Romanları, hikayeleri, röportajları, derlemeleriyle Yaşar Kemal bizi umuda bağlamaya devam ediyor
Yaşar Kemal demek ölümsüz roman kahramanları demektir. En zorlu anlarımızda bile insana ve toplumun yaralı, ezilmiş tarafına duyulan umudun kaybedilmemesi demek… Yaşar Kemal; savaşın, sömürünün en barbar biçimlerinin doğayı ve insanlığı yok etmenin eşiğine getirdiği koşullarda bile bir çıkış yolunun olduğuna inanmak ve onu bulma iradesidir.
Bir yazar aslında yarattığı karakterlerin toplamıdır; derinliği, karakterlerindeki derinlik kadardır. Yaşamla ilişkisi, romanın konusunda ve karakterlerinin ruhundadır. Dünyayla hangi sınıfın penceresinden ilişkilendiği, nasıl algıladığı ve aslında nasıl yaşadığı karakterlerinde dile gelir. Yaşar Kemal, romanlarının tüm unutulmaz karakterlerinden bir parçadır. Hepsini kendisinin de asla kopmadığı halkın kolektif gücü ya da güçsüzlüğünden doğuran, hepsini ince bir emekle yeniden var eden bir halk “masalcısıdır”.
Efsaneler, ağıtlar, masallar Yaşar Kemal’in en büyük esin kaynağıdır. Ama o onları postmodern bir hiçliğe ya da masa başında yapılan çıkışsız, kuru kurgulara kılıf yapmaz. Tersine onlara yaşamın capcanlı renkleriyle yeniden ve yeni bir hayat yaratacak tarzda ruh kazandırır. İnce Memed bir söylence olmaktan çıkıp “mecbur” insanın, yoksulun, emekçinin hayatının içine giren, ona yön veren bir halk kahramanına dönüşür. Umuda, zulme ve sömürüye baş eğmemeye çağıran ölümsüz bir kahramana… Abdi ağaların kökünün henüz kurutulmadığı bu dünyada her daim esinleyici bir mücadele ruhu olarak yaşar.
İçinde taşıdığı saf sevgi ve umuttan yola çıkarak, sıradan insanı sıra dışı kılar Yaşar Kemal… Ondaki görünmeyeni hissettiren bir anlatımla görünür kılarak umudun aslında bu “görülmeyende” saklı olduğunu duyumsatır. Okurlarıyla rutinin, çoraklaşmış gibi olanın, sıkıntının; yeni bir arayışın doğacağı ve aslında umudun da bunun içinden mayalandığını hissettirecek bir ilişki kurar.
Bizim sıradanlaştırarak baktığımız her şey Yaşar Kemal’de içinde yaşam mucizesinin olduğu bir olağanüstülük kazanır. Sıradan insanın çıkışsızlık noktasında hangi efsanelerin kahramanı olabileceğinin…
En az gülüşü kadar samimi ve içten bir halk sevgisiyle dünyaya bakan Kemal, ender bir aydındır. İçinden çıktığı ‘muhtaçların’, sıradan emekçilerin sesini, arayışlarını, çıkışsızlıklarını, sıkıntılarını, doğayla ve kendileriyle kurdukları ilişkilerin izlerini onlar adına her daim taşıyan, içine umudu koyarak yoğurup yeniden üreten bir halk adamıdır. Öyle olduğu içindir ki efsane de masal da onun kaleminden capcanlı hayatlara dönüşür.
Kişisel hikâyesi de evrensel bir karaktere dönüşen İnce Memed’inki gibidir. Daha çocukken babasının öldürülmesiyle “mecbur” kalıp okulu bırakır, sonrasıysa romanlarında dile gelecek kadar canlı, renkli, zorlu bir hayat serüvenidir. Gorki gibi o da hayatın gözeneklerini bizzat yaşayarak keşfeder. Onun kendisine kazandırdığı tüm renkleri sayfalarca süren insan ve doğa betimlemeleriyle edebiyatın mayası kılar.
