İktidar sahipleri kendilerini oradan hiç gitmeyeceklermiş gibi görüyorlar, bu iktidar odaklarının hep düştükleri bir yanılgıdır
Yeni Güvenlik yasalarıyla ilgili İHD Ankara Şube Başkanı Avukat Halil İbrahim Vargün ile konuştuk.
Alınteri: Yeni Güvenlik Yasası’na neden ihtiyaç duyuldu?
Halil İbrahim Vargün: Biliyorsunuz hükümetin son üçüncü ve dördüncü yargı paketleri olarak adlandırılan paketlerle bu özel yetkili mahkemeleri ve savcılıkları ortadan kaldırıldı. Bu da özellikle yargı içinde kendilerinin paralel devlet olarak tabir ettikleri gruplaşmalardan kaynaklı bir iktidar kapışmasının sonucu olarak kendini gösterdi. Bu çelişki sonucunda kaldırıldı ama yargı adalet sistemi homojen olmadığı için sonrasında “bu kadar özgürlük çok fazla” vb. çeşitli rahatsızlıklar olduğunu düşünüyorum kendi içlerinde. Yani AKP’nin kendisi de zaten –biraz- toplama bir parti. Homojen bir çizgisi de yok. Bu bir iktidar alanı aynı zamanda. Hakimler ve savcılar bu iktidar alanını bırakmak istemiyorlar. Hem siyaseten hem yargı içerisinde bir rahatsızlık olduğunu düşünüyorum.
Parça parça iptal ettikleri yasaları ve uygulamaları adım adım yeniden gündeme getirmeye başlıyorlar. Bunu Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) değişiklik yaparak değil de -bu durumda kendi kendilerini yalanlamış olacaklar- sözgelimi Polis Selahiyetleri Kanunu’nu torba yasalara tıkıştırarak dolaylı yoldan hayata geçiriyorlar. Daha önce attıkları adımı geriye döndürmeye çalışıyorlar. Toplu gözaltı süresi 72 saate kadar çıkarılabiliyordu. Bunu kaldırdılar 24 saat yaptılar şimdi tekrar 72 saate çıkarıyorlar. Tabii TMK ile topluma ya da kamuoyuna -bu da bir algı operasyonu- bunu TMK kapsamında ya da devletin bekasına ilişkin yasalarda değil de işte bu tür yasalarda biz ‘rötuş yapıyoruz’ görüntüsü vererek el altından sunarak tekrar eski haline getirmeye çalışıyorlar.
Bunun en büyük göstergelerinden birisi polis, savcı ya da hakimin izni olmadan gözaltı yapma, kişilerin evlerinde üstlerinde araçlarında arama yapılabilmesi kendiliğinden gözaltı sürelerinin arttırılması gibi uygulamalardır. Bunlar, zaten kaldırılan kanunlarda varolan ve bu kanunların iptal edilmesinin temel gerekçelerindendi. Yani üçüncü dördüncü yargı paketlerinin gerekçelerine baktığımızda “bu değişikliklerin kamuoyunda özel yetkili mahkemelerin verdiği kararların tartışılır olduğu bir rahatsızlık yarattığı gerekçesiyle yapıldığı” söyleniyor. Ama o gerekçelere rağmen şimdi böyle parça parça geri getiriliyor bu uygulamalar. Çünkü hükümetin düşmanı bitmiyor bir türlü. Sistem de zaten düşman yaratma üzerine kurulduğu için kendini onun üzerinden varediyor. Bu amaçla yapıldığını, bir algı operasyonuyla bu sürecin gerisin geriye işletildiğini söyleyebiliriz. Bu tabii dıştan bakınca hemen görülmüyor ama biraz eşeleyince ortaya çıkıyor.
Alınteri: Peki bu faşizmi derinleştirmiyor mu sizce?
Halil İbrahim Vargün: Faşizmi evet derinleştiriyor. Bu yumuşak faşizm olabilir belki. Çünkü şöyle söyleyeyim… Bunun ismine mesela devlet güvenlik mahkemesi ya da özel yetkili mahkeme ve yahut ihtisas yargısı dendiği zaman bu kendini bir yandan teşhir ediyor ve karşısında kendi muhalefetini de yaratıyor. Ama şu haliyle çok ince bir faşizm var. Bakın diyor, biz yasalarda devletin güvenliğini ilgilendiren yasalarda değişiklik yapmıyoruz. İnsanların o özgürlük alanı daralıyor. İnsanlar DGM’nin işlevini, işleyişinin nasıl olduğunu, ne amaçla kurulduğunu, bu yargılamaların siyasi yargılamalar olduğunu biliyorlardı. Tam bir mühendislik ürünü olarak -özellikle Gezi den sonra- tartışmaya açtılar. ‘Polisimizin elini güçlendiriyoruz, suçla mücadele ediyoruz’ diyorlar, her ağızlarını açtıklarında kamu güvenliğini gerekçe gösteriyorlar. Artık özgürlük lafını -eskiden de duyamıyorduk ama- şimdi hiç duyamıyoruz.
