Siz burada en başta kendiniz için varsınız!

GÜNCEL
Salı, 20 Eylül 2005 (20 yıl 8 ay önce)

16 Eylül 2005. Bugün Serna-Seral’deki grevin ilk günü. Yağmurlu bir hava, yağmurdan değil ama direnişten gelen bir sırılsıklamlık var herkeste. Pırıl pırıl işçiler işyerinin önünde dizilmiş. İşyerinin önünde dizilmiş 72 işçi yarına bakıyor. “Bugün değil belki ama yarınlar bizim olacak.” diye geçiyor her birinin içinden ve daha şimdiden yarınlar onların olmaya başlamış bile. Pankartta yazan “Bu İşyerinde Grev Vardır” cümlesinin anlamı bu işte.

Sıcak bir karşılamadan sonra sohbete başlıyoruz. Bir işçi anlatıyor. Serna-Seral, Bostancı’da bir tekstil fabrikası. Bundan tam 5 ay önce işçiler toplusözleşme için görüşmelere başlamış, ama anlaşma sağlayamamışlar. Ücretlerinin 470 milyona yükseltilmesini ve yüzde 30 zam yapılmasını istemelerine karşılık patronun söylediği ilk yıl için yüzde 3, ikinci yıl için yüzde 5 zam olmuş. Ve 21 Temmuz’da grev kararını alan işçilere bundan tam dört gün sonra lokavt kararını açıklamış patron.

Grev kararıyla birlikte üretimin büyük bir kısmı fason atölyelere kaydırılmış. Patron yolunu bulmuş yine, bura olmazsa ora. Ama buradaki işçiler oradaki işçi kardeşlerine de sesleniyorlar: Haklarınıza sahip çıkın!

İşçilerin büyük bir kısmı kadın. Tekstil işkolunda özellikle kadın emeğinin yoğun bir şekilde sömürüldüğü gerçeği burada da çıkıyor karşımıza. Bununla birlikte neredeyse tamamı genç. Bu, avantajların yanı sıra dezavantajları da barındırıyor içinde. Mücadele isteği, atılganlık yönüyle bir olumluluk; deneyimsizlik ve tamamının ilk direnişi olması yönüyle bir olumsuzluk.

1 hafta boyunca kalabilen tüm işçiler direniş yerinde sabahlayacaklarını, sonrasında da dönüşümlü duracaklarını söylüyorlar. “Nasıl kalacaksınız? Hazırlığınız var mı?” sorusuna “Bu bizim için ilk olacak, kalacak olanlarımız montunu vs. getirdiler. Bunun dışında hazırlığımız yok” cevabını veriyorlar.

İşçilerin büyük bir kısmı Doğulu ya da Güneydoğulu. Kürt dinamiklerine işçilerden biri özellikle dikkat çekiyordu. “Bir şey oldu mu bizden biliyorlar, Kürtüz diye hemen suçlamaya başlıyorlar. Ben mesela her konuşmamda bu soruna dikkat çekerim, çünkü biz iki kat ezildik. Hala da eziliyoruz…”

İçlerinde SEKA sürecini yaşayanlar var. Bu sürecin de üzerlerinde ciddi bir etkisi var. SEKA’da olduğu gibi başlarda kendini “işçi” dışında her şekilde tanımlama varmış işçilerde ve “milliyetçi” kesim de ağırlıktaymış. Ama, sonrasında işçi olduklarını, sorunlarının da ortak olduğunu kavradıklarında bu gibi tanımlamalardan hızla uzaklaşmışlar. Bunun kendilerini nasıl böldüğünün artık farkındalar çünkü. “İşçi” olduklarının bilincine varmalarıyla bu milliyetçi vb. tabanda ciddi bir zayıflama olmuş.

Migros ve Örsan Tekstil’den birer işçi de vardı direnişte. Ama, Cola işçileri çağrılmadıklarını söyleyerek (temsilci ise onlara son anda ulaşabildiklerini söylüyor) direnişe gelmemişlerdi. Migros işçisi, grev kararına ilişkin uzlaşma havası ve isteğini yansıttı yaptığımız sohbette. “Migros’ta ülke çapında toplam 6000 kişi çalışıyor. Burada grev demek işin durması demek, bunu göze alamazlar. Uzlaşma olacak bir şekilde, hayırlısı” tarzı söylemler. Cola işçilerine ilişkin de onların boykota geç başladıklarını, bunu en başından yapmaları gerektiğini söyledi.

Aileler de oradaydı. Sürecin başında “sendika da neymiş, ne işiniz var sendikayla” tarzı soruları soranlar sonrasında mücadeleye destek vermeye başlamışlar. Yaşlı bir kadın işçinin eşi vardı alanda. 60-70 yaşlarında, nereye giderse onunla geliyormuş zaten; direnişte de eşini yalnız bırakmamıştı.

