Yanılgılarına ve uğradığı bütün hayal kırıklıklarına karşı o tükenişi değil devrimcilikte ısrarı seçti
1981’de Dersim’de gözlerini dünyaya açtı. Dersim’den, Sarıyer’in emekçileriyle yüklü sırtlarına 90’lı yılların hemen başında göç eden ailesinin en küçük çocuğuydu. Küçük yaşlarında geldiği İstanbul gibi bir ummanda açıklığı, cesareti ve kararlılığıyla kendi yerini yaratıyor ve dostlarına sonuna kadar açtığı kapılarını, düşmanlarına sonuna kadar kapatıyordu.
Bilinir, kimi köyden gelmiş çocuklar diğerlerine göre daha bir yanık, yağız ve sakınmasızlardır. Erkan da böyle bir doğrudanlığa sahip, hemen her yaşında ve her ortamda bağımsız kişiliğiyle dikkat çekmekteydi. Yaşadığı semt kurulduğundan beri devrimcilerin etki alanı içerisindeydi. Ve bir Dersimli olarak devrimci geleneklerle tanışmamış olma imkanı yoktu.
Buna rağmen ve belki de bu durumun tersinden bir etki yapmış olması nedeniyle, çevresindeki devrimci çalışmalara başlarda epeyce mesafeliydi. Kişilerle bağ kuruyor fakat kurumsal bir ilişkiyi tercih etmiyordu.
İlk gençliğinin, yani 90’lı yılların sonlarına doğru Türkiye’nin bütününde ırkçı-faşist bir dalga kabarmaktaydı. MHP büyük bir ivme yakalayıp, yükselişe geçmiş ve nihayet iktidar ortağı olmuştu. Bu durumun sokaktaki karşılığı tahmin edilebileceği gibi azgın faşist saldırılardı. Diğer yandan, 17 Ağustos 1999 depremiyle, deprem bölgesine 10 gün boyunca gidemeyen iktidara olan güven yerle bir olmuştu. Bununla birleşen ekonomik kriz büyük bir yönetememe krizini doğurmuştu.
Bu krizin karşılığını kendilerine ödetme ihtimaline karşılık cezaevlerine, özellikle de devrimcileri hedefleyen saldırı hazırlıkları söz konusuydu Eylül ‘99’da saldırı haberi Ulucanlar’dan gelmişti bile. Savunmasız tutsaklar büyük bir işkenceyle katledilmiş ve cezaevleri şahsında toplumun bütününe, direnmenin bedelinin ne olacağı hatırlatılmıştı.
Bütün bu saldırıların ve yıkımın karşısında da devrimci yapılar direnmeye ve yeri geldiğinde karşı saldırıları örgütlemeye çalışıyordu.
Bu dönemin özgünlüğüne yönelik ortaya konulan AFMK (Antifaşist Mücadele Komiteleri) politikası da özellikle emekçi semtlerde alan açıyor ve ulaştığı yerlerde karşılık görüyordu. Faşist odak, yapı ve şahısları doğrudan hedefleyen eylemler dikkat çekiciydi. Erkan Altun’un açık, cesur ve kararlı yapısı AFMK’nın özellikleriyle çakışıyordu. Bu politika bir noktadan sonra onun da ilgisini çekti. Örgüte karşı başlarda mesafeli olan yaklaşımını bir kenara bırakarak onu tanımaya yöneldi.
Amacından varlığına, eylemlerinden anlayışına kadar her konuyu detaylı bir şekilde sorup öğrenmeye çalışıyordu. Erkan’ın eğilim gösterdiği dönem, aslında örgütün devletin darbelerine maruz kaldığı bir dönemdi.
Ulucanlar Katliamı’yla ayyuka çıkan faşist zihniyet, hücre tipi yaşamı, cezaevleri üzerinden bütün topluma giydirmeye çalışıyordu. Ve pratik hazırlıklarına başlamıştı. Buna karşılık 2000 yılı yaz aylarında hücre tipi cezaevleri karşıtı bir kampanya örgütlenmekteydi.
Açık politik çalışmaların yanında askeri eylemler de söz konusuydu. Daha önce yerel sokak korsanlarında, cezalandırmalarda ve eylemlerde tecrübe edinen Erkan, bulunduğu mahalle sınırlarını aşarak merkezi devrimci eylemlerde de rol almaya başladı. Bu bağlamda F tipi hücre cezaevlerinin o dönemde yapımını üstlenmiş şirketlerden Bank Kapital’e karşı düzenlenen bombalama eyleminde görev aldı.
