Bu kaostan devrim doğurmalıyız!

Ufkun yitirildiği, dengenin kaybolduğu aydınlıkla karanlığın bir arada olduğu şafak vaktini andırıyor ortalık...

GÜNCEL
Çarşamba, 4 Mart 2015 (11 yıl 7 ay önce)

Şubat ayında en az 67 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği söyleniyor. İşçiler kum torbası olarak kullanıldığından beri, akıl sınırları içinde “neden?” diye sormuyoruz kendimize!



 



Günde bir kadının katledildiğini söyleyen de var üç diyen de… Özgecan cinayetinin ardından sayının bir ya da üç olmasının önemi yok artık! Bu toplumsal çürümüşlüğün boyutlarını anlatmak için rakamlara gerek yok.



 



Cezaevlerinde çocuklara taciz-tecavüz devam ediyor. İnsanın yüreği kanarken, aklı adeta tutuluyor bu haberler karşısında…



 



Polisler dişlerini sıkarak çocukları, gençleri öldürmeye devam ediyorlar. Resmi ve sivil bir akıl henüz suratında tüy bitmemiş liselileri “vatan, millet” afyonuyla besleyerek saldırı timlerine dönüştürüyor. Üniversitelerde, tıpkı polis gibi dişleri sıkılı faşistler, geleceği imleyen gencecik düşleri kırmak için saldırı üzerine saldırı düzenliyor.



 



Koç’un tabiriyle “işçiler kaygılı ve kızgınlar”. Grevler yasak. Yaşam şartları giderek ağırlaşıyor.



 



Herkes öfkeli, kızgın, korkak, saldırgan… Kara, kapkara bir tablo…



 



Mübalagaya gerek duymadan, sadece son günlerde olup bitenleri alt alta sıraladığımızda bile nasıl bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz tüm açıklığıyla açığa çıkar: Tam bir kaos!



 



Bu tabloda kimin ne yapacağı, nasıl davranacağı, ne zaman saldıracağı, ne zaman duracağı bilinmiyor. Uygun bir tabir bulmak gerekirse depresyondan şizofreniye taşmakta olan toplumsal bir ruh haliyle karşı karşıyayız. Ufkun yitirildiği, dengenin kaybolduğu aydınlıkla karanlığın bir arada olduğu şafak vaktinin andırıyor adeta. Haliyle insan bir an umutlanırken bir bakmışsın karanlık dehlizlerde bocalarken buluyor kendini.



 



İnanılmaz bir gerginlik yaratan, gelgitli bu duygu salınımı içinde yaşamak, akıl sağlığını her an kaybedebilme olasılığıyla yüz yüze olmak… Tarif edilmez acılar içinde kıvranıp dururken, herkesin seninle aynı ruh hali içinde olduğunu bilmek, hemen her şeye “korkuyla” yaklaşmak…



 



Koyu karanlığın (faşizmin) ve devrimlerin yatağıdır bu ruh hali. Karanlığın devamcıları buna dayanarak sürdürürler varlıklarını. Devrimler de tam bu ruh halleri içinde şekillenir. Her şeyin çıkışsız göründüğü bir anda, her şeyin ifrata vardığı bir anda…

Bugüne kadar umut diye sarıldığın her şeyin yıkıldığı, kaçınılmaz olarak yeni arayışların var olmaya başladığı yeni güne/günlere gebe bir ortam sözkonusu. Ya da kendini tümden saldığın dibin de dibini görmeye götüren bir karamsarlık…



 



Gerçek anlamıyla bir yol ayrımı. Yeni duruma göre konumlanmayı gerektiren, kendi tuttuğun yola uygun bir konumlanışı zorunlu kılan, kaçınılmaz ve ötelenemez bir pozisyon alma zorunluluğu…



 



Buram buram çürümüş bu sistem kaçıncı defa bizi böyle bir zorunlulukla yüz yüze bırakıyor? Neoliberal çürümüşlük böyle bir şafak vakti, dengeyi lehimize çeviremediğimiz için hegemonyasını kurmadı mı? O şafak vaktinde günü doğurtmadığımız için yaşanmadı mı tüm bunlar? Cinayetler, tecavüzler, sefalet, çürüme, kaos, depresyon, şizofreni hepsi ama hepsi bu yüzden değil mi? Kapitalist barbarlık her baskın çıkığında ömrünü biraz daha uzatmak için bir yol bulduğunda, biz en başta insani olanın tükenmişliğinin sınırlarına biraz daha yaklaşmadık mı? Peki bundan sonrası nereye?!!



 



Bizi bu soruyla yüz yüze getiren gelişmeler, bir anda gelip çatmadı. Olağanüstü bir gücün devreye girmesiyle, büyük bir altüst oluş sonrası karşılaştığımız bir gerçeklik değil bunlar! Bazılarının iddia ettiği gibi bu kötülüklerin anası tek başına AKP de değil. Yavaş yavaş, göstere göstere gelen uzun erimli bir sürecin sonuçlarıdır karşımızda duran. Yapıp yapamadıklarımızın, velhasıl eylemlerimizin sonuçlarıdır karşımızda duran.



 



(Alınteri'nin 3 Mart tarihli 8. sayısının manşetidir)