Kadınlar nasıl özneleşir?

Aslolan kadının, onun gölgesi altında varolma alışkanlığını erkekle birlikteyken yenmesidir

KADIN
Cuma, 6 Mart 2015 (11 yıl 1 ay önce)

Özgecan’la birlikte kadın cinayetlerinde rakamların hükmünün kalmadığı bir eşiğe dayandık. Kendisine çizilen sınırları şurasından burasından zorlayan her kadının sistem düşmanı ilan edildiği, onu cinsel bir meta olarak kodlayan anlayışın iğrenç bir fütursuzlukla karşımızda durduğu bu günler, Ortaçağ döneminde yaşanan cadı avı yıllarını anımsatıyor insana.



 



Kadın evin o bunaltıcı duvarlarını kendi rızasıyla üzerine kilitlemeye zorlanıyor. Kapitalist barbarlık için çok çocuk doğurmaya, ev işleri ve temizlik gibi köreltici işlerle ömrünü törpülemeye, sistemin bekası için olmazsa olmaz olan “kutsal aileyi” kendi varlığına prangalamaya, tüm bunlarla birlikte kendi zindanından çıkmamak koşuluyla bir de kapitaliste üretim yapmaya zorlanıyor. “En fazla aile bütçesine katkı yapabilir” kuralı en vahşi biçimlerle pekiştirilmeye çalışılıyor. Çeşitli göstermelik “destekler”, fonlarla bu köleliği üstüne bir de minnetle kabul etmesi için uğraşılıyor.



 



Ardı ardına sıraladığımız bu gerçekler bile kadın sorununun 21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde çağın gerçek anlamda yakıcı bir toplumsal/sınıfsal sorunu haline geldiğinin açık ifadesidir.



 



Bu sorunun şimdi patlamalı bir toplumsal öfkeyle buluşması nasıl ve kiminle, hangi biçimler ve politikalarla mücadele sorusunu da daha yakıcı hale getiriyor. Keza kadın sorunu cinayetler üzerinden (maalesef) de olsa dünle kıyaslanmayacak bir görünürlük, buna paralel olarak ağırlık kazandıkça, bu başlıklar da daha yakıcı güncel bir tartışmanın konusu oluyor.



 



Kadın sorununun toplumsal cinsiyet rollerine karşı mücadeleye, onu da esasında toplumsal kültürel bir dönüşüme indirgeyen; bunların tarihsel, sınıfsal bağlamlarının üzerinden atlayan çeşitli feminist yaklaşımlar, bu dönemde kadın sorunu konusunda hiç olmadığı kadar keskin birer hami olarak karşımıza çıkıyorlar.



 



Bunda devrimci ve komünistlerin bu sorun karşısında bugüne kadar takındıkları tutumun payı büyüktür. Son zamanlara kadar bile konuyu “kadın sorunu devrimle çözülür” gibi kaba bir indirgemecilik içinde ele aldık. Bu yaklaşım da özünde feminizmin ufkuyla buluşan sınırların ötesine geçip derinleştirilemedi: Kadının çeşitli demokratik haklara sahip olması! Yani özgürce çalışabilmesi, eşit işe eşit ücret alması, boşanma ve kürtaj hakkına sahip olması gibi…



 



Sorunun derin tarihsel toplumsal kökenlerini tanımlayıp bunun ciddiyetine uygun kapsamlı ve deyim yerindeyse gündelik mücadelenin içine taşınan derinleşmiş bir niteliğe kavuşturamadı.



 



Fakat bu böyleyken bugün kendisini konunun adeta hamisi olarak ilan edecek tutumlara giren feminist hareket çok mu ileri bir noktada durdu da kendisine böyle bir paye biçebiliyor? Onun en azında sorunu görünür kılmakta oynadığı rolü elbette ki küçümsemiyoruz. Fakat toplam sicili onun bu payeye sahip çıkmasına yetmez. Feminizmin tarihi, kadın sorununun çeşitli reformlar ya da kültürel değişimler, bunu tetikleyecek yasal/siyasal haklarla sınırlı ele almanın tarihidir.



 



Nitekim, en fazla kadına çeşitli siyasal/kültürel haklarla sınırlı bir programla çıkan ilk dönem ve sonraki feminist hareketin ufuk darlıkları, sınıfsal bir omurgaya sahip olmayışları bizzat bu hareketin kadrolarının sistem tarafından özümsenmesiyle sabit bir deneyimdir. Bu açıdan da feminist hareketin sınırlarıyla tersinden devrimcilerin sorunu devrime indirgeyen onun tarihsel toplumsal köklerine uygun kapsamlı bir komünist perspektif geliştiremeyen sınırları aynı noktada buluşur. O yüzden de kimsenin kimseyi kandırmasına, üstünlük taslamasına gerek yoktur. Olmadığı gibi de bu tutumlarla daha güçlü bir toplumsal dönüşümün yaşanabileceği platformları bölüp parçalamaya da hakkı yoktur.



