Türkiyelileşmek...

Hangi Türkiye’de Türkiyelileşeceğimize iyi karar vermek zorundayız

GÜNCEL
Pazar, 4 Ocak 2015 (11 yıl 9 ay önce)

Kifayet Nişancı Ceylan



2013‘ten beri ülkede devrimci, demokrat, yurtsever, barış özlemi içinde olan ne kadar aydın varsa ortak söylemleri “Türkiyelileşmek” oldu neredeyse. Kulağa oldukça hoş geliyor ama bu söylem hep düşündürmüştür beni. Ancak son günlerde  yaratılmak istenen Türkiye profiline baktıkça daha da çok düşünmeye başladım. İstiyorum ki, hangi Türkiye’de Türkiyelileşeceğimize iyi karar vermek zorunda olduğumuz şu günlerde bu konuyu birkaç yönüyle ameliyat masasına yatıralım.



       



Sanırım soruna “Türkiyelileşmek” yerine “evrenselleşmek” temasında yaklaşmak daha uygun düşecek.



      



Türkiyelileşmenin ön koşulu, öncelikle Osmanlı’dan başlayan süreçle, hatta “topraklar hanedanın malıdır” anlayışına sarılarak devlet cinayetlerinin kılıflanmaya başlandığı ‘İslamiyet Öncesi Türk Devletleri’ndeki uygulamalarla yüzleşerek başlanmalı. Yüzleşme konuları ilk Türk devletlerinin yaşadığı tarihlerden günümüze doğru yaklaşıldıkça daha geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.



 





      



İslamiyet öncesi Türk devletlerinde topraklar hanedanın malı sayıldığından -çünkü tanrı yönetme yetkisini yalnızca hanedana vermiştir- öncelikle hanedan kanı taşımayanların yönetimde hak iddia etmesi ve taht kavgalarına karışması önlenmiştir. Tabii kavga bunula bitmemiş, en şiddetli kavgalar ve entrikalar hanedan bireyleri arasında yaşanmıştır. Devletin devamlılığı adına babalar oğullara, kardeşler birbirlerine ve hanedanın tüm erkek bireyleri kendilerinin dışında tüm erkek hanedan bireylerine düşman olmuşlar -kadınların tahta geçme hakkı tanrı tarafından yasaklanmıştır-, en ufak fırsatta bir diğerini katletmişlerdir. İktidar savaşlarına baktığımızda öve öve yere göğe sığdıramadığımız tarihimizin aslında cinayetler ve katliamlar tarihi olduğunu göreceğiz. Osmanlı ya da Türk oluşuyla övünenler ve bu durumun kendilerine üstünlük sağladığını sananlar öncelikle -kendileri açısından gerçekten acı- bu gerçekle yüzleşmek zorundadırlar.



 



8. yüzyılda Türkler İslamiyete geçmişler -bu süreç ayrı bir yazı konusudur. Karmaşık bir süreçtir-, bu dönemde dinle birlikte birçok Arap geleneğini  de benimsemişlerdir. Ancak “topraklar hanedanın malıdır” anlayışı devam ettiğinden katliamlar bu dönemde de sürmüş, katliamlar, devletin devamlılığı adına halk tarafından doğru bir uygulama olarak kabul edilmiştir.



 



Osmanlı Devleti’ni kuranlar Orta Asya’dan gelen Türklerdi ama Anadolu topraklarında yaşayan çok sayıda etnik unsur vardı. Yani Anadolu Türklerin değildi. Devleti kuran Kayı Boyu, diğer unsurları “cemaat” örgütlenmesine göre yönetmiş ve onlara “zımmi” hukukuna göre davranmıştır. Ancak devletin oluşumu Orhan Bey döneminde hız kazanmaya başlayınca ilk kardeş katli de devlet adına 1. Murat tarafından işlenmiş ve 17. yüzyıla kadar da devam etmiştir. Bu zaman diliminde oğullarını öldüren babalar, kardeşlerini öldüren ağabeyle… halk tarafından  kanıksanmıştır. Bunları anlatmamın nedeni “kul” anlayışının cinayet ve katliamlara sessiz kalmanın  in ve devlet argümanları kullanılarak topluma kabul ettirilmesidir.



