Çocuk yaşta gelin, ‘anne’ yaşında öğrenci…

“Eğer inandığın gibi davranmıyorsan O zaman köşende oturup bitkileşeceksin..."

KADIN
Perşembe, 19 Mart 2015 (11 yıl 1 ay önce)

Babamla annem köyde oturuyorlarmış, sonra Ankara’ya taşınmışlar. Gecekonduda oturuyormuşuz. Ben üçüncü çocuğum, ağabeyim okumadı, ortaokulda kalınca sanayide çalışmaya başladı. Ablam okulu bitirince yatılı okul sınavlarında hemşireliği kazandı. Babam göndermedi, “kızlar okur muymuş…” diye. Ablam da okulu temelli bıraktı, evlendi.



 



Bu arada ben de ortaokuldaydım. Okula 5,5 yaşında başladım. Yaşıtlarımdan bir sene öndeydim. Sonra lise dönemine geldim. Bu büyük bir sükse yarattı. Ama babam “maddi imkanım yok gönderemem” dedi. Amcamın maddi durumu daha iyiydi. “Servis parasını ben karşılarım” dedi. Yengem de yeni hamileydi. Ben de yengemin ev işlerini yapıyordum okuldan sonra. Bir sene sonra da amcam “masrafım çoğaldı başınızın çaresine bakın” deyiverdi. Ailem de gönderme taraftarı değildi. Zaten para da yoktu.



 



O esnada uzaktan akrabalarımız haber göndermişler. Beni istemeye geleceklerini söylemişler. Evleneceğim kişi devlet memuruydu, benden 9 yaş büyüktü. Durumları da iyiydi. Babası bir gün babamı kendi üzüm bahçelerine çağırdı. Babam o işlerden anlar diye, babam bahçıvandı. Orada babama söylemiş durumu, babam da “Ooooo benim kızımsa kabul eder” demiş. Hiç unutmuyorum o gün babamın eline iki kilo kuşbaşı et vermişler, babamın ağzını dilini bağlamışlar ‘oldu bu iş’ diye… Annem de bana söyledi. “Olmaz ben okuyacağım” dedim. “Evlensen de evlenmesen de okul yok” dediler. Ben de o zamanlar tabii ki evlenmek istemiyorum; açığım, şortlarla geziyorum… Şimdi kapalıyım ama o zamanlar 14 yaşındaydım. Beni isteyenler de sürekli haber gönderiyor “ne oldu, neden vazgeçtiniz, babası olur demişti” diye…



 



Bir gün annemle pazara giderken annem benimle tekrar konuştu: “durumları iyi, sefil olmazsın” diye diye beni ikna etti, “olur” deyiverdim. Şimdi düşünüyorum insan evlenmeye nasıl karar verir diye… Ben pazara giderken vermiştim. Pazardan geldiğimizde herkes sanki bunu zaten bekliyormuş gibi kapıda karşıladı bizi “ooo kararını vermişsin” diye. Ben bu kadar önemli bir karar verdiğimin farkında bile değilim, çocuk oyunu gibiydi. Okul daha kapanmamıştı, son günleriydi.



 



Okulun son günü de beni istemeye geleceklerdi. Okulda çocuklar son gün eğlence yaparlar ya, üstüme yumurta bile atmışlardı, o pis ve çocuk halimle eve geldim. Beni apar topar banyoya soktular. Ama kıyafetim yok. Çünkü onlar hacı, hoca! Hemen komşudan bir etek buldular. Üstüme uzun kollu bir gömlek geçirdiler. Benim öyle kıyafetlerim yoktu, hep tişört giyerdim çünkü. Başıma da bir yemeni verdiler.



 



Ve geldiler. Oyun gibiydi. Kameraya çekmişler. Başörtüsü başımda durmuyor, ben herkese alık alık bakıyorum. Bir kameraya bakıyorum bir etrafa bakıyorum. Hiçbir şeyin farkında değilim.



 



O sıralarda ‘genç kızlığa’ yeni adım atmışım.



 



Eşime yabancılık çekmedim, zaten tanıyordum çünkü. Aklımda da hep iyi biriydi, abiydi. Sonra beni her gün aramaya başladı. Haftada bir geliyordu bizim eve, para bırakıyordu. Annemler de o parayla çeyiz alıyordu.



 



4 ay sonra evlendik. İlk direnişim gelinlik olayında oldu. Onlar ‘kiralayalım’ dediler, ben ‘alalım dedim. Gelinliğim olsun istemiştim herhalde. Sonra aldılar. Gelinliğim vardı ama kadın olduğuma dair hiçbir belirti yoktu.



