünden bahsetmişler, ‘daha önce iyi koşullara sahiptik’ demişler ve döndüklerinde işlerine son verildiğini görüyorlar. Bu kadar keskin bir yapılanma var burada... Ülker fabrikalarında çalışan işçilere bir bildiri vermeye kalk hiçbiri almazdı, sürekli bir denetim ve gözetim hakim çünkü.
Bu biriken bir öfke halini aldı zamanla ve bizim 2013 sözleşmesiyle beraber tamamen hakların tırpanlanması, baskıların artması, ağır çalışma koşullarının yerleşmesi işçilerin giderek kendi aralarında tartışmalarına çözüm yolu arayışına girmelerini sağlamış. Bu arayış sırasında birçok sendikayı incelemişler, araştırmışlar, hatta içerde varolan sendika ile de görüşmüşler ancak bir çözüm bulamışlar ve son olarak bizimle görüşmek istediler. Görüştük, birçok toplantı yaptık, haklarını anlattık, kolay olmayacağını da söyledik.
Bu görüşmeler sırasında yaklaşık 200 işçiyle toplantılar ve görüşmelerimiz oldu. İçerde birçok işçinin de gönlü bizden yana ama korkularını, baskıları ve sıkıntıları bir türlü aşamadılar. Biz de içeriyi örgütleyip, içerideki sendikayı sıkıştıralım dedik bir dizi talep belirleyip kuvvetli bir şekilde karşılarını güçlü çıkalım dedik. Amacımız bir işçi muhalefeti yaratmaktı. Olmadı, her toplantımızdan sonra işçi arkadaşlar içerde darbe yediler ve en son sekiz işçi ‘Arap Baharı’ gibi bir hareket yapmak istediklerini bize ilettiler. Biz ‘olmaz’ dedik ve hukukçular çağırdık, sendikalar yasasını anlattık, dayanışma aidatı ödenebilir ve bu durumda iki sendikaya birden üye olunabileceğini anlattık. Bunu hayat bulduğu başka işyerleri var bunların örneklerini verdik. İşçi arkadaşlar dayanışma aidatı yatırmak istedikleri zaman “bütün haklarınızı veriyoruz, çıkın gidin” dediler. Bugün 41 gündür burada direnişteyiz işçilerle birlikte.
Alınteri: Fabrika içinde ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz, bu çalışmalar nasıl gidiyor? İçerde DİSK Gıda-İş’in toplu sözleşmede söz sahibi olabilmesi için işçilerin çoğunluğunun üye olması gerekiyor. Bu da şu durumda çok zor gözüküyor. Buradan hareketle çalışmalarınızın sonucunu nasıl görüyorsunuz?
Gıda-İş temsilcisi: Karşı güçler de kendi stratejisini uyguluyor. Biz dışarda direnişe geçtiğimizde işçiler üzerinde çok yoğun baskılar da gelişti ama bu zamanla çözüldü ve şimdi görüyorsunuz direnişteki işçilerle çalışanlar artık burada sohbet ediyorlar.
Burada çalışan işçilerin birçoğunun muhafazakar olmasından dolayı direniş başlarken büyük kaygılar vardı. İçerde de bu kaygılar tersinden işlendi; “Bunlar komünist, bunlar bölücü, bunlar teröristtir, bunlara dikkat edin, bunlarla ne işiniz var, bunlar sizi Gezi’ye götürürler” diye direnişteki arkadaşları baskı bombardımanına tuttular, bunları sosyal medyayla paylaştılar. Bizim birinci adımımız bazı arkadaşları böyle olmadığına inandırmak ve güvendirmekti. Direniş boyunca desteğe gelen çok oldu. Çeşitli sendikalardan, partilerden emek örgütlerinden, üniversitelerden öğrenciler, KESK Şubeler Platformu, eğitim emekçileri yoğun bir şekilde desteğe geldiler. Birçok konuda tartışmalar yapıldı, sohbetler edildi ve söylenenlerin içerdeki yandaş sendikanın ve patronların söylediği gibi olmadığını anladılar. Burada direnişte olan arkadaşlar da gördü ki, desteğe gelenlerin hemen hepsi sol kesimden gelen insanlar. Direnişteki işçi arkadaşlarımız fabrika içinde çalışanlara bunları birebir anlattılar, anlatıyorlar. Böylece önyargı kırılmış oldu burada.