Özgürlüğü güvenliğe feda ediyorlar. Ve insanları güvenlik sopasıyla terbiye etmeye çalışıyorlar. Daha ince, daha sistematik bir faşizm var diyebiliriz. Türkiye’de zaten polis güçlüydü. Bunu kendileri de -bir dönem hükümetten biri ‘polis artık savcı oldu’ demişti- kendileri de söylüyorlar. Polis zaten güçlüydü hem yasal anlamda hem de fiilen… Son polisin yaptığı cinayetlerde, Gezi’de örneğin cezasızlık politikasından dolayı polislere ya hiç dava açılmadı ya da ödül gibi cezalar verildi. Berkin Elvan davası ortada yok, ne olduğu belli değil. Hakeza Roboski, aradan çok uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen atılmış bir adım yok. Ethem’in davası… evet…
Alınteri: Peki şimdi bu yasalar Meclise gelmeden önce aslında pratik olarak uygulamaya başladılar. Bu noktada neler söyleyebilirsiniz?
Halil İbrahim Vargün: Şimdi ben kişisel olarak yaşadığım bir olayı anlatayım. 6-7 Ekim günleri... Biliyorsunuz Türkiye’nin değişik illerinde -özellikle de Kürdistan illerinde-, Kobanê saldırısıyla ilgili hükümetin izlediği politikalara karşı çok yoğun ciddi tepkiler verildi. Ve halk demokratik tepkisini göstermek için sokaklara çıktı. Vanlı emekçiler de 25-30 gündür Ankara’daydılar. Abdi İpekçi Parkı’nda oturma eylemi yapıyorlardı. Öyle trafiği filan engelleme durumu da yoktu.
O gün Kobanê olaylarını gerekçe göstererek Vanlı emekçilerin direnişini kırmak için gözaltı işlemi gerçekleştirdiler. Arkadaşlar vasıtasıyla haberimiz oldu gittik. Avukatım dememe rağmen kimliğimi göstermeme rağmen -ki bu 2-3 ay önce oluyor- fiilen gözaltı yaptılar. Mesleğimi icra ederken… O insanlar benim müvekkilim, tanıdığım insanlar. Ona rağmen, bir savcılık kararı ya da mahkeme kararı olmaksızın gözaltı işlemi yaptılar. 1,5-2 saat gözaltında kaldım. Avukatlara bile bu yapılabiliyorsa -ki biliyorlar avukatların haklarını, savcı kararı olmadan aranamayacağını vs...

Bunlar avukatlara tanınmış ayrıcalık değil de -işimizi kolaylaştırıcı- kanunun tanıdığı hak ya da yetkiler. Aksi halde, biz sürekli polisle karşı karşıyayız. Yani polisler bizi her seferinde ararsa evimizi, büromuzu, üstümüzü... biz zaten bu mesleği yapamayız. Bir nevi bize o taahhüt verildiği için biz mesleğimizi yapabiliyoruz. Biz avukatlara bunları yapabiliyorlarsa, mücadelenin içindeki diğer insanlara neler yapmazlar...
Ki ben 10-11 yıldır ceza avukatlığı yapıyorum. Hiçbir zaman polis gelip böyle izni olmadan yetkisi olmadan karar olmadan, aklına bile getirmez yani. Fiili gözaltı o güne kadar hiç yaşamamıştım. Hakkımızda dava açıldı vs. Önceden polis çekinirdi bizden. Ama daha kanun çıkmadan onun mağdurlarından birisiyim. 2 saat özgürlük hakkım kısıtlandı. Ve bena avukat değil de eylemci olarak işlem yapmaya çalıştılar. Gerçi ifade vermedik, vermeyiz de. O konuda gerçekten ciddi bir politika benimsemişler, bu yasa meclisten onaylanmadan hayata geçirdiler, iki ay öncesinden.
Son olarak Kobanê eylemlerinde Türkiye’nin değişik yerlerinde tutuklamalar oldu, yüzleri aşan insan tutuklandı. Sadece Ankara’da 70’e yakın kişi gözaltına alındı. Bunu Gezi’de de çok yaşadık biliyorsunuz. ‘24 saat’ diyorlar ama fiilen gözaltına alma, tutanağı düzenleme, hastaneye götürme, emniyete götürme, zaten o aşama yarım günü buluyor; yarım gün kayıtsız olarak zaten seni gözaltına almış oluyor. Tutanaklara daha geç bir saat yazıyorlar gerçeğe aykırı olarak. Pratikte bunlar geçmişte de vardı, bu yasa öncesinde de vardı. Tabii yasallaşacağı zaman da bundan daha bir güç alacaklardır, kendilerini daha meşru bulacaklar; göreceğiz pratiklerini.

