Faşizmin adına “Hayata Dönüş” dediği zulmün damıtılmış biçimleriyle gerçekleşen kanlı ayin!
“Yalnızca eşyalarına gülümseyebilenlerin” o eşyalarının, saltanatlarının bekçiliğini yapan “Kalbi ölüm mühürlüler”, yeni bir asrın açılan kapısını bizim dökülen kanlarımızla, bize karşı mühürlemek istediler.
Ayaklanmalar ve yeni devrimler çağının ürkütücü kabuslarıyla yatıp kalkanlar, kendi çürümüşlüklerinin kokusunda nefessiz kalanlar çareyi bizim katlimizde buldular.
Sokakları kavuran yoksulluğun; işsizliğin delice bakışını gözbebeklerine oturtan, sömürünün pervasızlığı karşısında öfke biriktiren, “bir nefes özgürlük” diyen milyonların damıtılmış öfkesini; bizim dökülen kanlarımızın yaratacağı dehşet duygusuyla bastırmaya çalıştılar. Bu kanlı ayini “F Tipine geçemezsek IMF programını uygulayamayız...” sözleriyle özetleyecek kadar açıktı her şey…
Tarih: 19 Aralık 2000…
Saat: Şafak sökmek üzere…
Yer: Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin öncü güçlerinin doldurulduğu zindanlar. 19 Aralık 2000… Komünist ve devrimcilerin doldurulduğu 20 zindana aynı anda yapılan kanlı baskın…
Faşizmin adına “Hayata Dönüş” dediği zulmün damıtılmış biçimleriyle gerçekleşen kanlı ayin!
Kapitalist barbarlığın faşist zebanileri, kendilerini nefessiz bırakan çürümüşlüklerine sadece kanla, bir süreliğine de olsa nefes kazandıracak kanlı bir ayin düzenlediler. Ölüm sınırındaki barbarlığı “hayata döndürecek” zulüm tanrılarının ayinlerine benziyordu her şey. Kurşunlar, fosforlu bombalar, öldürücü gazların sayısız çeşidiyle kuşanmış ölüm ordularını kendilerine ait zindanların üzerine saldılar...
İlk önce kendi zindanlarında umudu ören, geleceğe kurulacak köprüler için gerçekleşecek düşler kurmaktan vazgeçmeyen, her hücrelerinde tazelik üreten komünist ve devrimci tutsaklar ezilmeliydi! Onlar hayata dönsün diye taze umut filizleri budanmalıydı! Çünkü onlar, taze, umut, düş, ütopya, ideal, dayanışma gibi insanlığın ezilen tarafına ait ne kadar kavram ve o kavramlara içerik ve ruh kazandıran ne kadar gerçek varsa daha bir nefessiz kalıyor, çürümüşlükleri daha bir görünür oluyordu.
Can çekişen barbarlıklarının “hayata dönebilmesi” için gerçekleşen bu kanlı ayin için tam 8 bin 335 asker, binlerce çevik kuvvet, binlerce gardiyan, 20 binin üzerinde gaz bombası, envai çeşit silah kullandılar. Sadece Bayrampaşa’da on iki devrimci tutsağı katlettiler. Bunlardan altısı fosforlu bombalarla diri diri yaktıkları kadın tutsaklardı… Tarihteki bir eşine ancak Nazi kamplarında rastlanacak bu “hayata dönüş” ayininde tam yirmi sekiz devrimci tutsak katledildi.
19 Aralık’ın o şafak vaktinde başlayan kanlı ayin, buza kesmiş bir Aralık’ı göğü delen ağıtlarla eritti. Analar, ah evlatlarıyla büyüyen analar… Öfke, acı, umut… İnsana dair tüm duygular kendilerini tarifleyecek kelime bulamadı. Şiir sustu, imgeler yırtıldı, dil çaresiz kaldı. Belki de kuşlar bile donup kaldı gördükleri karşısında.