 



Feminist hareket kendi durduğu yerin sığlıklarını kadın sorununun en keskin hamisi olarak alanlara çıkıp hem kadın kitlelerine hem de devrimci ve komünistlere dayatmaya çalışabiliyor. Bunun en tipik ifadesi de her 8 Mart’ta ya da kadın konulu her eylemde dayatılan erkek düşmanlığıdır.



 



Erkek egemen zihniyetin hemen tüm erkeklerde şu ya da bu şekilde zuhur ettiği, onu aşmış gibi görünenin bile ruhunun kıvrımlarında bir “erkek” taşıdığı gerçeğinden yola çıkarak tüm erkekleri “katil” olarak damgalayan bu yaklaşımın tutumuna gerekçesi de hazır: Aslolan kadınların kendi sorunları karşısında özneleşmeleridir.



 



Bizce de aslolan budur. Lenin’in deyimiyle özgürlük kadına altın tepsiyle bahşedilmez! Asıl olarak onun hem kendisindeki erkek egemen zihniyetin, toplumsal cinsiyet rollerin izlerini yıkması hem de bunun toplumsal bir mücadeleye dönüşmesi için bu sorunun öznesi olması gerekir.



 



Bu aynı zamanda erkekle ayrılmaz bir ilişki içinde olan kadın sorununun belki de en önemli boyutunun erkeğin kendisindeki “erkekle” yüzleşmesi sorunu olduğu anlamına gelir.



 



Kadınlarla erkeklerin bizzat kadın sorunu gündemli eylemlerde bir arada olmaları hem kadının özneleşmesi anlamında daha sağlam bir zemin sunar hem de erkeğin bunu bizzat içerden görmesi ve kendisindeki erkek egemen zihniyetle (kırıntıları olsa bile) hesaplaşması anlamına gelir. Aslolan kadının erkekle birlikteyken özneleşme çabasını sürdürmesi, onun gölgesi altında varolma alışkanlığını tam da burada yenmesidir. Bunun zorluklarıyla daha bilinçli bir mücadeleye tutuşmasıdır. Erkeğin bunu bizzat o alanlarda döne döne görmesi ve aslında eşitlik duygusunu de bu çıplak gerçek içinde sindirmesidir.



 



Mısır’da 2011 ve sonrasında yaşanan halk isyanı içinde kadınların tüm taciz ve tecavüzlere hatta aynı saflarda yer aldıkları erkeklerin saldırılarına rağmen alanları terketmemesi ve bu tutumlarıyla gözle görülür bir toplumsal dönüşüme öncülük etmeleri bu açıdan etkileyici bir örnektir. O dönem basına da sıkça yansıyan haberlerden biri de Mübarek ya da Mursi ya da sonrasında orduya karşı savaşa kitlesel biçimde katılan kadınlarla son derece eril bir kültürü temsil eden futbol taraftarları arasında yaşanan cinsiyetçi gerilim ve saldırganlığın bir süre sonra nasıl bir dönüşüm yaşadığıydı. Kadınları yer yer koruyan yer yer taciz eden yer yer dışlamaya çalışan bu gruplar birkaç ay içinde kadınların varlığını, cinsiyet eşitliğini kabul eden başdöndürücü bir dönüşüm yaşadılar.



 



Bizim Haziran İsyanımızda da benzer bir değişimin yaşandığını kim inkar edebilir ki... Bu açıdan da feministlerin Özgecan için yapılan eylemlerde bile erkekleri dışlamaları hatta bunu geniş kadın kitlelerinin iradelerine rağmen yapmaları kabul edilemez. Erkekleri “katiller dışarı!” sloganlarıyla eylemlerin dışına süren bu grupların toplumsal bir dönüşüm sorunu olmadığı gibi kadın erkek eşitliği sorununu ne kadar sığ sınırlarda ele aldıklarının da açık ifadesidir. Çok daha güçlü bir toplumsal tepki ve hesaplaşma zemini olabilecek alanların, platformların bu şekilde dinamitlenmesi affedilmez.



 



Feministlerin bu tutumlarıyla kadın sorununun yakıcılaşması kadar feminizme karşı mücadelenin yakıcılaşmasını da bir kez daha hatırlatmış olduklarını belirtelim.



 



(Alınteri’nin 3 Mart 2015 tarihli 8. sayısından alınmıştır)