 



Kına gecemde nasıl göründüğüme dair de hiçbir fikrim yok. Kimse ayna vermedi elime. Şebelek gibiydim; biri o yandan çekiyor, biri öbür taraftan! Biri önüne oturttu, bana makyaj yaptı. Fotoğraflar çekilmiş ama, o zamanlar pozlu makinalar vardı, eğri takmışlar filmi, bütün fotoğraflar yanık!



 



Düğün günü de onlar hacı, hoca oldukları için “davul zurna yasak” dediler. Kapının önünde hediyeler takıldı. Beni alıp gittiler! Akşama kadar beni kuru bir sandalyeye oturtup beklettiler. Gelip geçenler: “Pek de küçükmüş, bunun bebeği bile olmaz” diyordu.



 



Şimdi düşünüyorum, ‘hayır desem ne olurdu’ diye. Herhalde evden kaçmak zorunda kalırdım. Eee tabii o zamanlar evden kaçanlar da haliyle hep ‘kötü yola’ düşerdi! Galiba kötü yola düşmekten korktuğum için evet demiştim. Ya da 14 yaşında olduğum için cesaretim yoktu.



 



Nikah işlemlerini atlamayalım. 14 yaşında olduğum için nikah yapılamadı. Benim ailemi mahkemeye vermem gerekiyormuş. Ben evlenmek istiyormuşum ama ailem izin vermiyormuş diye. Şahitler filan bulundu. Ben filmlerdeki mahkeme sahnelerini bekliyorum yine. Heyecanlıyım. Küçücük bir odaya girdik, karşımda asık suratlı bir adam oturuyordu. Şahitler o adama benim geceleri evden çıkıp onunla buluştuğumu, adımın kötüye çıktığını anlatıyordu. Halbuki ben Ankara’da, o ise köyde oturuyordu. Hakim bana sertçe dönüp “evlenmek mi istiyorsun sen” diye sorunca beni bir gülme aldı. Kendimi tutamadım. Sonra kızdı bana, ‘bir de utanmadan gülüyor’ dedi. Sustum, başımı öne eğip sadece ‘evet’ dedim. Sonra koluma hayvanları damgalar gibi bir mühür vurdular. Tükürüğümle ve parmağımla silmeye çalışıyorum, çıkmıyor. Meğerse beni hastaneye göndereceklermiş; başka birini götürmeyelim diye beni damgalamışlar! Neyse gittik kadın doğuma, bana bakıp, “boyu posu yerindeymiş” diye uygun buldular evlenmemi.



 



Evlenmiştim.



 



Başörtüm başımda durmuyor, etek giymeyi beceremiyorum, şalvar verdiler. Sürekli düşüyorum! Bir paçam diğerine giriyor, yere kapaklanıveriyorum.



 



Eşim de sağlıkçı olduğu için hemen çocuk yapmamızın sağlıklı olmayacağını biliyordu. Nişanlıyken de öyle diyordu. Ama artık herkes bana ‘onun çocuğu olmaz’ diyordu. Gücüme gitmişti, kendimi ispatlamalıydım. Üçüncü ayda da hamile kalmıştım. Çocuğum bir yaşındayken de eşim askere gitti. Mutsuzluğum ikiye katlanmıştı. Sokağa çıkıp oyun oynayacak yaştaydım. Kitap okumaya çalışıyor, o psikolojik baskı altında bir de eşimin ailesine hizmet etmeye çalışıyordum. Eşim askerden gelince de eşimin sağlık sorunları ile mücadele etmeye başladım. Ondan habersiz randevu aldım, kolundan tutup götürdüm. Sonra ilaçlar sayesinde eşim iyileşti. O arada ilk çocuktan sonra adım ‘kısır gelin’e çıktığı için ikinci çocuğu yapmaya karar verdik.



 



Yıllar böyle geçti. Ben eşime, eşim de bana can simidi olmaya başladık. Kendimi geliştirmek için çok çabaladım. Elime geçen tüm kitapları okudum. Oğlum büyümüştü, bana okulunun kütüphanesinden kitaplar getirmeye başladı. Klasikleri okumaya başladım. Eşim de benim onun ‘yaşama sebebi’ olduğumu söylüyordu. Ben de bu rahatlıkla ona ‘eğitim hakkımı’ istediğimi söyledim. Kabul edince dışardan liseyi bitirdim. Kurslara yazıldım. Sonra herkesten habersiz üniversiteye hazırlık kitapları aldım kendime. Tabii bu arada hem kendi evimin hem de eşimin ailesinin temizliğini de ben yapıyorum. Ben ders çalışacak fırsat bulamayınca dershaneye gitmeme karar verdik. Oğlumla birlikte dershaneye gidiyordum. Sabahlara kadar çalışmayla, yoğun olumsuz aile baskılarıyla birlikte yüksek bir puan almıştım ve artık güç dengeleri değişmişti.



