Burjuvazinin çıkarlarına gelenekseli yetmiyor. Bir koyup beş alma saldırganlığına ideolojik- politik motivasyon: Yeni Nesil Milliyetçilik.
Milliyetçilikte işbirlikçi burjuvazinin ulusal sınırları aşan sermaye birikimi ve çıkarları doğrultusunda bir değişim yaşanıyor. Sözkonusu değişim yalnızca milliyetçilikte değil, dış politikanın, dinin, eğitimin, bir bütün olarak devletin işbirlikçi sermayenin yeni çıkarlarına göre yeniden yapılanması ve dönüşümüdür.
Milliyetçilik kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır, burjuvaziye aittir, onun dünya görüşünün temel bileşenlerinden birini oluşturur. Dolayısıyla “milliyetçilikte değişim” dediğimiz zaman, tarihsel bakımdan bu, somut bir tarihsel evrede kapitalizmin evrensel (ve tabii yerel) gelişme düzeyindeki değişmeler temelinde egemen burjuvazinin ihtiyaç ve yönelimlerindeki farklılaşmalara bağlı olarak ortaya çıkan değişimlerden söz ediyoruz demektir.
“VATAN SAĞOLSUN DEMEYECEĞİM”
Önce, geleneksel milliyetçi söylemin çaresiz kaldığı şu olaya bakalım: "Vatan sağolsun" her zaman asker cenazelerinin mahut sözü idi. Çoğunlukla yalana şerbetli olan burjuva medyanın dayanaksız atışı olduğu kuşku götürmez. Böyle de olsa, "Vatan sağolsun", çocukları başkalarının davasında can veren kanayan yüreklerin ezberlenmiş sözüydü. Ezber bozuldu… "Vatan sağolsun demeyeceğim" dedi bir baba. İlk çığlıktan sonraki cenaze törenlerinde yenileri yükseldi. "Hakkımı helal etmiyorum", "Çocuğum şehit değil, anlamsız bir savaşta boşu boşuna öldü"…
Şimdi tam da ABD emperyalizmiyle "staratejik ortaklık" cevvaliyetiyle Lübnan‘a asker gönderiliyorken; Ortadoğu‘da GOP doğrultusunda TSK‘yı daha aktif devreye sokma hazırlıkları yapılıyorken; NATO Afganistan‘da savaşmak üzere daha fazla asker istemişken olacak şey mi bu?! Böyle bir kılçık(!)… Olmaz… Burjuva propaganda mekanizması da yaralı anne yüreklerinden yükselen sesi hemen silahlanmanın psikolojik girdisine çevirme, kirli ve haksız savaşı-orduyu aklama atağına girişti zaten. Orduya çelik yelek, zırhlı araç, profesyonel paralı kontrgerilla timlerine daha fazla katil istihdamının yapılması çağrıları ortalığı kaplamaya başladı.
Fakat annelerin bu çıkışıyla şu da görülmüş oldu: "Vatan, Millet, Sakarya" türü geleneksel milliyetçi repliklerle kitleleri savaşlara sürüklemek, artık eskisi kadar kolay olmayacak.
EVRENSEL PİYASA ZAMANLARI
Geleneksel milliyetçi söylem, değişen dünya ve Türkiye koşullarında işbirlikçi tekelci burjuvazinin iktisadi ve politik çıkarlarına yanıt veremez hale geliyor.
Burada biraz durarak bu sürecin dinamiklerine kısaca değinelim. Bunun son 20-25 yılda gelişen toplam bir süreç olarak iç içe geçmiş birkaç dinamiğinden sözdilebilir. Neoliberal dalgayla üretimin ve sermayenin, mal ve hizmetlerin devlet sınırı tanımadan uluslararasılaşması. Günümüzde sermaye esas olarak ucuz işgücü nerdeyse oraya gidiyor. Üretimin emek yoğun kısımları en ucuz işgücünün olduğu ülkelerde; planlama, ürün geliştirme, üretimin kilit halkaları ve stratejik sektörler ise belli başlı emperyalist merkezlerde yapılıyor. Piyasaya sunulan malların her biri farklı ülkelerde üretilen pek çok parçası bir yerde birleşene kadar devasa bir üretim zinciri oluşuyor. Mali sermaye ise dünya çapında hiçbir engelle karşılaşmadan spekülasyon vurgunlarının en fazla olduğu İstanbul gibi metropoller arasında hızla gidip geliyor. Bu ekonomik ölçeklerin büyümesi, uluslararasılaşmasıdır.
Kapitalist piyasa zamanlarında yaşıyoruz ve artık en ücra köylerde bile yaşanan bu zamandır. Bu, bugüne kadar "el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, anlam, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu" bir zamandır ve "Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu, genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış-veriş dönemidir. … Bu, maddi olsun manevi olsun her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır." Ve bu pazar hiçbir boşluk bırakmayacak denli genişlemiş, meta ilişkileri toplumun tüm dokularına nüfuz etmiş; kırlarda, en ücra yerleşim birimlerinde bile egemen hale gelmiştir.. Sadece üretim, sermaye ve mallar değildir dolaşan, çamaşır makinesi ve otomobil, nescafe ve jeanlerle birlikte bilgi, kültür, marka, zevk ve alışkanlıklar, egemenlik ve mücadele biçimleri de dolaşıyor. Egemen siyaset biçiminin, kültürün, kimliklerin çözülmesi ve yeniden yapılanmasını da beraberinde getiren bir süreçtir bu.