Yıllar sonra açığa çıkan jandarma raporlarından adına “Hayata Dönüş” denilen o kanlı ayinin çok önceden planlanmış bir operasyon, gerçek ismininse Tufan olduğunu öğrendik. Akın, Kılıç, Kama kodlu diğer birimleriyle insanın kanını donduracak soğukkanlılıkta hazırlanmış bir toplu kıyım tasarımı olduğunu…
Kanlı bir kıyımla teslim alınmak istenen komünist ve devrimci irade ezilemedi. Sessizce ezileceği umut edilen F tipi zindanlarında düşleriyle besleneceği uzun bir açlığa yatırdı bedenini. Her hücresiyle devrim şarkıları besteleyen Ölüm Oruçlarıyla meydan okudu faşizmin çelik karanlığındaki gövdesine. Birer birer gerçekleşen ölümlerle, esas katledilmek istenen şeylerin, umudun ve düşlerin dimdik ayakta oldukları haykırıldı bir kez daha. Tam yüz yirmi iki devrimci ve komünist, topluma giydirilmek istenen kölelik gömleğini sakınmasızca sundukları bedenleriyle yırttılar! Eriyen her hücrelerinde geleceği muştulayan destanlar yaratarak ölümsüz ölülere dönüştüler.
19 Aralık komünist ve devrimci tutsakların sakınmasız direnişleriyle karşılanırken bu direniş dışarda gerekli destekle buluşamadı. Bu açıdan o, belirli boyutlarıyla burjuvazinin hedeflerine uygun toplumsal sonuçlar yarattı. Ona asıl F tipinin dışarda örülmesinde tarifsiz olanaklar yarattı. 2000 sonrasında derinleşen toplumsal yabancılaşma, yaygınlaşan AVM tipi yaşam, kredi kartlarına bindirilmiş hayatlar, yaygınlaşan kölece çalışma koşulları ve istikrar kazanamayan tepkiler bunun tipik ifadesidir. Fakat bu da bir yere kadar sürdü. Devrimci ve komünist hareket büyük oranda geriye çekilmiş olsa da sayısız biçim ve araçla yıllarca denetim altında tutulan işçi ve emekçiler bir gök gürültüsünü andıran öfkeleriyle 2013’ün Haziran’ında bu duvarları yıkmaya giriştiler. Komünist ve devrimci düşlerin kendisini içinden yeniden üreteceği bir halk ırmağı yarattılar.
Aşağıda yayınlayacağımız tarihi belge, 19 Aralık’ı Ümraniye Hapishanesi'nde karşılayan TİKB davası tutsağı Oya Açan’ın mahkemeye sunduğu suç duyurusu dilekçesidir. Oya Açan, ölüm orucu eyleminin 205. gününde tahliye edildi. Komünist irade ve yaşam tutkusunun hücre hücre büyütüldüğü o direnişin 80’inci gününde burjuvazinin bu kanlı ayininin tarihsel anlamını deşifre ettiği bir suç duyurusu dilekçesinde anlattı. Kapitalist sistemi ve tüm siyasal kurumlarını, ideolojik argümanlarını yargılayan, karşısında kendisine ölümün yanı başında yaşamı büyütme gücü veren düşlerini koyan bu belge, okuyanı tüm benliğiyle sarsacak bir dolayımsızlıkla konuşuyor.
Bu metni tarihsel kılan özelliklerden biri de dilekçenin bir bölümünün daha sonra Ölüm Orucu'nda ölümsüzleşen Lale Çolak yoldaş tarafından temize çekilmiş olmasıdır...

Üzerinden fazla uzun bir zaman geçmedi, unutmuş olamazsınız. Bu ülkede, dünyanın bir başka yerinde görülmeyen bir vahşet operasyonu gerçekleştirildi. 19 Aralık sabahı, 20 cezaevine birden gözü dönmüş bir saldırıya girişildi. Otuz devrimci ateşli silahlar, alev makineleri ve kimyasal gazlarla katledildi. Onlarcası yaralandı ya da sakat kaldı. Utanmadan “Hayata dönüş” diyorlar; sadece kendi yaşadıklarımızdan değil, 20 yıldır kişiliksizleştirme ve imha politikalarının cehenneme çevirdiği cezaevi gerçeğinden hareketle de gayet iyi biliyoruz “Hayata dönüş”ün ne menem bir şey olduğunu!..
