'Çatlaksever' siyaset anlayışı Gül'ün demeci üzerine hemen “Gül bayrak açtı” moduna geçti
Karşıdevrim kampı içindeki ‘çatlaklardan yararlanmak’ Türkiye solunun yabancısı olmadığı bir kavram. Dahası bu bazılarının temel siyaset yöntemlerinden biri. Taktik politikalarını bunun üzerine kurma alışkanlığı, özellikle Maocu çevrelerle pasifist-parlamentarist küçük burjuva çevreler içinde yaygındır.
Düşünün ki zamanın TKP’si, 12 Eylül cuntacıları arasında bile “çatlak” icat etmeyi başarıp cuntanın ilk zamanlar perde arkasındaki güçlü adamı Haydar Saltık şahsında “ilerici” bir kanat keşfetmeyi başarmıştı?!!
İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin geleceğine ve kendi gücüne güvensizlikten kaynaklanan bu ‘çatlaksever’ siyaset anlayışının ayranı bugün yine kabarmış durumda. Abdullah Gül gündemdeki ‘başkanlık sistemi’ ve ‘iç güvenlik yasası’ hakkında Tayyip Erdoğan’la açıkça çelişen görüşler dile getirdi ya, bunlar hemen “Gül bayrak açtı” moduna geçtiler.
Uyuşturucu bağımlılığı gibi bir türlü kopulamayan CHP “muhalefeti”nin pejmürdeliği sürdükçe umutlar uzunca bir süredir AKP içinde bir çatlamaya bağlanmıştı zaten. Öyle ki, helyum gazı doldurulmuş uçan balona eşdeğer bir ‘özgül ağırlık’ sahibi Bülent Arınç’ın nevrotik gelgitleri dahi “beklediğimiz belirti acaba bu mu” heyecanıyla karşılanıyordu. Bu arada Abdullah Gül “potansiyel bir umut” olarak hep yedekteydi.
Olup bitenleri çok çabuk unutmasından hareketle Türkiye’de halkın “balık hafızalı olduğu” iddia edilir. Ancak bu belleksizlik asıl, topluma yol gösterme iddiasını taşıyan küçük burjuva aydınlar ve demokrat kesimler içinde yaygındır. Uzağa gitmeye gerek yok. Umudunu hala AKP içinde patlak verecek klik savaşlarına bağlayıp Abdullah Gül iki kıytırık laf etti diye heyecana kapılmak, balık kadar bile hafıza -ve akıl- sahibi olmamak değilse nedir?..
Abdullah Gül, o lafları ederken bile kim olduğunu kendi ağzıyla hatırlatıyor: AKP’de cisimleşen neoliberal gericiliği kastederek, “ben”, diyor, “bu hareketin kurucularından biriyim hatta ilk başlatanım…”. Var mı daha ötesi?..
Üstelik bugün “umut” gözüyle bakılan Gül’ün pratiği de ortada. AKP’nin ideolojik-siyasi hegemonyasını tahkim süreci özellikle Gül’ün cumhurbaşkanlığı döneminde vites büyütüp hız kazandı. 7 yıllık görev süresi boyunca Gül, iç veya dış politikaya ilişkin olarak Tayyip Erdoğan’dan farklı anlamlı tek bir tutum ve duruş sahibi oldu mu? Bu 7 yıl boyunca topu topu 5 yasayı “bir daha görüşülsün” diye Meclis’e geri gönderme dışında önüne gelen her yasa ve kararnameye tereddütsüz bastı imzayı. Karşı çıkmak, veto etmek şurada dursun, “internet sansürü” ya da eğitimde “4+4+4” yasası gibi bariz gerici-faşist adımlara dil ucuyla dahi karşı çıkmadı. Bazıları bu kişiyi şimdi “umut” olarak görüp bizlere de pazarlamaya niyetleniyor.