ULUSAL ÇIKAR EŞİTTİR TEKEL KARI
Toprağa bağlı ve "iç ve dış tehditlere" karşı savunma (gerçekte iç tehdit diye gösterilen işçi, emekçi, Kürt hareketini, devrimci, komünist faaliyeti bastırmak; dış tehdit olarak görülenin ise komşu ülkelere karşı düşmanlık ve saldırganlık olduğunu biliyoruz) çerçevesini bölünmez bütünlük-üniter yapının oluşturduğu; pre-kapitalist ırkçı motiflerle donatılmış milliyetçiliğin zamanı geçiyor. Milliyetçi dalganın tavan yaptığı son yıllarda bile bozkurt motifleri, asenalar, ergenekon masalları eskisi gibi popüler olamadıysa eğer bunun anlamı geleneksel milliyetçi söylemin aşınmasıdır. Bu söylemin siyasi temsilcisi sayılan MHP‘nin anketlerde hala barajın üstüne çıkamayışı da aynı şekilde yorumlanabilir. Kuşkusuz bu, ne politik ne de sosyokültürel düzeyde milliyetçiliğin zayıflaması değildir; tam tarsine yükselme grafiği devam ediyor; olan şey ise yerleşik milliyetçi anlayışın çözülmesi ve buna paralel olarak yeni bir çerçeveye kavuşturulması ve içinin sermayenin yeni ihtiyaç ve yönelimlerine göre doldurulmasıdır. En başta milliyetçiliğin "ulusal çıkar" kavramı değişiyor-değiştiriliyor. Buna yön veren perspektif tekelci sermaye tarafından çok net bir şekilde ifade edilmiş: "Siyasi, kültürel, askeri ve stratejik amaçlar ülkelerin ekonomik/ticari/enerji menfaatleri ile irtibatlandırıldığı ölçüde önem kazanmaktadır." (TÜSİAD 1998 Raporu). "Ulusal çıkar" için de bu tarz bir irtibatlandırma vardır. Milliyetçiliğin temel argümanı olan ve burjuvazinin iç pazarını korumak demek olan "ulusal çıkar" artık iç pazarın denetimiyle sınırlı değildir; sermaye nereye gidiyorsa "ulusal çıkar" da oraya gider-gidiyor; dolayısıyla milliyetçilik buna göre yeniden tanımlanmalıdır.
DOGMALAR BİR YERDE TİCARET BAŞKA YERDE
Bir anektod; Ermeni meselesi Türk milliyetçiliğinin en hassas konusudur. O konuda resmi yalanlar dışında bir şey söylemek ve farklı bir politika önermek bile "vatan haini" ilan edilip linç edilmek için yeterlidir. Fakat iş kapitalist piyasa ilişkilerine gelince bu akıldışı hassasiyet yerini gayet rasyonal fikir ve önerilere bırakabiliyor. Hem de en katı milliyetçi kesimlerden; Kars ve Erzurum sanayi ve ticaret odaları yıllardır Ermenistan‘la ticari ve diplomatik ilişkilerin başlatılması için didinip duruyor. Burada milliyetçi dogma Ermenistan’la başlayacak ticaretin getireceği dolarların rüyasıyla dağılıp gidiyor.
Aynı şey Güney Kürdistan‘la yürütülen ilişkilerde de geçerli. En milliyetçi sermaye kesimlerinden Ankara Sanayi ve Ticaret Odası, Güney Kürdistan’a akın ederken geleneksel politik dogmalarını bir kenara bırakarak Dışişleri Bakanlığı‘ndan Güney Kürdistan Hükümeti ile resmi ilişki kurmak için izin başvurusu yapıyordu. Şimdilerde ise milliyetçi-devletçi çizgideki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) "Türkiye’nin Kuracağı Kürt Devletinin Yararları" başlığıyla araştırmalar yayınlamakta; "Türkiye’nin en önemli Kuzey Irak stratejisi, bölgede Türkiye’ye dost bir gücün olmasıdır. Bunun Arap ya da Kürt olması ikincil bir mesele" demekte. Güney Kürdistan’ın iktisadi ve politik hamiliğiyle Türkiye’nin bölgeyi kendine bağlayabileceği, böylelikle Ortadoğu’da güç ve nüfuzunu genişleteceği hesaplanmakta. Eski Genelkurmay Başkanı Özkök böyle bir ihtimale göre ayar çekiyordu dış politikaya: "Artık Barzani ve Talabani’ye aşiret reisi diyemeyiz" diyerek.