Üstelik bu kıyım, gözünü kan bürümüş bir güdülenmeyle, “ya boyun eğdirmek ya can almak” ikileminde bırakılmak istenen devrimci tutsaklar cephesinden yaşanmıyor sadece. Bize, diğer tüm ezilenlerden ve muhalif güçlerden daha iştahla saldırmalarının nedeni de burada yatıyor zaten. Çünkü ufkumuz bu ikilemin ötesindedir. Biz, sömürü ve soygun düzeninin yeni marifetleri karşısında artık şaşırmaya bile mecali kalmamış, cop ve postal zorbalığının, umutsuzluk, güvensizlik ve geleceksizlikten başka gidecek yer bırakmadığı işçi sınıfı ve bu çilekeş halkın öncüleri olarak ölüm dahil her türlü bedeli göze alarak örgütlenme ve dünyayı değiştirme yolculuğuna çıktık.
Umutsuz değiliz; bunca kana, zorbalığa ve sömürüye; soygunun ve talanın insanın artık takip etmekte zorlandığı çeşitlemelerine; emperyalistlerin ağzının içine bakmayı varolmanın tek koşulu saymış, maliyesinden medyasına, elektriğinden enerjiisine, madenlerinden ulaşımına kadar her şeyi parça parça peşkeş çekmiş -ve daha neleri satabilirim kaygısından başka bir sorumluluk taşımayan- hükümetinden partilerine, bankalarından bakanlarına, ordusundan polisine çirkefe diz boyu batmış olmaları sadece bizi doğruluyor. Çünkü, bunların kapitalizmin dünya çapındaki pislikleri, krizleri, debelenmeleri olduğunu görüyoruz. Böyle gitmeyeceğini, gitmemesi gerektiğini ve ne yapacağımızı biliyoruz.
Geleceksiz değiliz; çünkü, nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen bu kan ve korku imparatorluğunda herkese bir biçimde bulaşan bu çamurda bir tek bizim ayak izlerimiz yok. İdeallerine ulaşmaktan başka hiçbir kişisel menfaate metelik vermeden duru ve temiz kalabilen biziz. Geleceksiz değiliz; gelecek biziz!
Burjuva faşist düzenin uygarlık ve adaleti, huzur ve güveni, şefkat ve insanlığı, bu düzene kölece boyun eğmeyi reddedenlerin olduğu her yerde kendisini korkunç yıkıntılar, engizisyon ateşleri ve göğe savrulan insan külleri içerisinde gösterir. Bu düzene kölece boyun eğmeyi reddedenlerin, yeni bir toplum isteyenlerin olduğu her yerde, bu uygarlık ve adalet, bu huzur ve güven, bu şefkat ve insancıllık artık maskesiz bir kan içicilik ve tüm darbelerini belden aşağı indiren bir kıyıcılık olarak gerçek içerik ve ereğini ortaya koyar. Sınıf savaşımındaki her yeni kriz, yeryüzünde baş döndürücü kan kokusuyla açılan girdapların ağzına daha çok ölümsüz ölüler vererek bu düzenin gerçeğini gözler önüne serer. 19 Aralık 2000’in sözle anlatılamayacak kan içiciliği yanında 12 Eylül canavarlığı hiç kalır.
45 yaşındayım; operasyon enflasyonundan isim bulmakta zorlandıkları akılları sıra “ironik” bir belirlemeyle adına “Hayata Dönüş” dedikleri böyle bir kıyıcılığı 12 Eylül cezaevi koşullarında dahi yaşamadım. Böylesi bir vahşeti duyduğunda ya da okuduğunda insanın canlandırması zordur. Yer yer İkinci Dünya Savaşı yıllarında işgal altındaki Avrupa’da, Nazilerin faşist saldırı ve imha politikalarını çağrıştırmaktadır: Yakın dönem Türkiye tarihinde ise, cezaevlerine yönelik saldırılar açısından fazla gerilere gitmeden 1995’leri baz alacak olursak da sırasıyla Ümraniye, buca, Diyarbakır, Ulucanlar ve Burdur’u... Burjuva devletin 19-23 Aralık 2000 tarihlerinde, 20 cezaevi yanında Ümraniye’de gerçekleştirdiği saldırı kadar, bunun arka planı, koşulları kendileri açısından daha elverişli kılmak için yaptıkları da önemlidir. Burjuva hukuku açısından dahi, varolduğu iddia edilen üçlü sacayağının savunma aşaması bağlamında, öncesi ve sonrasıyla bunlara değinmek bir zorunluluktur.