Erkan yoldaş AFMK geleneğinin son kadrolarındandır. Örgütle tam anlamıyla bütünleşmesinden sonra dışarda kaldığı süre fazla uzun olmamıştır. 19 Aralık katliamını protesto bahanesiyle örgütlenen çizgi dışı bir eylemin ardından yapılan operasyonlar sırasında 27 Ocak’2001de Büyükdere’de bir çay bahçesinde gözaltına alındı.
Gözaltı sürecinde önce poliste ağır işkenceler gördü. Gözleri bağlı bir şekilde ormanlık bir alana götürülüp kendi mezarını kazması istendi. Ağzına silah sokularak infazla tehdit edildi.
2 Şubat’ta tutuklandı. İlk olarak götürüldüğü Kartal Özel Tip Cezaevi’ne girişinde polisin yönlendirmesiyle yaklaşık 30 askerin ağır bir “hoşgeldin” dayağına maruz kaldı. Hücrelere atıldığında gözleri neredeyse kapanmış, kulak zarları delinmiş, kulaklarından kan gelmiş bir haldeydi. Vücudunun her yeri işkence izleriyle doluydu.
Kartal’da 20 gün kadar kaldıktan sonra Tekirdağ 1 No’lu F Tipi’ne sevk edildi. Sevk edildiği grupta Ölüm Orucu direnişinde ölümsüzleşen TİKB’lilerden Okan Külekçi yoldaş da vardı. 2001 Nisan sonlarında Erkan da TİKB’nin 4. Ekibinde Ölüm Orucuna başladı. Cezaevlerindeki bütün direnişlerde net bir tutumla yer aldı. Peşpeşe yaşanan tahliyeler sonrası cezaevlerinde TİKB temsilciliği görevini üstlendi. 10 yıllık tutukluluk süresi sonunda yasa gereği tahliye edildi ancak belli aralıklarla semt karakoluna gidip imza atma zorunluluğu getirildi.
TİKB’nin 4. Konferans sürecinde yaşanan iç kriz Erkan yoldaşın cezaevinde olduğu süreçte patlak verdi. Yaşanan çatışma örgütün militan ML karakterini, çizgi ve geleneklerini süreklilik içinde koruyarak geleceğe taşıma yönelimi ve ısrarı içinde olan komünistlerle neoliberalizmin ideolojik çekimine kendilerini kaptırmış ve geçmişin toptan inkarını savunan Bernsteincı çürümüş bir aydın oportünizmi arasındaydı. Neoliberal birikim politikaları ve bu temeldeki üretim örgütlenmesini, kapitalizmin tarihinde “sanayi devriminden sonraki hatta onu da aşan en büyük atılım” olarak değerlendirip sistemin bu sayede “daha en az 30-40 yıl sürecek bir istikrar dönemine girdiğini” iddia eden bu oportünizm, azınlıkta kalmaktan kurtulamayacağını gördükten sonra bu kez “Türkiye’de faşizmin çözülme sürecine girdiğini, geri ve yetersiz de olsa demokratikleşmenin yaşandığı” şeklindeki II. Cumhuriyetçi teze sarıldı. O dönem örgütün fiili yönetimi, bu bağlamda cezaevleriyle olan ilişkiler bu görüşleri savunanların elindeydi. Konferans zemininde yapmadıkları çığırtkanlık, çevirmedikleri entrika kalmadığı halde azınlıktan kalmaktan kurtulamayacaklarını anlayınca el altından hizip örgütlemeye soyunan bu tasfiyeciler, o kesitte cezaevlerinde bulunan yoldaşları da kendi görüşleri doğrultusunda tek yanlı enforme ettiler. Erkan da bu yoldaşlar arasındaydı. Cezaevinden çıktıktan sonra bu yüzden onlarla ilişki kurdu. Ancak devrimci pratik kaçkını bu küçük burjuva aydın oportünizminin içyüzünü görmesi uzun sürmedi.
Arayış halinde olduğu bir dönemde Rojava devriminin ve Kobanê’nin insanlık düşmanlarına karşı özgürlük ve eşitlik savaşımı onun proleter devrimci bilinci ve yüreğinde de yankısını buldu. Enternasyonalist devrimci bir tutumla Kobanê kuşatması henüz başlamadan önce bölgeye geçti.
Ahmet Kaya hayranıydı...Onun parçaları içinde en fazla “Ayrılığın Türküsü”nü severdi. Bu parçada geçen “Bu da benim sana ayrılırken hediyem olsun…” dizesi gündelik konuşmalarında da çok tekrarladığı bir replik haline gelmişti.
“Komünist bir nefer” olarak savunmaya koştuğu Kobane’den geride kalanlara bıraktığı “hediye”, devrimin ve özümsenmiş bir devrimciliğin yolunu her zaman açacağı mesajı oldu...