Salı, 3 Ekim 2006 (20 yıl 3 hafta önce)
Burjuva politika kazanı pörtlemiş postal ve yanık dolar kokuları yayarak, yeniden kaynamaya başladı. Hepsi birarada pişirilen neler yok ki bu kazanda: ABD‘nin yeni Ortadoğu manevraları ve yığınağı, Bush-Erdoğan görüşmesi, genelkurmay bileşenlerinin üstüste “şahin” açıklamaları, Büyükanıt‘ın ve Sezer‘in bir Holywood filmi gibi önceden pazarlanan kamuoyu mühendisliği eseri konuşmaları, TÜSİAD‘ın AB‘ye uyum sürecini yeniden hızlandırmak için bastırması, Kürt sorununda hem ABD ile ortaklık hem de sarsıcı pazarlıklar üzerinden yürütülen operasyonun yeni aşamaları, bunun işbirlikçi devleti sıkıştırması ve işbirlikçi güçler arasında yarattığı dalaşmalar, PKK‘nin tek yanlı ateşkes ilanı, menziline girilen Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim hesapları, ekonomik yavaşlama sinyalleri…
Kürt Sorununda “Yeni Evre”
Gündemin merkezinde “yeni bir aşamaya” doğru giren Kürt sorunu var. PKK; ABD, AB, TÜSİAD,
Genelkurmay, AKP, Talabani yumağının iç açıkları ve dengeleri üzerinden yürütmeye çalıştığı reformist politikasını, bölgede oluşan yeni dengeler üzerinden tek taraflı ateşkes ile yeni bir evreye taşımaya çalışıyor. Bunun nedeni Kürt sorununda ABD’nin
“emperyalist çözüm” politikalarının ağırlığının artması ve dolayısıyla işbirlikçi devletin geleneksel
“pazarlık yok, esneme yok” politikasındaki sıkışmanın da artmasıdır. ABD ve AB’nin zorlaması, Talabani’nin aracılığı, İmralı'daki
Öcalan‘ın çağrısının ardından, PKK, Kürt sorunun uluslararasılaşmasının iç siyasette yarattığı çatlaklar ve manevra olanağını ateşkesle değerlendirmeye çalışıyor. PKK, Kürt sorununda ulusal devrimci-demokratik çözüm çizgisini çoktan bir yana bırakmıştı. Bundan nitel olarak çok daha geri düzeyde, ucu belirsiz liberal reformlar düzleminde bir “çözüme” baştan yanaşmış durumdadır. Bu
“emperyalist çözüm” sınırları içerisinde, ateşkesle, emperyalizmin zorlamaları karşısında sıkışan devlet üzerinde dolaylı basıncını artırmaya ve pazarlık gücü yaratmaya çalışmaktadır. En alt düzeye çekilmiş bu çerçevenin en üst sınırı, dağdaki gerillayı da kapsayan genel af, seçim barajının kürtlere parlamenter temsil şansını verecek biçimde düşürülmesi, 301. maddenin düzenlenmesi, bazı kültürel haklar, diğer ucunda ise PKK’nin silah bırakması ve tam tasfiyesi vardır.
Ulusal devrimci-demokratizm mücadelesinden ileriye değil, durmaksızın daha geriye ve aşağıya doğru kayan PKK’nin menzili en fazla budur, ve bu “menzil” de emperyalist kapitalizmin yeniden yapılanması ile, onunla bütünleşmekle çizilmektedir.
Bu dönüşüm ve gelinen nokta, Kürt sorunun biricik gerçek devrimci çözüm yolunun, devrimci sosyalist demokrasi olduğunu büyük bir netlikle ortaya koymaktadır.