19 Aralık sabah 04:30’da bomba ve silah sesleriyle uyandık, düş değildi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da telaşla giyiniyorduk. Maltadan koşuşturma ve bağırma sesleri geliyordu.
Kendimizi havalandırmaya atmak istedik. Fakat bizim koğuşun cephesinde yer alan idare binasının camlarından, askerlerin üzerimize doğrultulmuş lazerli silahlarıyla karşılaştık. Ölü ve yaralı olup olmadığını anlamaya çalışıyorduk. Yemekhaneye inip televizyonu açtık. Saldırı sadece Ümrani’yeyle sınırlı değildi; 20 hapishaneye birden saldırı düzenlenmişti. Kedi kılıklı Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün, “F tiplerinin toplumda belli bir konsensüs sağlanıncaya kadar erteleneceği” doğrultusundaki açıklamalarının sahteliği de böylece ortaya çıkmıştı. Aşağıdan silah sesleri geliyordu, üst kata sığındık. Çoğumuz F tipi protestosu nedeniyle açlık grevinin 10. günündeydik. Hapishane idaresi bir gün öncesinden suları kesmişti; yemekhane bölümünde bir miktar vardı fakat yukarı çekilince bunu da yitirmiş olduk. Kaygı, endişe, merak ve öfke nedeniyle dilimiz damağımız kurumuştu.
Radyoyu açarak haberleri dinlemeye çalıştık. TV’dekine benzer haberlerdi; tek fark Bayrampaşa Cezaevi’ne girildiği, çatışma çıktığı, çatılardan bomba atıldığı, koğuşlarda yangın çıktığı, kadın tutuklulardan bir kısmının diri diri yakıldığıydı. Helikopter sesleri duyduk, pencereden baktığımızda çatıya ve idare binasına mevzilenmiş asker ve özel timcileri gördük. Ellerinde silahlar, yüzlerinde gaz maskeleri vardı.
Üst katımızda bulunan PKK’li kadın tutsaklar, kendi koğuşlarından göründüğü kadarıyla hapishane önündeki durumu anlattılar; binlerce asker, robocop, polis, özel tim, itfaiye araçları, ambulanslar ve sevk arabalarıyla doluymuş. Bunu ilk duyduğumda abartılı olduğunu düşünmüştüm. Fakat daha sonra basında yer alan haberlerden operasyonal birliklerin sayısını, donatıldıkları araç ve gereçleri öğrendiğimizde üzerimize nasıl geldiklerini anladım.
Öğlen saatlerinde uzunca süren silah sesleri geldi. Duvarları delmeye çalışan iş makinalarının sesleri bunlara karışıyordu. Sloganlar yoğunlaştı. Daha sonra Ahmet İbili adlı bir arkadaşın vurulduğu ve öldüğü haberi geldi. Bu arada elinden, kolundan bacağından... kısacası vücudunun çeşitli yerlerinden yaralananlar olduğu söylendi. Fakat bunlar -ilk gün itibariyle- daha çok saçma ve plastik mermi yaralanmalarıydı. Özellikle Bayrampaşa’da diri diri yakılan kadın tutukluları duyduktan sonra kıstırıldığımız ve nefes almanın bile giderek güçleştiği bu daracık yatakhanede yanarak ölmemek için bir yolunu bulup kendimizi ana maltaya atarak kurşun, bomba ve gaz sağanağından kurtulmaya çalıştık.
Ana maltada göz gözü görmüyordu; koşuşanlar, birbirine bağıranlar, yaralılar, onları duvar diplerine çekmeye çalışanlar... Tam bir savaş meydanı görüntüsü... Ama ne savaş! Bir yıldır bu günler için hazırlanan Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı’na bağlı birlikler vardı ve yok etme kastıyla ateşli silahlarla saldırıyorlar, biz kendimizi korumaya çalışıyorduk. Birkaç yer yanıyor olmalıydı. Çünkü her yanı duman kaplamıştı. Malta karanlıktı, koğuşlardan sızan cılız ışık sayesinde el yordamıyla yürümeye çalıştık.