Alınteri: Polisin şimdiye kadar fiilen uyguladığı keyfilikleri, pervasız saldırganlıklarını yasal zeminde formüle eden, bunu hukuki bakımdan meşrulaştıran düzenlemelerle karşı karşıyayız aslında, ne dersiniz?
Halil İbrahim Vargün: Pratiklerimizden şöyle söyleyebilirim; dernek çalışmalarımızda ya da mesleğimizden dolayı gördüğümüz şu; yaşadıklarımız daha doğrusu... Bazen kim savcı, kim polis, kim hakim, karıştırıyoruz doğrusu. Bizim, polisin hazırladığı o fezlekeler birebir iddianameye, sonra karara dönüşüyor.
Türkiye’de hakimler ve savcılar kendilerinin yapması gereken görevleri polise ihale etmiş durumda. Bu işlerine geliyor bir taraftan. Ve bu hem korkuyu doğuruyor hem de bir yandan polise gebe kalıyorlar. Şöyle söyleyeyim, burada, Ankara’da özellikle son 17-25 Aralık operasyonlarından önce özellikle istihbarat ve terörle mücadele şubelerinde çalışan kadrolar uzun süredir beraber çalışan kadrolar. En azından ben 8-10 senedir aynı ekibin işbaşında olduğunu biliyorum. Aynı şekilde DGM savcıları da öyleydi. Birbirleriyle hatır gönül ilişkileri var. “Bunu tutuklayalım, şunu sevkedelim”, diyorlar. Biz ordayken bunu kendi aralarında görüştüklerine tanık oluyorduk. Polisin avukatın gözünün önünde savcılarla saatlerce görüşmeleri doğru değil.
Açıkçası savcılar, polisin istediği şekilde karar veriyorlar, aynı şekilde mahkemeler de bunu onaylıyordu. Polis zaten çok güçlüydü. Bunun yasal zeminini şimdi oluşturmaya çalışıyorlar. Ama ilerde bu kendi başlarına da bela olacak. Neden bunu söylüyorum? 17-25 Aralık operasyonunda yüzlerce polis paralel yapıya dahil oldu iddiasıyla tutuklandı ve soruşturma açıldı haklarında. Şaptıkları itirazlar aşağı yukarı bizim takip ettiğimiz gözaltılarda ve soruşturmalarda ileri sürdüğümüz itirazlardı. Örneğin, susma hakkı kullanıldığında bunu örgütsel tavır olarak ele alıyordu polis. Hatta bunu tehdit malzemesi olarak kullanıyordu. Gözaltındaki arkadaşlarımıza müvekkillerimize “eğer böyle yaparsanız tutuklanırsınız” tehdidi savuruyorlardı. Bizim yıllardır söylediğimiz şeyleri şimdi kendileri ileri sürdüler. “susma hakkımızı kullandık, diye örgütsel tavır alıyorsunuz” denildi. “Dosyalarda gizli tanıklar var” denildi. “Dosyalar delile dayalı değil” gibi söylemlere tanık olduk. buna benzer söylemlerine tanık olduk. Bugün bu kanunu alkışlayanlar, o gün için bize burun kıvırıyorlardı, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” mantığıyla bakıyorlardı. Kendileri yaşayınca umarım neyin ne olduğunu anlamışlardır.
Eğer polis birine dur demeden öldürmesine hak tanıyanlar bunu onaylayanlar -nihayetinde bu yasayı hayata geçirenler savunanlar da toplum içinde yaşıyor- yarın öbür gün sokakta giderken polis ona da aynısını yapabilir, çocuğuna da yapabilir. Türkiye’deki devlet yapılanmasında polis kimsenin emrinde değildir. Polisin efendisi kendisidir. Bizim en azından gördüğümüz budur. Birileri kendilerine devletin sahipliği rolünü biçiyorlar ama polis kendisini ev sahibi olarak görüyor artık. Yani savcılar gelir geçer, hakimler gelir geçer ama biz ev sahibiyiz gözüyle bakarlar ve pratikte de o şekildedir. Savcılar da hakimler de bunu çok iyi biliyorlar. Çok karşı karşıya gelmek istemiyorlar, onların taleplerini ikiletmek istemiyorlar. Maalesef böyle bir uygulama var. Tabii Türkiye’deki hukuk eğitimi, baroların yapısı, hakimlerin seçilme koşullarının ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Ama en kötü savcı bile aslında güvencedir. Yani savcının yürütmüş olduğunu bilsek… Çünkü savcı “hukukçu” olduğu için avukatın yanında kolay kolay işkence yapamaz, hakaret edemez ama bunu polis yapabilir. Polis bu konuda uzmanlaşmış.