Ülker yıllardır kapalı, cilalı bir kutuydu; içerde neler yaşanıyor kimse bilmiyordu. Bu direniş Türkiye işçi sınıfı açısından önemli. Bizim direnişimizin hemen ardından Ermenek katliamı yaşandı ve o gün eğitim emekçileri bizi ziyarete gelmişlerdi, burada kısa kaldılar ve Ermenek katliamını protesto etmek için Taksim’e gideceklerini söylediler. Ülker’deki direnişçiler de Ermenek katliamıyla birlikte protesto yapmak için Taksim’e gidip gitmemeyi kendi aralarında konuştular ve içerde yanlış anlamalara müsaade etmemek için sadece bir pankart hazırlayıp göndermeyi uygun buldular. Direnişe dediğimiz gibi değişik ve geniş destek ziyaretleri yapılıyordu.
Hak-İş’e bağlı işçiler, Türk-İş’e bağlı işçiler, DİSK’e bağlı işçiler geldi. Bu kadar yoğun ilgi olmamıştı şimdiye kadar, Ülker direnişinin başka bir anlamı olduğunu biliyorlar ve gelip destek veriyorlar. Bu açıdan olumlu gidiyor direniş. Bildiğiniz gibi TÜYAP’ın açılışında bir eylemimiz oldu, Yıldız Holding önünde bir eylem gerçekleştirdik. Sonrasında bize Ülker patronu tarafından randevu verildi, görüşmelere başladık. Halen görüşmelerimiz devam ediyor.
İki görüşme yaptık, üçüncü görüşme için Çamlıca’daki merkezlerinde karar vereceklerini ilettiler. Hem bu görüşme süreci devam ediyor hem de eylemimiz devam ediyor. Buradaki direniş süreci içerisinde içerde çalışan işçileri bu sürece dahil etmek için çalışmalarımız devam ediyor. Bu çalışmalar da olumlu geçiyor. İçerde ve dışarda 8 saat çalışma karşılığında asgari ücretin 1800 lira olması talebini dillendirip, tartışılmasını sağlamaya çalışıyoruz.

Biz buradan içerde çalışan işçilere çağrıda bulunduk; “sendikanıza baskı yapın ek protokol yapın, çalışma saatiniz 8 saat olsun ve ücretiniz 1800 lira olsun...” İşçi ‘böyle bir şey olmaz’ diye düşünüyor, işçi hareket ettiği zaman olur. Hatta duyumlarımıza göre, bir grup işçi sendikayı basarak “Bu durum ne olacak” diye soruyor. Başka bir grup işçi ise işyeri temsilciğini basıyor, “bu ücretle geçinemiyoruz” diye soruyorlar. 8 saat çalışma işçileri hüsrana uğratıyor ve ayaklanıyorlar bir nevi, işveren de bunu bu direnişe bağlıyor ve çalışan işçileri bizimle karşı karşıya bırakmak istiyorlar. Ama işçiler buna pek itimat etmiyorlar.
İşçiler belli bir yaşam tarzı oluşturmuş ama 12 saat zorunlu mesai ücretlerine göre oluşturmuşlar, işveren 8 saate düşürüp ücreti de ona göre düşürünce maddi manevi olarak zor duruma giriyor işçi. Biz de 8 saat karşılığında 1800 lira ücret alabileceklerini, asgeri ücretin 1800’e çıkarılabileceğini anlatıyoruz.
Fabrika içi böyle, diğer fabrikalarla diyaloglarımız var, üstelik Ülker bünyesinde çalışan işçi sayısı sadece bin değil 2 bine yakın taşeron işçisi var. Diğer fabrikalarda bildiri dağıtımı çalışmalarımız da sürüyor. Ülker bünyesinde taşeron olarak çalışan işçiler de çok, onlarla da görüşmelerimiz devam ediyor. Ülker bünyesinde de belli gezici ekipler var depolarda çalıştırılan... Bütün fabrikalarda üç aşağı beş yukarı tüm çalışma koşulları aynı. Ancak Ülker’in diğer fabrikalarıyla karşılaştırıldığında en iyi koşullara sahip olan Ülker Fabrikası Ülker Çikolata işçileri diyebiliriz.
Bütün fabrikalarda işçi kiralama bürosu gibi çalışan, fabrikalara işçi bulan bir sistem işliyor. Bunu da genelde içerde varolan sendika çevreleri yapıyor. İçerdeki sendika hem yöneten hem amir hem işçi bulma kurumu gibi. Bu nedenle burada direnişteki işçiler “Satılmış sendika istemiyoruz!” sloganını atıyorlar. İşvereni biraz gölgede bırakıyorlar ama biz ikisini birleştirmeye çalışıyoruz ve işçilerin içerde DİSK’li olarak çalışmalarını istiyoruz. Bizim talebimiz bu. Şu an içeride çalışan dört üyemiz var, onları sırf buraya gelmesin diye atmıyorlar işten.