Metin Göktepe, tıpkı diğerleri gibi yanı başımızda, kalemimizde, sözümüzde, bastığımız denklaşörde...
Bugün işçi ve emekçilerin doğru haber alma hakkına canı pahasına sahip çıkan,b urjuvazinin ideolojik-kültürel hegemonyasında habercilik üzerinden gedikler açmak için kalemini ve denklaşörünü tutkuyla kullanan devrimci gazeteci Metin Göktepe'nin katledilişinin 19'uncu yılı. Gerçek dergisiyle başlayan gazetecilik serüvenini, Evrensel gazetesiyle devam ettiren Metin katledildiğinde henüz 26 yaşındaydı.
Gazetecilikle yolları kirli savaş yıllarında sayısız Kürt gazetecinin kontrgerilla yöntemleriyle katledildiği yıllarda kesişiyordu. Arkadaşlarının "en fedakarımız, en tutkulu ve cesaretli olanımız" diye tarif ettikleri bu genç adam, katledildiği gün Ümraniye E Tipi Cezaevi'ndeki devrimci ve komünist tutsaklara yapılan kanlı operasyonda ölümsüzleşen Orhan Özen ile Rıza Boybaş’ın Alibeyköy’de yapılacak cenaze töreninin haberini yapmak üzere Alibeyköy'deydi. Arkadaşlarına, ‘Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar’ diyerek...
Devlet terörünün doruklarda seyrettiği o günlerde polis, mahalleyi abluka altına alarak cenaze törenine vahşice saldırdı. 500'ün üzerinde insanın gözaltına alındığı bu saldırıda Metin’e sarı basın kartı sorularak haberi takip etmesi engellenmeye çalışıldı. Hemen geri adım atmayan Metin ısrar edince de Evrensel gazetesinde çalıştığı ‘öğrenildi.’ Öğrenilir öğrenilmez de gözaltına alınarak Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürüldü. Polisler tarafından öldürülünceye kadar dövüldü. Dövülürken söylediği son sözler "Ben gazeteciyim!" olan Metin'in cansız bedeni Spor Salonu’nun büfesinin yanına bırakıldı.
Metin'i katleden devlet tüm katliamlarında olduğu gibi bunun da yalanlarla üstünü örtmeye çalıştı. Dönemin Başbakanı Çiller ve İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, onun gözaltına bile alınmadığı, Eyüp Cumhuriyet Savcısı Erol Canözkan gözaltından sonra çay bahçesinde fenalaşarak sandalyeden düştüğü, İçişleri Bakanı da 'spor salonunun duvarından düştüğü' yalanlarıyla bu katliamın üstünü örtmek istediler.
Fakat yalanın kısa bacağı, Metin'le aynı anda gözaltına olup, onun vahşice dövülmesine tanıklık eden işçi ve emekçilerin anlatımıyla kırıldı.

Sonrasıysa bildiğimiz dalaverelerle seyreden bir hukuki süreç olarak yaşandı. Ailenin Eyüp Cumhuriyet Savcısı Erol Canözkan'a Metin'in gözaltında polislerce katledildiğini belirterek, şikayetçi olması üzerine başlayan mahkeme, bugün de devam eden gelenekle şehirden şehire dolaştırıldı. Fakat nereye kaçırırsa kaçırsın binlerce işçi ve emekçinin, gazetecinin davayı izlemesini engelleyemedi. İstanbul, Aydın ve son olarak Afyon'a taşınan dava, 28 Eylül 2000'de beş polis memuruna "kastı aşan insan öldürmek" ve "faili belli olmayacak şekilde insan öldürmek" suçlarından verilen yedişer yıl altışar ay hapis cezasının onanmasıyla bitti. Bir polis memuru ise Yargıtay'ın kararı bozmasından sonra 20 ay hapis ve beş ay kamu hizmetlerden uzaklaştırma cezası aldı. Mahkum polislerin cezalarının tamamlamalarına 19 Aralık 2000'de yürürlüğe giren Şartlı Tahliye ve Ceza Erteleme Yasası engel oldu.
Burjuvazi ve devletinin o kirli ve kanlı yüzünü en çarpıcı biçimiyle ortaya koyan katliam ve dava süreci bu şekilde bitse de sokaklar, işçi ve emekçiler Metin'in adını belleklerine kazıdılar. Fadime Ana'da somutlaşan o mağrur, bir o kadar da emekle yoğrulmuş sıcacık insan yüreğini kendi yüreklerine kattılar.
Tıpkı Hrant, Kadri Bağdu ve yaşanan diğer gazeteci katliamları gibi... Onlar sembolleşen isimleriyle bu topraklardaki zulmün, acıların, devlet katliamlarının olduğu kadar; mücadele ve direnişin de simgesi olmaya devam ediyorlar...
19 yıldır mezarı başında anılan Metin'in anısı bugün de ilk gündeki gibi aramızda. Diğerleriyle birlikte yanı başımızda, kalemimizde, sözümüzde, bastığımız denklaşörde...