Serna-Seral işçilerinin örgütlenme öyküleri de bildik öykülerden farklı. Bizim duymaya alıştığımız “sendika gelir, işçileri üye yapmaya çalışır”ın dışında buradaki işçiler sendikanın kapısını kendileri çalmışlar. Zaten sendikacı da yaptığı konuşmada buna vurgu yaptı, “Son derece açık konuşuyorum, onlar olmasaydı biz hayatta da onları örgütlemeye gitmezdik. Şu an şurada grev varsa, direniş varsa bu tamamen Serna-Seral işçilerinin eseridir.”

İşçiler, tam 1.5 yıldır örgütlenme çalışması yürütüyorlar. Kahvelerde, evlerde, aklınıza gelen gelmeyen yerlerde gizli gizli toplantılar alarak yapıyorlar bu işi. Tabii burada Tez Koop-İş’in büyük desteği var. Ve Serna-Seral’deki 120 işçinin 80′i (80′ken şimdi 72 olmuş) örgütlendikten sonra patronun karşısına çıkıp “İşte biz sendikalıyız, şunları şunları istiyoruz” diyorlar.

120 işçinin kalan 40′lık kesimi idari kadro. Bu yüzden bunları direnişe katmanın zor olduğu ortada. İşçiler, kendi aralarında uygulanan ücret farklılığı ile rekabet ortamının oluşturulduğundan söz ediyorlar. Az iş yaptığı ya da oturduğu halde patronun yalakası ya da sağ kolu durumunda olanların diğerlerine göre dolgun ücretler alması vs. ilk başlarda diğerleri için de cazip görünüyormuş. Sonrasında bunlara da dertlerini anlatmaya çalışmışlar “Bak sen de işçisin, bizi yakan seni de yakar” vs. ama olmamış. Grev başlamadan önce de pılını pırtısını toplayıp işyerinden ayrılmış işçi olduğunu kabul etmeyen bu yalakalar.

Bu arada işçilerin çoğu 3 ile 4 sene arasında çalışmışlar burada. Tabii aralarında 15 senelik işçiler de var ama anlayacağınız henüz çok yeniler.

Haklarını aramaya başlamaları patronu rahatsız edince içlerinde temsilcinin de olduğu işçilerin dördü işten atılmış, baskılara ve küfürlere maruz kalmışlar. Tabii, buna diğer işçiler sessiz kalmamış ve arkadaşlarına sahip çıkarak geri alınmalarını sağlamışlar.

Saat 17:00′de grevlerini basın açıklamasıyla duyurma kararı almışlardı işçiler. Basın açıklaması öncesinde atılan sloganlardan direniş ruhu akıyordu. Sesler kısılıncaya kadar ardarda ısrarla atılan sloganlar her tarafı inletti. “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”; “Örgütlüysek her şeyiz, örgütsüzsek hiçbir şey”; “Yaşasın grev, yaşasın toplu sözleşme”; “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”; “Yaşasın sınıf dayanışması”; “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”…Sesi boğuk çıkan işçinin kaldığı yerden diğerleri devam ediyordu.

Basın açıklaması sırasında 2 işçi heyecan ve umut yüklü konuşmalar yaptılar. Gözlerinden mücadele istek ve kararlılıkları okunuyordu, başka hiçbir şey değil. İşçi temsilcisi heyecandan konuşmanın sonunu getiremedi. “Biz daha birkaç ay önce bugünlere geleceğimizi hayal bile edemezdik. Ama şimdi buradayız…” Diğer işçiyse gözünü ileriye dikmiş, kazandığımız günleri düşlercesine konuşuyordu. “Az ileride, iki sokak ötede yine tekstil işçileri ve işte bu tarafta az ileride otomotiv işçileri ve daha başka yerlerde daha başka işçiler… Kazanırsak yalnız biz kazanmayacağız, kazanırsak işte tüm bu işçiler kazanacak…” Ve konuştukça bayraklar dalgalanıyordu sanki gözünde.

Basın açıklaması sonrası şarkılı-türkülü bir halay çekelim dedi işçiler. Önce “Dünya yerinden oynar, dünya yerinden oynar; işçiler birlik olsa, işçiler birlik olsa” diye bir sarsıldılar ve sonra parçalara geçtiler. İlk halay parçasını başarıyla tamamladılar; ama ikincisinin ne başını ne de sonunu getirebildiler, çünkü bildikleri iki cümleyi tekrar edip durdular. Başkaca da grev parçası gelmedi akıllarına.

Onlar, emekleme aşamasındaki çocuklardı aynı zamanda. Deneyimden yoksun oluşlarını bir parçanın sonunu getiremeyişlerinde de görmek mümkündü. Ama onlar büyük bir hızla öğrenecekler, çünkü bunu yürekten istiyorlar. Bizim de öğreneğimiz çok şey var. En başta da şunu: “Siz buraya yalnızca bize destek olmaya değil, siz buraya yalnızca bizim haklarımızı savunmaya değil; siz buraya en başta kendiniz için ve siz buraya bizimle birlikte kendiniz kazanmak için geldiniz. Siz burada en başta kendiniz için varsınız.” İşte bu, kilit cümle! Bizim bunu kafamıza yerleştirmemiz gerekiyor. Bu işçiler, böyle örgütlenmişler. Biz de böyle örgütlemeliyiz işte.

Bir DPG okuru