Ön kapıdan geleceklerini düşünerek önce cezaevi binasının derinliklerine doğru yürüdük. Erkek arkadaşların koğuşlarına gittik. Henüz oralara gelememişlerdi. Onların suları vardı. Elimizi yüzümüzü yıkayıp biraz olsun kendimize geldik. TV kan ve dehşet görüntülerini aralıksız yayınlıyordu. Bütün hapishane görüntülerinde yükselen dumanlar, çatılarda özel timciler, duvarları zorlayan iş makinaları, kurşun ve bomba sağanağıyla inleyen kapıya yığılmış ana babalar, çocuklar ve eşler vardı.
Başlangıçta zorla müdahale etmek için Ölüm Oruççularını almak üzere geldiklerini sandık. Çünkü son dönemde bizzat Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, müsteşar Ali Suat Ertosun ve onların türküsünü çağıran kimi hekimler ve tabii uşak medya, tek sesli koronun elemanları olarak bunu daha fazla dillendirmeye başlamışlardı. Tabloyu görüp olan biteni kavramaya başladıkça yaşadıklarımızın hiç de öyle olmadığını anladık. Şiddetin katmerlisini uygulayacak, öldüreceklerini öldürecekler, sağ kalmayı ‘başaranları’ da zorla F tiplerine sevkedeceklerdi demek ki... Öyle de oldu. Gecenin geç saatlerine kadar D-4 koğuşundaydık. Havalandırmaya gaz ve yangın bombaları atılmaya başlayınca kalabalık bir grupla birlikte, daha “güvenli” olduğu düşünülen C-3 koğuşuna gittik.
20 Aralık günü yine hareketli başladı. Duvarları döven iş makinalarının sesi geliyordu. Silah ve gaz bombalarının yarattığı insanlık dışı gürültü ortalığı kaplamıştı. Öğlene doğru yaralılar taşınmaya başlandı. Bir kısmı gerçek mermilerle, bir kısmı saçmayla yaralanmışlardı; büyük bir çoğunluğu da gazdan soluk alamaz durumdaydı. Gözlerinden yaşlar boşanıyor, boğazları yırtılırcasına öksürüyorlardı. Hatırladığım kadarıyla Turgut Köklü, Ali Yıldızbakar plastik mermiyle, Rıza Poyraz, Muzaffer Öztürk ve Ali Akyüz kurşunla baş, boyun ve göğüs bölgelerinden yaralanmışlardı. Dehşet verici sahnelerdi; ilk yardımdan anlayan birkaç arkadaş ilgilenmeye başladılar. Yaraları kanamaya devam ediyordu. Rıza Poyraz’a isabet eden tek kurşun içerde kalmıştı, arkadaş şoka girmişti besbelli. Bakışları bir noktaya sabitlenmiş bir halde bizimle konuşuyordu. Bir müddet sonra daha iyice olmuştu, arkadaşlar onu sakin bir yere taşıdılar. Kesinlikle ölümcül değildi, daha sonra öldüğünü duyduğumda, hele otopside cesedinden üç kurşun çıkarıldığını öğrendiğimde dehşetle ürperdim. Rıza Poyraz’ı büyük ihtimalle çıkış anında kurşunlamışlardı.
Yaralılar getirilmeye devam ediyordu ki, çok yoğun bir gaz saldırısı oldu; her yerden alevler yükseliyordu. Bu arada arkadaşlar PKK’li tutukluların üst maltadan idare tarafına geçtiklerini söylediler. Neler olduğunu anlamak için koğuş kapısına yöneldim. Gazdan etkilenerek yerlere yığılan tanıdığım/tanımadığım onlarca insan gördüm. Üst maltadan çok yoğun ateş edildiğini söyleyerek dışarı çıkmamı engellediler. Oraya birlikte geldiğimiz Lale Çolak yoldaşı tanıyordum. Gaz bombardımanıyla sersemlemişim. Beni C-2’nin tuvaletine taşımışlar. TV hala katliam görüntüleri yayınlıyor, biz katliamı yaşıyorduk.