Bir Homeros ruhu vardır onda. Yaşar, gözlemler, dinler ve tüm bunları gerçeklik duygusunu asla kaybetmeyen bir destan tadında yeniden kurgular, üretir. Dili de kurgusu da kendisine mahsustur. Fakat aslında halk nehrinden damıttıklarından, biriktirdiklerinden müteşekkildir.
İnce Memed’ten beri dile gelen tüm karakterleri kendisinin de dediği gibi ‘muhtaçlardır’. Hem yoksullukları ve acılarıyla çareye muhtaçtır onun kahramanları hem de o çareyi kendilerindeki direnme potansiyellerini açığa çıkararak var etmek zorundadırlar, direnmeye başkaldırmaya muhtaçtırlar.
Yazar bu direnme “muhtaçlığını” halk kahramanları şahsında ete kemiğe büründürür. Ama esasında o kahramanlar da etraflarındaki nesnel gerçeklerin (sosyo ekonomik/siyasal/kültürel) somut ürünüdürler, o gerçekler olmasa onlar da olmazlar. O gerçekler olgunlaştığı için onlar vardır.
İnce Memed, tarımda yaşanan makineleşmenin toprağın daha vahşi biçimlerle merkezileştirilmesine neden olduğu bir tarihsel dönemin yoksul ve topraksız köylüler için baş kaldırışı mecbur kıldığı dönemin kahramanıdır. Çukurova bölgesinde yaşanan bu hikayede mecburların tarifsiz acıları, muktedirlerin tarifsiz zulümleriyle derinleştikçe direnişi doğuracak koşullar da olgunlaşmış olur.
Sıradan bir köylü olan Memed bu zorunluluk haline neşter vurandır. Aslında tüm mecburların hislerinin tercümesi olduğu için de o koşulların toplam ifadesidir. Çıplak bir zulüm ve sömürünün olgunlaştırdığı bu halk kahramanı sevginin insanı yücelten, güçlü ve korkusuz kılan temsilcisidir aynı zamanda.
Kemal romanlarında tarihsel toplumsal koşulları altyapı ilişkileri üzerinden ele alır, idealist değil, tarihsel materyalist bir duruşa sahiptir. Bu açıdan o dönemlerde (ki özellikle tarımda makineleşme ve toprağın merkezileşmesinin baş döndürücü bir hızla yaşandığı 1950/'60 yılları) gerek mülk sahipleri arasında yaşanan kıyasıya rekabet gerekse bununla içiçe geçen el değiştirme sürecinin yarattığı toplumsal altüst romanlarının omurgasını oluşturur.
Değişim ve dönüşüm romanın bastığı toprağı oluştururken, ona ruh verense bu atmosfer içinden nefes alıp veren “sıradan köylü” ve zulümle, sömürüyle nefes alıp veren ağalar ya da sanayileşmeyle birlikte proleterleşen eski köylüler ve patronlardır. Zalimle, sömürenle; zulüm gören ve sömürülen aynı romanın ters kutuplarında yer alan kahramanlarıdır. Tarih ve toplum zıt kutuplarda yer alan çıkarları birbiriyle uyuşmayan bu toplumsal kesimlerin çıkarlarınca belirlenen eylemlerle akar.
Fakat Kemal bunu kaba materyalist bir yaklaşımla yapmaz. Olup biteni salt sınıfsal çıkarlar ve bunlar üzerinden oluşan toplumsal ilişkiler matematiği kabalığında ele almaz. Tüm bunları, merceği insanın ruhunun derinliklerine tutarak derinleştirip, didaktik bir kuruluktan kurtarır.
Bu açıdan da onun romanı tarihsel materyalist bir temele dayandığı gibi bu temeli adeta tanrılaşmış bir yazar edasıyla yarattığı yapay kahramanlarla kanıtlama çabası içindeki romanlardan değildir. Kahramanları da dünya görüşü de kuru ve kurgulanmış bir seyirde akmaz. Öylesine doğal ve derindir.