Hatırlanacak olursa, 1990’ların başında da, sadece hafızasını değil kişiliğini de yitirmiş “solcu” eskisi bazı tasfiyeci döküntüler de Demirel gibi elikanlı bir halk düşmanını “akıllanmış demokrat” olarak gösterme yarışına çıkmışlardı. 12 Eylül öncesi dökülen kanların başta gelen sorumlularından biri olan o Demirel’in huyundan da, politik dalaveracılığından zerrece vazgeçmediği ‘93 Konsepti ve 28 Şubat süreçlerinde bütün iğrençliğiyle bir kez daha görüldü.
Burada akla şu soru gelebilir: Verilen örneklerde olduğu gibi kimi zaman yanlış değerlendirmeler yapılmış olsa da burjuva karşı devrim kampı içindeki çelişki ve çatlakların sınıf mücadelesinde hiç mi yeri ve önemi yoktur?.. Günlük politika ve taktiklerin belirlenmesi sırasında gözünü öncelikle veya ağırlıklı olarak bu çatlaklara dikip tutumunu buna göre ayarlayan ‘çatlakseverler’in karşı kutbunda bu kafada olanlar yer alır.
Bunların karakteristik özelliğini ise pratik politikaya uzaklık, ondan bilinçli ya da güçsüzlükten kaynaklı olarak fiilen kopukluk oluşturur. Böyleleri, sanki laboratuvar koşullarında cereyan eden steril bir süreçmiş gibi algıladıkları sınıf mücadelesine var güçleriyle katıldıkları zaman karşılaşacakları manevra zorunlulukları, ilerlemeler-gerilemeler yaşamak, yeri geldiğinde dolambaçlı yollara başvurmak, taktik veya stratejik ittifaklar kurmak, başkalarıyla istemeden de olsa yan yana düşmek vb. mecburiyetler yüzünden “ellerinin kirlenmesinden”se pratik politikaya uzak hatta fiilen kayıtsız kalmayı “devrimci bir erdem” gibi görürler.
Yaptıkları aslında kendiliğindeciliğin daniskasıdır. Hayalini kurdukları devrimin ve devrim için elverişli koşulların kendi dışlarında olgunlaşmasını bekleyen katışıksız bir kuyrukçuluktur. O çok karşı göründükleri ve bütün umutlarını o çatlaklara bağladıkları için -haklı olarak- kuyrukçulukla eleştirdikleri ‘çatlakseverler’ ile aralarında bu anlamda bir fark yoktur. Bunların her ikisi de, tarihin oluşumunu kendi dışlarındaki güçlerin eylem ve etkinliklerine terketmiş kendiliğindenciliğin iki farklı türüdür.
Tarihin seyrine gücü ölçüsünde müdahil olup onu işçi sınıfı ve emekçi kitlelelerin güncel ve tarihsel çıkar ve hedefleri doğrultusunda etkilemeye çalışmaktan (pratik politika) geri durmayan devrimci bir yaklaşım ise, bu konuda kuyrukçuluğun her iki biçiminden de uzak durur. Burjuva karşı devrim kampı içinde onun gücünü kemirip zayıflatan, dikkatini dağıtan, işçi sınıfı ve emekçi kitleler karşısında birleşik hareketini sınırlandırıp yavaşlatan her çatlaktan sonuna kadar yararlanmayı hiçbir zaman küçümseyip reddetmez. Tersine bunları çoğaltıp derinleştirmeye bakar.
Fakat bunu yaparken karşısındakilerin hiçbirinin sınıfsal-siyasal kimliğini ve sicilini unutmak ya da görmezlikten gelmek gibi bir oportünizme düşmemeye de özellikle dikkat eder. İşçi ve emekçi yığınların saflarında bu didişme ve bunların tarafları hakkında herhangi bir yanlış algı ve yanılsamanın doğmasına meydan vermez. Birilerine karşı çıkarken, onunla aynı sınıfsal karaktere sahip başka birilerine yaslanmayı ise aklından bile geçirmez.
Sınıf mücadelesinin her anı ve konusunda olduğu gibi burjuva karşı devrim kampının iç çelişkilerinden yararlanma konusunda da işçi sınıfı devrimcilerine öncelikle “kendi gücüne güven” ilkesi yol gösterir.