21 Aralık’ta artık üst kata da çıkamaz olmuştuk. 150 kişinin tıklım tıkış halde bulunduğu C-3 yemekhanesinin pencerelerini dolaplarla kapatmıştık ve çatıdaki askerler bu kez ısrarlı biçimde üst kat pencerelerini hedef almışlardı çünkü. Camları açıp temiz hava almamızı engellemek için havalandırmalara bile sinir-biber gazı atıyorlardı; genzimizden siyah ifrazat çıkıyor, gözlerimizden yaşlar boşalıyordu. Ağzımıza ve burnumuza yapıştırdığımız ıslak havlularla korunmaya çalışıyorduk.
Akşamüstüne doğru çığlıklar ve bağırtılar arasında bir yaralı daha getirdiler. Eline bomba isabet etmiş, sağ el parmaklarından bir kısmı kopmuştu. Serdar Turan! Tüyler ürpertici bir görüntüydü. Bayılmamıştı, kendindeydi; bağırmıyordu ama çok acı çektiği belliydi. Kanı durdurmaya çalıştılar, uzun süre başarılı olamadılar. O kadar yoğun bir gaz ve kurşun sağanağı vardı ki, artık koğuşun maltaya açılan kapısına bile yaklaşamıyorduk.
Yaralanan birileri gelecek olursa yardım ederiz diye koridorda bekliyorduk. Aç ve uykusuz geçen 3 günün ardından yorgun, bitkin ve öfkeliydik. Koğuş kapısını birkaç dolap parçası ve kırık dökük eşyalarla kapattık ve içeriye çekildik. Yerlere serilmiş yüzü aşkın kişi, Nazi bombardımanı altında sığınıklara çekilmiş insanları çağrıştırıyordu. Üzerinden 60 yıl geçmiş olmasına rağmen aynı sahne sanki yeniden yaşanıyordu. Tek fark, içimizde küçük çocukların olmamasıydı.
22 Aralık’a gelindiğinde hapishane operasyonu -onlarca ölü ve yüzlerce yaralı ‘pahasına’- neredeyse bitirilmişti. Sadece Ümraniye’nin adı geçiyordu haber bültenlerinde: “Girilemedi”! Bu da, öncesi bir yana, nasıl gireceklerinin ve bundan sonra daha neler yapacaklarının işareti gibiydi. O gün, baştan beri hiç olmadığı kadar yoğun bir bombardıman yaşadık. Aynı anda onlarca gaz bombası üst koğuşa, maltaya ve havalandırmaya atılıyordu. Böyle zamanlarda -sinir gazının etkisiyle olsa gerek- rasyonel düşünemiyorsunuz. “Ağzımı açmamam gerek, burnumdan solumam gerek” diye düşünüyor, fakat ciğerlerime bir türlü söz geçiremiyordum. Yanımda yöremde yaralanıp baygın yatanlara yardım etmek için ağzımdan ıslak havluyu çektiğim anda aynı duruma ben de düştüm. Nefes alamayınca insan çıldıracak gibi oluyor. Gaz bombalarının yaydığı koku o denli ağır ve yoğundu ki, artık bizim bulunduğumuz koğuşun duvarlarını yıkmakta olan iş makinalarının açtığı deliklerden çıkıp gitmiyordu. Yüz elli civarında arkadaşın, yoldaşın bulunduğu yere yapışıp kalmıştı.
Öğlen 13:00’ten itibaren saldırı daha da yoğunlaştı. Gazdan zehirlenip bayılanları çıkarmalıydık. Ama nereye, kiminle ve nasıl?.. Yerlerde cansızmış gibi yatan arkadaşların akıbetine az sonra ayaktakiler de uğrayacaklardı. Yanımdakileri sakinleştirmeye çalıştım. O esnada tam yanındaki Nazife, açık durumdaki pencereye yönelerek nefes almak için hamle yaptı. Havalandırmaya da gaz bombası attıklarından habersiz gibiydi. Soluk almasıyla yığılması bir oldu.