MİLLİYETÇİLİĞİN DEĞİŞEN TOPLUMSAL TABANI
Yerleşik Sevr sendromlarının yanına gitgide evrensel piyasanın büyük güçlerinden duyulan korkular da ekleniyor. Ülkeye ne zaman gireceği, ne zaman çıkacağı pek bilinmeyen, gelişi de gidişi de genel ve hızlı bir mülksüzleşme ile sonuçlanan gizemli bir akışkandan duyulan korku… Her mülksüzleşme dalgasıyla orta sınıflardan başlayarak emekçi sınıflara doğru geldikçe derinleşen yoksullaşma, işsizlik, geleceksizlik… Sistemin yaşadığı çok yönlü kriz, bunun yarattığı gelecek güvensizliği, eski konumların kaybı ve hızlı yoksullaşma, "piyasanın kör güçlerinden duyulan korku" vb. Bunlar, çıplak iktisadi çıkar hesapları üzerine kurulu yeni milliyetçiliğin gelişme zeminidir.
Bununla birlikte milliyetçiliğin kitle temeli/toplumsal tabanı da değişime uğradı. Ortaya çıktığı 18. yüzyıldan yakın zamana kadar milliyetçiliğin kitle temelini, ister resmi üniformalı ulusal ordular biçiminde olsun isterse üniformasız paramiliter örgütlenmeler biçiminde olsun milliyetçiliğin vurucu gücünü aslolarak köylülük (taşra) oluşturmuştur. "Yeni milliyetçilik" olarak tanımladığımız bugünkü milliyetçiliğin sosyal tabanını, kitle temelini ise genel olarak kentli sınıflar oluşturmaktadır. Geçmişte milliyetçi hareket ve örgütlenmelerin daha çok üst kademelerinde veya ideologları arasında yer alan kentli orta sınıf mensupları dahi günümüzde yeni milliyetçiliğin örgütlenmesinde ve yayılmasında aktif ve militan bir tutumun sahibi olarak dikkati çekmektedir. Yeni milliyetçiliğin sosyal temeli ve kadrolarındaki değişim onun kullandığı sloganlardan ritüel ve reflekslerine kadar birçok konuda da başka değişimleri tetikleyici bir rol oynamaktadır.
YENİ NESİL MİLLİYETÇİ KURTÇUKLAR
Tekelci sermayenin yeni milliyetçiliğini tanımak için gençlik içindeki bir çalışmasına bakalım: Yeni Nesil Milliyetçilik. Üniversitelerde faaliyet yürüten, 51 üniversitede 20 bin gönüllüsü olan, dernek, dergi, internet sitesi, iletişim platformu, panel, seminer, gezi etkinlikleri olan bu "yeni nesil milliyetçilik" hareketi Org. İlker Başbuğ‘dan, Sabancı ailesine, YÖK Başkanı‘ndan Kadir Topbaş‘a kadar pek çok isimden maddi, manevi destek ve yönlendirme alıyor. "Ahlaki çerçevede ilerleyen ticari ilişkilerin savunucusu ve uygulayıcısı” olacakları taahüdünü veren bu yeni nesil kurtçukların Yeni Nesil Ekonomi Düşünseli diye tanımladıkları görüşlerinin temeli şöyledir:
Sadece kendi ülkesi sınırları içinde satış yapan ulusal bir firma olmak, uluslararası bir firma karşısında nasıl güçsüzlük ifade ediyorsa, sattığı malın tüm girdilerini, fayda-zarar hesabı yapmadan kendi ülkesinden temin etmek de o kadar anlamsızdır artık. … Globalleşmenin karşısında milli ekonomi anlayışının yetersiz kalacağını görmemiz de zor olmasa gerek. Eski dar kalıbıyla kendi ülkenin mallarını satın almak, yatırım için sadece kendi finansal kaynaklarından yararlanmak, yabancı firmaların ekonomiye girmesine, uluslararası fonların kullanılmasına karşı olmak mücadelesindeki milli ekonomi bugünkü koşullarda pek fazla anlam ifade etmeyecektir.
Bugün uluslararası arenada yer alan ülkemiz şirketleri, en az kendileri kadar bu ülkeyi de temsil etmekte, işte bu yüzden millidir, ve milli değerler olarak milli zenginler yaratılmasına önem verir yeni nesil milleyetçiler.Bu kurtçukların milliyetçiliği de bu görüşler üzerine kurulmakta:
Önümüzdeki döneme damgası vuracağından şüphe olmayan globalleşme ve beraberinde getirdiği tek üstün kimlik idealini doğru anlayıp içinde yer almak biz Yeni Nesil için en önemli zorunluluktur. Şu bir gerçektir ki, dünya, iletişim imkanlarının her geçen gün daha da gelişmesi ve insanları kontrolü altına almasıyla er geç bu üstün kimliğe kavuşacak, ve kültürler, yürekten sahiplenilmediği bir ortamda geçmişi süsleyen tatlı anılara dönüşecektir.Bu yüzden:
Üç ilahi dinin ışığıyla şekillendirdiğimiz değerler bütünümüzü gelecek nesillere taşımak; sadece bu ülkenin değil, tüm insanlığın yarınlarını, bu değerlerden yaratmak için Yeni Nesil Milliyetçiliği’ne sımsıkı sarılıyoruz.SÜSLEYİCİ ARGÜMANLARDAN GERİYE KALAN