 



Babam yine karşı çıkıyordu. Annemin de uyarısıyla bir gün babamı arayıp “Hayatımın bir kere içine ettin, bir kez daha yapmana izin vermeyeceğim” dedim. Sonra ona küçüklük hayallerimi anlattım. Fakir olduğumuz için babamın hiç güzel eşofmanı olmamıştı. Hep bu hayali kurduğumu, ona bir gün bir eşofman takımı hediye edeceğimi hiç aklımdan çıkarmadığımı anlattım. Babam beni anlamıştı.





Spiker olmak istiyordum. Kendi radyo programımı yapmak istiyordum. Bu kadar sıkıntıdan sonra nasıl ayakta kalabildiğimi, dünya görüşümü paylaşmak istiyordum. Bir kadın olarak yaşadıklarımı belki de ders olsun diye başka kadınlara anlatmak istiyordum. Yalnızlığımı başkalarıyla paylaşmak istiyordum belki de. 14 yaşında çocuklar görüyordum, cıvıl cıvıl. Benim evlenip hamile olduğum zamanları hatırlıyordum. Geriye dönüp baktığımda hayret ediyordum. Ne kadar çocuk olduğumu şimdi anlıyorum.



 



30 yaşıma kadar bir kere sinemaya gitmemiştim. İlk sinemaya ise kardeşimle gitmiştim, Avatar’a. Filmden çok etkilendiğimi söyleyince oğlum: “Belki de ilk gittiğin film olduğu için” demişti.



 



İki oğlum var şimdi, kızım yok. Olsa da benim gibi olurdu herhalde. Ben şimdi belki bilinçsizce kapalıyım ama kızım olsa açık olurdu. Mini etek de giydirirdim. Benim bir kadın olarak yaşadığım hiçbir şeyi yaşamasını istemezdim.



 



Kadın demişken, şimdi 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü, “ulusal bayram”mış gibi kutluyorlar. Bu beni çok rahatsız ediyor. İlk 8 Mart’a gittiğimde ben de öyle sanıyordum; gazetelerden, internetten, televizyonlardan bas bas bağırıyorlardı ‘kadınlar günü geliyor’ diye. Ben de merak edip gitmiştim. Kadınlar dans edip ‘ “Katilim evimde, odamda, yatağımda” diye slogan atıyorlardı. Hayret etmiştim. “Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa…” derken haklılardı ama. Bunu biliyordum. Erkekler yoktu. Ve kadınlar, benim gibi kadınların yaşadıkları bir daha olmasın diye oradalardı. Erkekleri istemedikleri gibi beni de bakışlarıyla itiyorlardı. Başım kapalıydı. Şiddet uygulayan bir erkekten ne farkımız var diye düşünmekten kendimi alamadım. Ben evimde kıyasıya mücadele ederken, buradaki kadınlar da aynı şeyleri yaşamış mıydı onu düşündüm.



 



Akrepler her gün akrepliğini yapadururken, biz onları değiştirmeye çalışmayacak mıydık? Erkeklerle birlikte mücadele etmeyecek miydik?



 



Şimdi dört araç değiştirerek geldiğim okulda sınıfın ‘abla’sıyım. Dünya görüşüm yavaş yavaş değişirken hayatımın iyiye gittiğini hissediyorum, evet, başarıyordum. Düşündüğümü görüyorum.



 



Evlerindeki kadınlara kitaplar ulaştıralım. Başka bir hayatı, başka bir dünyayı en azından bilsinler. Belki mücadele ederler. Yaşam hakkımız çok rahat elimizden alınıyor. Özgecan’a günlerce ağladım. Kobanê’de olanlara günlerce ağladım, susanları gördüm. İnandığın şey uğruna mücadele edebilmeli. Ben geçenlerde kendi kendime şöyle bir slogan ürettim. “Eğer inandığın için hareket etmiyorsan, inanıyorum demeyeceksin!..” O zaman köşende oturup bitkileşeceksin. ‘Bu bizim kaderimiz’ demeye devam edeceksin. Hepsi bu…



 



[Alınteri'nin 18 Mart 2015 tarihli 9. sayısından alınmıştır]