Bir saattir uğraştıkları duvarı iyiden iyiye delmiş olmalıydılar. Gözün gözü görmediği duman bulutu arasında içeri girip bizi tarayacaklarını düşündüm. Yapmadıkları şey değildi. Ya da bu daracık yerdeki insanları Bayrampaşa’daki kadın koğuşuna yaptıkları gibi yakabilirlerdi. “Herkes çıktı, haydi biz de çıkalım...” diyen bir yoldaşın sesini yarı baygın halimize rağmen algıladık. Bir grup arkadaşla birlikte katillerin duvarda açtıkları deliğe yöneldik. Saat 14:00 civarında olmalıydı...
C-3’ün dışarıya bakan duvarında, bir insanın zorlukla geçebileceği bir delik açılmıştı. Birbirimize kenetlenmiş şekilde ilerlemeye çalışıyorduk. Ortalık kum gibi asker, robocop giysili polis, jandarma, subay ve kamera kaynıyordu. Kinle, düşman ordularınınki gibi silahlarını bize doğrultmuşlardı. ‘Biraz sonra görürsünüz’ dercesine coplarını sallıyorlardı. Deliğin arasında kalan iki inşaat demirine takılarak çamurun içine yuvarlandığımı hatırlıyorum. O andan sonra aralıklarla 15 saat sürecek dayak faslı başladı...
Kafamıza, gözümüze... neresi denk gelirse biteviye vuruyorlardı- büyük bir hınçla inip kalkıyordu coplar. Önceleri 5-10 kişilik bir öbektik, bizi birbirimizden koparmaya, aralarına alıp tek kişi üzerinde “çalışmaya” can atıyorlardı. Bizi yoldaşım Melek Tukur’la birlikte döverek gruptan ayırdılar, ortada bir meydan dayağı atıp yüzümüz duvara dönük olarak tutmaya çalıştılar. Dönmedik. Bu arada sözle, copla, elleriyle dokunarak sürekli taciz ediyorlardı. Karşıdaki duvarın dibinde bekleyen, aramaları yapılan arkadaşları gördüm. Bir süre sonra, yine dayak eşliğinde, çamurlarda sürüklenerek karşı duvara götürdüler. Üst araması yapılıp ikili-üçlü kelepçe taktılar. Beni Lale Çolak yoldaşla kelepçelediler. Dayağın şiddeti nedeniyle zaten sersemlemiştim; başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. Açlık grevindeydim ve sabahtan beri su içmemiştim.
Kollarımızdan sürüklerken, serbest durumdaki diğer elleriyle copluyor, özelikle kafamıza, belimize ve böbreklerimize vuruyorlardı. Bayılacağımı hissettim. Gözümü açtığımda, idarenin havalandırmasındaydım; midem bulanıyordu, başımda ve göğsümde şiddetli bir ağrı vardı. Etraf, yerlerde yatan arkadaşlarla doluydu, açık hava olmasına rağmen yoğun bir gaz kokusu vardı. Ağzımdan ve burnumdan kapkara kitleler çıkıyordu. Askerler başımızda nöbet bekliyorlardı, maskeliydiler. Bizi bir odaya tıktılar. Az sonra diğer kadın arkadaşları da getirmeye başladılar. Sürükleyerek, tekmeleyerek odanın içine savurup attılar. Gelenlerin durumu da bizimki gibiydi. Bir kısmının yanında gaz bombası patladığı için ciddi yanıklar vardı. Ayça Öner, Serpil Cabadan, Muhabbet Kurt, Binnaz Demirbaş bu durumdaydı. Ayrıca sinir gazının etkisiyle olsa gerek, ya dillerini yutmuş gibi boş boş bir noktaya bakıyor ya da saçma sapan konuşuyorlardı. Arkadaşları hastaneye gönderme yönündeki tüm ısrarımız boşunaydı. O odadaki tüm istemlerimiz reddedildi.
Hepimiz kusuyorduk. Yere oturdum, kafamı toplamaya çalıştım. Temiz hava almak için açtığımız pencerelerin önündeki askerler -en kibarı- “Orospular, daha size neler yapacağız” olmak üzere sayısız küfür ve hakaret savurdular. Bizi katletmek için ihtiyaç duydukları malzemeleri büyük bir hızla cemselere taşıyorlardı. Defalarca yetkili subayı görmek, yaraları ciddi olan arkadaşları hastaneye gönderme doğrultusunda konuşmak istedik. Gelen giden olmadı. Yaklaşık 5 saat o odada elli kişi bir arada, gaz kokuları ve yaralarımızla başbaşa kaldık. Tuvalete gitmemiz bile engellendi. Hiç kimse ne yapacakları, bizi nereye götüreceklerine dair bilgi vermeye yanaşmıyordu.