 





    



Yavuz Dönemi’nde temelde ekonomik ve sosyal nedenlerle çıkan Şahkulu İsyanı, 2 gün gibi kısa bir zaman diliminde 40.000  Alevinin katledilmesine yol açmış, ‘devletin her yaptığı doğrudur’ anlayışı, Sünnileri sessiz kalmaya iterken, Aleviler iktidarın ulaşması zor olan dağ köylerine yerleşmeye başlamışlardır. Günümüzde özellikle Orta ve Güneydoğu Anadolu‘da, Alevi köylerinin dağlık alanlarda olmasının nedeni Yavuz’un uyguladığı katliamdır.



     



Fransız İhtilali sonrasında etnik kıyımlar hız kazanırken, dinsel çatışma ortamları da buna paralel olarak hep diri tutulmuş, gerektiğinde ilgili devletlerin  güçleri tarafından harekete geçirilmişlerdir (Türkiye’de Maraş, Sivas olayları…).



     



Osmanlı Devleti  Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) Fermanları ile azınlıklara kağıt üzerinde haklar vermiş ancak uygulamada başarılı olunamamıştır. Tanzimat ve Islahat Fermanlarındaki haklar 1913’teki Bab- ı Ali baskınıyla  tamamen askıya alınmış ve azınlıklar üzerindeki baskılar bu tarihten sonra daha da şiddetlenmiştir. Artık, yönetimde Turancılık (Türk ırkının üstünlüğünü savunan düşünce akımı) egemen olmaya başlamıştır.



     



1915‘te Ermenilerin katledilmesine yol açan bu zihniyettir ve ne yazık ki uygulamaları günümüze kadar da devam etmiştir. Ermeniler haricinde, onbinlerce Kürt katledilmiştir.



 



1938‘de başlayan Dersim Katliamı 1948’e kadar aralıklarla sürmüştür.



     



6 – 7 Eylül  Olayları başta istanbul’da yaşayan Rumlar olmak üzere azınlıklara uygulanan tahrip, yağma ve katliam uygulamasıdır. Farklı ülkelerin basın organlarında yer alan sayılara göre  on bir, on beş kadar Rum, Ermeni ve Yahudi katledilmiştir.



     



 19 – 26 Aralık 1978’de Maraş Katliamı’nda ölenler devlet kaynaklarında ve devlet yanlısı basın tarafından az sayıda gösterilmekte ancak bu sayının en iyimser ihtimalle 110’dan fazla olduğu bilinmektedir.



     



2 Temmuz 1993’te Sivas Katliamı’nda, içlerinde yazar, şair ve  aydınların bulunduğu otuz beş kişi yakılarak katledilmiştir.



     



19 Aralık 2011’de kaçakçılık yaptıkları gerekçesiyle Roboski’de devletin “hatalı operasyondu” dediği bombalamada otuzu henüz 30 yaşına gelmemiş  kırk Kürt genci katledilmiştir.



     



9 Ocak 2013’te  ise, ortaya çıkan belgelere göre uluslararası istihbarat örgütleri ve MİT işbirliği sonucu Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez Paris’te katledildi.



 





    



Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, toplu katliamlara neden olan üç anlayış var. Bunlar devlet, din ve etnisitedir. ( DDE )



    



Eğer Türkiyelileşmeyi hedefliyorsak öncelikle bu topraklarda katliamlar gerçekleştiren mahşerin üç atlısının ne yapmak istediğini iyi anlamalıyız. Ve bu üç atlının yaptıklarının ikrarını sağlamalıyız. Bu konularda cevaplanmamış, üzeri kapatılmış her soru, kin ve düşmanlığı körükleyecektir. Geri kalmış ülkelerde sağlanmak istenen her barış girişiminin önündeki en büyük engel ise uluslararsı kapitalizm ile işbirliği yapmış yerli kapitalizmdir. Mahşerin üç atlısını elinde silah tetikte bekleten de aslında bu birleşik güçtür. Bu güçleri yeterince anlamadan ve doğru karşı duruşu geliştirmeden, barış da Türkiyelileşmek de ütopyadan başka bir şey değildir.