Özel yetki dahi olsa soruşturmaların asıl savcı aracılığıyla gerçekleştirilmesi aslında hukuki güvencedir. Avukat yanında oluyor ve savcının işleyebileceği hukuksuzluğun bir sınırı var. Ama maalesef polise havale etmiş. Biz en son gözaltılara gittiğimizde polisin o ifade alma usüllerini -usülsüzlüğü- gördük. Susma hakkımızı kullanarak ifadenin bizzat savcı tarafından almasını talep ettiğimizde, “Emniyeti mi beğenmiyorsunuz” dediler… Baştan savma gözüyle bakıyorlar, 1-2 saat ifade almaya zorsunuyorlar, “gidin emniyete verin” diyorlar. Halbuki soruşturmayı emniyet yürütmez savcılık yürütür.

Alınteri: Peki bu yasalar mücadele içerisindeki devrimcilere komünistlere Kürtlere yönelik değil mi asıl olarak?
Halil İbrahim Vargün: Şimdi biliyorsunuz yargı denen kurum -ya da adına her ne denirse-, devletin şiddet aracı, hapishanesiyle, nezaretiyle, polisiyle, hakimiyle aslında şiddete dayalı ideolojik bir aygıt. Devletin bunu kendi tekeline alarak belli bir kılıf altında -yargı kılıfı altında- koyduğu bir şey. Şimdi bu polislerin işlediği cinayetlere baktığımızda Gezi’de bu daha görünürdü. Şerzan Kurt’un birkaç gün önce duruşması vardı. Kapkaç olayında vurulmuş birisi değil. Ethem’in durumu da böyledir. Adli olaylarda polisin işlediği cinayetlerde bile olayın derinine indiğimizde politik bir yönünün olduğunu görürüz. Burada örneğin Cem Aygün cinayeti şaşanmıştı iki üç yıl önce, biraz derinine indiğinizde farklı bir yön olduğunu görürsünüz. Tamamen politik, ideolojik saiklerle çıkarılan yasalar bunlar. hedef kitle de hayır diyen, karşı çıkan, farklı duran insanlara yönelik çıkarıldığını ve mağdurların da genelde o insanlar olduklarını biliyoruz. Örneğin bu yasa çıktıktan sonra -Ankara’nın basın açıklamalarının protestolarının yapıldığı belli yerler vardır. Yüksel’dir, Güvenpark’tır... Güvenpark dediğimiz yer trafiği aksatacak durumu olmayan, bildiğimiz park yeridir. Bu tür yerleri bile yasakladılar.
Alınteri: Bu yasaları püskürtmek için sizce ne yapmak gerekir?
Halil İbrahim Vargün: Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Aslında cevabı kendi içinde saklı. Biliyorsunuz sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ilericilik adına, özgürlük adına atılan ileri adımlar, hele de karşınızda devlet varsa, devletin lütfu ile değil ödenen bedeller karşılığında kazanılmıştır. Mutlaka birileri bedel ödemiştir. Bugün bu ülkede biz bir nebze nefes alabiliyorsak, onca katliamlara, saldırılara rağmen birazcık nefes alabiliyorsak bunu bizden önce mücadele vermiş olanlara borçluyuz. Hala 12 Eylül faşist anayasasıyla yönetilen bir ülkede orada açılan delikler devrimcilerin, komünistlerin, yurtseverlerin verdikleri mücadelelerle açılmıştır. Yani o delikleri büyütmek lazım.
Alınteri: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Halil İbrahim Vargün: Şöyle diyeyim pratiğimizden dernekte birlikte çalıştığımız arkadaşlarla ortak pratiğimizden çıkardığımız şu: Şu anda iktidar sahipleri kendilerini oradan hiç gitmeyeceklermiş gibi görüyorlar, bu iktidar odaklarının hep düştükleri bir yanılgıdır. Bundan daha 1-2 yıl öncesine kadar, kendini “özel” savcı, polis hakim, bürokrat görenler şimdi yerlerinde yok. Mücadele yürüten arkadaşlar olarak, işçisiyle, emekçisiyle, öğrencisiyle, doktoruyla, avukatıyla biz hala oradayız. Yargılanıyoruz, savunuyoruz kendimizi. Ama o sözünü ettiğimiz bürokratlar yerlerinde yok şimdi. Yani ev sahibi biziz onlar değil!
Alınteri: Teşekkürler…
Halil İbrahim Vargün: Ben teşekkür ederim…