İnsan sadece yazarın mesajını taşımak üzere kurgulanmış kahramanlarla dile gelmez. Ruhunun derinliklerindeki kaynamalar, devinimler, çelişki ve çatışmalarla vardır. Bu açıdan da Kemal biraz da Dostoyevski’dir. Sıradan insanın ruhunun derinliklerindeki evrensel değerleri hiç kabalaşmadan bulup çıkaran, hissettiren bir insan sarrafıdır. Aşk, sevgi, baş eğmemek, kötülük, sıkıntı, bunalmışlık, yıkım, korku, rutin olanı aşma çabası, umut, yokluk içinde dayanışma… kısacası, insana, ille de ezilen/sömürülen insana dair ne kadar evrensel değer varsa hemen hepsini bulabilirsiniz onun idealleşen ya da idealleşmeyen tüm kahramanları şahsında.
Savaşın yarattığı tarifsiz yıkımı elle tutulacak bir acıya dönüştürecek, bu acıdan yeni bir hayat çıkartacak kadar sağlam bir hümanisttir Kemal. Bir Ada Dörtlemesi şeklinde çıkan son nehir romanı Sarıkamış’tan mübadele yıllarına uzanan anlatımlarında, savaş ve ölümün ürpertici gücüyle yüreğinizi düğümlerken, bir bakarsınız ki insan var oldukça aslında umudun da bitmeyeceğini tüm benliğinizde hissettiğiniz bir iyimserliğe kulaç atmaya başlamışsınız.
Savaşla doğayı ve insanı talan eden güçlere karşı tarifsiz bir öfkeyle dolarken yüreğiniz, bir anda umudun maviliklerinde salındığınızı hissedersiniz. Çünkü insan bitmedikçe, onu yücelten saf sevgi ve yaşam tutkusu tükenmedikçe, “mecburiyetler” karşısında daha bir netleşen dayanışma duygusu var oldukça hayat da bitmez! Tüm muktedirlere, sömürücülere, zalimlere rağmen insanın özünü de bu değerler oluşturur. Gelecek de bunlardadır…
Kemal tüm bunları gözünüze sokacak bir kabalıkla yapmaz. Öylesine bir doğal kurgu öylesine doğal bir anlatımla hissettirir. Film izlermiş gibi hissedersiniz, tüm benliğinizle… İnsanın yıkım ve acılardan neler yaratabileceğinize olan inancınız pekişir, asla pes etmeme sonucu çıkarırsınız.
İnsanın ve doğanın yağmalanmasına karşı tam bir dip noktasındayız duygusu yaşadığınız anda bu yıkımdan çıkan yeni hayatın sıcaklığına bırakırsınız kendinizi. Tam da burada bir ütopyanın içinde bulursunuz kendinizi: Dil/din/mezhep ayrımlarının üstünde evrensel bir kimlik oluşmuş olur. İnsanlığın yaralı, ezilmiş, sömürülmüş, kırımlardan geçirilmiş çoğunluğunun asıl dilinin bu olduğuna sizi ikna etmiş olur yazar. Mücadele azminiz bilenir, umdunuz pekişir, gelecek üzerine renkli düşler kurmaya başlarsınız.
Onlarca romanı, hikayeleri, röportajları, derlemeleriyle Yaşar Kemal bizi umuda bağlamaya devam ediyor. İnsanın mecbur kaldığı her anda içindeki asıl özü açığa çıkaracağına olan güvenimizi pekiştirmeye…Kürdün, Ermeninin, Rumun, Türkün ve aslında tüm dünya insanlığının bir gün sınırlardan, sınıflardan, zulüm ve barbarlıktan uzak bir dünya kuracağı ideailini güçlendirerek…
Sosyalizme, halkların kardeşçe yaşaması idealine tavizsizce inanan, zulme ve zulmedilene karşı ezilen, sömürülen insanlığın sesi/sözü olan Kemal, kendisinin dediği gibidir: “Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. […] Ben etle kemik nasıl biri birinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.”