Teslimiyetimizin Bedeli...

Tiksintiyle görmezden gelip kaçtığımız sokak çocukları, onlar kendilerinden kaçamıyorlar

GÜNCEL
Çarşamba, 4 Ekim 2006 (20 yıl 3 hafta önce)

Hergün, günün hangi saatinde, nerede, ne yapıyor olursak olalım korkuyla harmanlanmış bir tiksinme duygusuyla görmezden geliriz onları.

Kah yiyecek bir şeyler arayarak, kah giyecek, oynayacak, satacak bir şeyler bulma umuduyla çöplerimizi karıştırırken çıkarlar karşımıza.

Sıklıkla kuytu sokaklarımızı ya da arka bahçemizi mesken tutmuş, bali/tiner koklarken buluruz onları.

Bizi fark ettiklerinde irkilseler de her an tetikte olmak zorunluluğuyla gardlarını alıp buğulu gözlerini, ötesini umursamayan bir saldırganlıkla kısarak doğrulurlarken sıvışmak düşer payımıza.

Kaçarız, bakmamak, görmemek kurtarmamıştır bizi. Eşten, dosttan, polisten destek alıp yine görünmez olmaya zorlarız onları. Kaçan bir dahakine kadar kurtulur, kendinden kaçamayan sokak çocuğu ise bakın neler anlatır:

Polis seninle konuşalım dedi. Üstünü çıkart dediler. Televizyonun sesini açıp hortumla dövüyorlar, emniyet sarayında konuşmazsan kafana silahla vururum dedi. Beyaz gömleği gözüme bağladılar. Isladılar bir iki dakika geçti testislerimi sıkıyor, kafama tas gibi bir şey indi, kafamın tepesi yandı benim gözümün önünde arkadaşımı dövdüler. Bu olaylardan sonra polislere gıcık oluyorduk, dövüp küfür ettikleri için onları öldürmek istiyordum.
Yaşamdan kopartılıp atılmış çocuklar, tutunmaya çabaladıkça, varlıklarını kabul ettirmek ve varolma şansı istedikçe örselenip, kişilikleriyle birlikte umutları da paralanmış çocuklarımız onlar.

Anne-babalarını işsiz bırakıp örselerken bir an olsun düşünmediğimiz çocuklar.

Yokluk ve yoksunluklarla hayatı işkence kılınmış çocuklar.

Tankla, topla, helikopterlerle bombalanıp yakılmış yoksul Kürt köylüsünün çocukları. Zorunlu göç denilerek yumuşatılmaya çalışılan sürgünlerin çocukları.

Kredi borcu, düşük taban fiyatı, toptancı terörüyle mülsüzleştirilen emekçi köylülerin çocukları.

Çok mu uzak bu insanlar? Peki ya biz, bizim çocuklarımız! Apartmanda kapıcı, caddelerde temizlik işçisi diye işimizden, emeğimizden utancımızı yıktığımız çöpçülerin çocukları? Çok mu farklı onlara sunduğumuz “gelecek”?

Çok mu farklı günde 12 saat, ölesiye çalışıp, alnından süzülen her bir ter damlasıyla patronun servetine servet katarken asgari ücretle aşağılanan işçinin çocuğuna sunduğu gelecek?

Doğduğu günden başlayarak yoksulluğumuza yoksulluk ekleyen yük olduğuna inandırdığımız çocuklarımız onlar.

Durmadan dövüp, hakaret edip aşağılayarak her şeye ve herkese karşı öfke ve nefretle doldurduğumuz çocuklarımız.

Patrona, işbirlikçisi ustabaşına, biraz doğrulup yeter demeye kalktığımızda önümüze yığılan polis/jandarma karşısında boğazımıza düğümlenen isyanı üzerine kusup rahatladığımız çocuklarımız.

Doğru dürüst eğitim fırsatı vermediğimiz, hayata bir, üç, beş değil binlerce adım geriden başlattığımız çocuklar.

“Hele bir doğsun; evladı veren Tanrı, rızkını da verir” diyerek sorumluluğundan kurtulmayı marifet saydığımız çocuklar.

Burjuvaziyi çocuklarımızın cesedleriyle besliyoruz, yaşanmamış hayatlarımızın üzerinden...

SON KUŞAK
(...)
O postalların ezdiği kentlerde
Gölgesini otlatıyor işsizlik
yetişkinin gözlerinde çocukların sıska bedenlerinde.
O postalların ezdiği kentlerde
imzalar atıyor sendikacılar
çocukluğun sıfır sözleşmesine.
O postalların ezdiği kentlerde
sigorta hastanelerinin bekleme salonunda
hasta yavrusunu okşuyor anne
okşar gibi bir mezarı.
O postalların ezdiği kentlerde
kaybediliyor çocuklar otuzunda kırkında.
Evet
kişi her yaşta çocuktur.
Annesinin babasının yüreğinin dizinde.
O postalların ezdiği kentlerde
böylesi rezil acınası kentlerde
çocuk getirmeli mi dünyaya.

Evet
tarihin gırtlandığından.

Bizler
yeni yeni tutsak da
şarterlerin alanların elini
yürümeyi öğrenmeye çabalayan bir çocuk gibi.
Çocuklarımız daha iyi dövüşecek bizlerden
ve devam edecekler bıraktığımız yerden.
Onların çocuklarıysa
acıların kuyruğuna tenekeler bağlayıp
kovalayacak
ülke ülke
sokak sokak.

Bülent Celal