Kimlik tespiti yapılacağı söylenerek cezaevi kapısından çıkarıldık. İki tarafa turnike şeklinde sıralanmış yüzlerce askerin arasından geçirilerek nizamiyeye getirildik. Bu sırada elleriyle, coplarla defalarca taciz ettiler. Karşı çıkıp sesimizi yükseltince tükürdüler. Nizamiyede kelepçelerimizi açmaları için rütbeli bir subay geldi. Kelepçeler o denli sıkılmıştı ki, hepimizin bileklerine oturmuş, ellerimiz şişmeye başlamıştı. Anahtarların kimini kaybetmişlerdi; kilitleri kırdılar, bu arada olan ellerimize oldu Orada sıranın bize gelmesini beklerken, yan taraftaki yığın beni yine Nazi Almanyasına götürdü. Ayakkabılar, kemerler, bereler, eldivenler, cüzdanlar, kalemler, walk-man’ler, sigaralar, çakmaklar, fotoğraflar... Bunlar, bizden öncekilerden, erkek arkadaşlardan alınmış olmalıydı. Modern Yahudiler bizdik; onlar da 100 yıl da geçse hep aynı rotada seyreden faşist katiller güruhu, Naziler!..
Katliamcı bunca uygulama, baskı ve teröre rağmen, yaptıkları onca aşağılayıcı, kimlik ve kişiliğimizi hiçe sayıcı, bedensel bütünlüğümüzü ortadan kaldırmaya yönelik saldırganlığa rağmen sanki hiçbir şey olmamış gibi, kimliklerimizi söyleyip kuzu kuzu hücreler(imize) girmemizi istiyorlardı. Çoğumuz kimlik vermeyi reddettik. Zaten gerçekte buna pek fazla ihtiyaç da duymuyorlardı. Resmi işlemlerin yapıldığı masada, bizi her zaman mahkemeye ve hastaneye götüren Metin adlı astsubay onlara künyemi derhal okudu.
Diğer bölüme alındık. Baştan beri buradan dayak ve küfür sesleri geliyordu. Arama yapılıyordu sözde; ama ne arama!.. Amaç arama yapmak falan değildi, amaç işkenceydi. Sadece dövmeye koşullanmış 8-10 asker vahşice saldırıyor, coplar çalışıyor, yere yıktıktan sonra ayakkabıları çıkarıyorlar. Ne hikmetse, ayakkabıların içine dahi bakmıyorlardı. Amacın ne olduğu, fazla söze gerek olmadan anlaşılıyordu.
Gözleri öylesine dönmüştü ki, bir eli sakat olan Lale Çolak’ın, özellikle bu elini postallarıyla ezdiler. Arama adı altından bizim de eşyalarımız yağmalandı. Kalemim, çakmağım, cüzdanım, gözlük kılıfım ve eşarbım alınıp pislik içindeki yığına atıldı.
Sonra saatlerce bekledik. Yaralı arkadaşların yanına gidip onlarla ilgilenmeye, konuşmaya çalıştım. Saat 21:00’de, neresi olduğunu söylemedikleri bir başka cezaevine sevkedileceğimizi öğrendik. Yine iki-iki kelepçelediler. Dayak eşliğinde ringlere bindirildik. Biz son gruptuk ve ringte on üç kişiydik. Upuzun bir yol gittiğimizi hatırlıyorum. Gaz, yediğimiz sayısız cop, aldığımız darbeler ve susuzluk sonucu hepimiz çok kötü durumdaydık. Sık sık kendimden geçiyordum. Çünkü oturduğum yerden öne doğru eğilince, benimle kelepçelenmiş arkadaşı da çekiyordum. Üzerimizdeki ıslak giysilerden yayılan gaz kokusu tüm ringi kaplamıştı. Nöbetçi askerler bile dayanamayıp inmişlerdi. Sabaha karşı 03:00’e kadar orada, yine işkence kastıyla bekletildik.
(Sürecek)