Türk genelkurmayı, PKK’yi asla muhatap almayacakları, Talabani’nin aracılığına göz yummayacakları, Kürtlere ne bugün ne gelecekte siyasi (parlamanter) temsil hakkı tanınmayacağı, vb. üzerine her zamankinden pes perdeden uluyor… Ulumakla kalmıyor, PKK’nin birkaç ay önceki ateşkes girişimini engellemek için olduğu gibi, yeni
Diyarbakır provokasyonları tezgahlıyor. Artması beklenebilecek bu uluma ve provakasyonlar, devletin geleneksel Kürt politikası ve kırmızı çizgilerindeki krizin bir sonucu ve ifadesidir. Nitekim işbirlikçi burjuvazi içerisinde de,
“Kürt sorunun salt askeri yöntemlerle çözülemeyeceği tecrübeyle sabit. PKK’nin ateşkesinin yarattığı bu fırsatı değerlendirelim, yoksa ABD değerlendecek” diyen eğilim de güçleniyor. Kürt sorunundaki gelişimin yönü zaten ABD politikaları çerçevesinde olmakla birlikte, genelkurmayın süreci baskılamada kullandığı milliyetçi söylemleri de gözeten “…yoksa ABD değerlendirecek” ifadesi, genelkurmayın engellemelerini ve üzerlerine gelmesini savuşturmayı gözeten bir demogojiden ibaret.
İşbirlikçi devletin Kürt politikasındaki kriz, çalkantı ve sarsıntılar, en iyi ifadesini ABD’nin ittirmesiyle yürütülen ABD-Türkiye arasındaki
“PKK Koordinasyonu”nda (sonradan “PKK terörü ile mücadele Özel Temsilcilikleri arası koordinasyon” adını aldı) kendini gösteriyor. ABD’li general eskisi
Sayer ile birlikte “PKK ile mücadele” özel temsilciliğini yürüten general eskisi
Başer, bir tv programında, bir yandan ABD politikalarına göz kırparken, diğer yandan genelkurmayın çizdiği kırmızı çizgiler çerçevesini korumaya çalışıyor:
DTP‘yi kastederek,
Tamamen terörle, terör örgütüyle ilgili söylem, davranış ve eylemlerini terk ederler ve bu ülkenin ulusal birliğini, ülke bütünlüğü ile ilgili temel değerlerini savunurlarsa bu şüphe dağılır. Halkımız da o zaman onları her demokratik parti gibi görebilir. Bunun için samimiyetlerini kanıtlamaları gerekir. Böyle yaparlarsa seçmenlerine daha faydalı hizmet sunabilirler.
Yani Kürtler, PKK ancak tümden silah bırakıp tasfiye edilirse, belki parlamentoya girme şansı edinebilirler. Tabii bu, bu durumda bile, Kürtlerin
“demokratik seçim” çalışmaları karşısında Özel Harp tekniklerinin kullanılmayacağı anlamına gelmez!
Türk genelkurmayı, ABD’nin bölgedeki sıkışmasını gözeterek Kürt sorunundaki pazarlığı, provakasyonlarla da birleşik olarak PKK’nin “ya tam teslimiyet ve tasfiyesi ya da imha” noktasından sürdürmeye çalışmaktadır. Bu sayede
Güney Kürdistan‘da PKK’nin yasal faaliyetinin sınırlandırılması, bürolarının kapatılması gibi bir dizi
“taviz” de kopartabilmiştir.
Kandil‘in boşaltılmasını,
Mahmur kampının kapatılmasını, PKK militanlarının teslim olmasını, “Kuzey Irak’a operasyon” iznini de zorlamaya çalışmaktadır. ABD Özel Temsilcisi Sayer’in yanıtı, “önümüzdeki maçlara bakıcaz” türünden, “önümüzdeki aşamalara bağlı”.
Kürt işçi ve emekçi sınıflarının, emperyalist ve işbirlikçi haydutların poker masasında bir kart derekesine düşmemesi, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini içiçe geçiren yeni ve daha yüksek mücadele kanallarının açılmasıyla olacaktır. Poker masasında kanamalı ve ezik bir “kart” olmaktan çıkmanın biricik yolu, bu masayı Türk sınıf kardeşleriyle birlikte devirmek, her türlü emperyalist gerici işbirlikçi burjuva güç ve plandandan bağımsız ve tam karşıt bir eksende, devrimci sosyalizm ekseninde mücadele etmektir.
Bush-Erdoğan Görüşmesi ve Sonrası…
ABD
Dış İlişkiler Konseyi‘nin son Türkiye raporu yeterince açıklayıcı:
Batı ile İslam dünyası arasındaki bölünme bugün ABD’nin dış ve savunma politikasında karşılaştığı en çetin sorundur. Bunun sonucu olarak Türk-ABD ilişkileri her zamandan daha önemlidir. Washington’un İslam dünyası ile ilişkilerinde yeni ve etkili bir politikaya yönelmesinde Türkiye, ABD için en değerli bir partner olabilir.
Beylik gibi görünen bu lafları, ABD’nin bölge stratejisinde kimi farklılaşma noktaları açısından
“yeni içeriği” ile okumak gerekir. ABD, Papa'nın provokatif çıkışından da görüldüğü gibi, kendi yarattığı
“çetin sorunu” derinleştirmekte, bölgesel işbirliği kombinasyonlarıyla yığınağını güçlendirmektedir. Bir yandan da, başta Türkiye olmak üzere geniş bir işbirlikçi sunni cephesiyle,
“islam dünyasını” içinden bölmek ve birbirleriyle savaşa sürüklemek için elinden geleni yapmaktadır. ABD,
Irak‘ta iç savaşı körüklerken, Güneyi Kuzeyi ile
Kürdistan‘ı da lojistik üs haline getirmek için stabilize etmek istiyor. Diğer taraftan,
Rusya‘nın
Bulgaristan üzerinden yeni enerji nakil hattı atağınının önünü kesmek ve
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattını güvence altına almaya çalışıyor. En başta da Ortadoğu,
İran, Afganistan, Kıbrıs gibi konularda, Türkiye’nin kendi politikalarıyla daha aktif işbirliği yapmasını dayatıyor. Kuzey Kıbrıs hükümetinden (
Talat‘ın Formula 1 ödülünü vermesiyle perdelenip ödünlenen)
Denktaş‘ın oğlunun da postalanması, istediklerini almaya devam ettiğini gösteriyor.
Böylece, Bush-Erdoğan görüşmesinin de temel pislikler çerçevesi çıkmış oluyor.
“Stratejik işbirliği vizyon belgesi”nin Ortadoğu halklarına karşı daha saldırganlaşan bir biçimi, bu görüşmede resmileşmiş olacak. Bunlara eklenmesi gereken belki de tek şey, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığını, ABD’nin onayına sunacak olması. Türkiye’de iktidarda taşların ve güç dengelerinin yeniden şekillenmesi bile ABD dolayımıyla gerçekleşmektedir. Genelkurmay ise bir yandan
CHP‘ye paslar da atarak AKP üzerindeki baskısını artırken, yine burjuva siyasetin merkezine oturarak, üst üste
“şahincilik” açıklamalarıyla, gerçekte, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin büsbütün vidaları sıkıştırmış bir kontrol çerçevesini çizmeye çalışmaktadır. Cumhurbaşkanı ile, hükümeti ile çekirdek
MGK yönetimini güvenceye almaya çalışmaktadır.
Bu karmaşık denklemler içinde güç ve iktidar mücadeleleri kızışırken, önemli ve sarsıcı olabilecek bir diğer etken de, bağımlı kapitalist ekonominin yavaşlama sürecine girmiş olması. ABD emperyalizminin işbirlikçi burjuvaziyi boğazından sıktığı bu etken, aynı zamanda TÜSİAD’ın da AKP üzerindeki baskısını artırarak, AB’ye yeni uyum düzenlemeleriyle ekonomideki
“AB çıpasını” güvenceye alma gayretinin bir diğer nedeni. AB ise, Türkiye ile ilişkilerde de hem ABD ile birlikte, hem de ABD’ye karşı elini güçlendirmek için başta Kürt ve Ermeni sorunları olmak üzere, işbirlikçi devletin yaralarını kaşımak için elinden geleni yapıyor.
Oldukça çalkantılı, sarsıntılı, gelgitli olabilecek bir sürece giriyoruz. Her şeyden önce kitlelerin içinden net bir komünist duruşun ve refleksin geliştirilmesi kaçınılmazdır. Bir yandan gerici-faşist baskı, uluma, provokasyon ve manipülasyonların yoğunlaşacabileceği, diğer yandan kitlelerin çalkantı ve arayışlarının gelişebileceği bir süreç, kitleleri gerçek sınıfsal istek ve özlemleri içinden özneleştirerek yarılabilecek bir süreç. Sınıfa karşı sınıf, devrimci sosyalizm ve sosyalist demokrasi eksenin, Türk ve Kürt işçi ve emekçilerinin birleşik mücadelesinin biricik kanalı olacağı bir süreç.
Ufuk Çizgisi, Sayı: 47