“Tarihte son sözü direnenler söyler”… Sen sözünü söyledin. Yiğitçe yaşadın, yaşadığın gibi de ölümsüzleştin!..
Sevgili Erkan,
Sana ilişkin bir yazı kaleme almak gerçekten çok zor. Bunun tarihsel sorumluluğunun bilincinde olarak bu gerekliliği yerine getirmek istiyorum. Şehit haberlerinden sonra seninle ilgili birçok yazı yazıldı. Eski bir yoldaşın ama daima arkadaşın, yakın bir dostun olarak yaşadığın süreçleri yakından bilen, seninle Kobanê'ye gitmeden önceki son anına kadar görüşen dostun olarak bazı hususları belirtmek vefa borcumdur.
5 Şubat 2001 tarihinde tutuklanarak Kartal Özel Tip Cezaevi’ne götürüldük. Tutsaklık hayatımız başlıyordu. Cezaevi girişinde yapılan işkencelerden bahsetmiyorum. Alınteri’nde buna yer verildi.
Sevgili Erkan,
Tutuklandıktan sonra biz açlık grevine başlamıştık ama sen başlamamıştın. Nedenini sorduğumda tek kelimeyle yanıtladın: “Ben Ölüm Orucu’na girmeyi düşünüyorum”… Düşünmekle kalmayıp 380 güne yakın bedenini kemiren açlığa inancınla direndin.
Hatırlar mısın seninle Büyükdere’de ikişer döner ekmek yemişken sen 380 gün demeden açlığa yattın. Örgüt olarak Ölüm Orucu’nu bırakma kararından sonra aynı hücrede kaldık. Çok zayıflamış vücudun yıpranmıştı fakat gözlerin hala ışıl ışıl geleceğe bakıp gülüyordu. Düzenli diyet programlarından sonra çabucak toparlanmış, haşlanmış yumurtayı yağda pişirme seanslarımız başlamıştı. Çiğ yumurta olmadığından omlet özlemlerimizi böyle gideriyorduk; ne çok severdin yağda yumurtayı…
Sonra zorunlu hücre değişikliğiyle ayrıldık. Bir sure sonra artan tahliyeler nedeniyle tekrar yan yana gelme fırsatı bulduk. Bu süre içinde epeyce toparlanmıştın ve bana zorla spor yaptırır oldun. Yarım saat koşu, yarım saat ağırlık çalışmaya başladık. Spor yapmayı, özellikle futbolu çok severdin. Günden güne kendini geliştiriyor, bambaşka bir kimliğe bürünüyordun. Dışardaki Erkan değildin artık; okuyor, araştırıyor, gelişip geliştiriyordun. Bizde ve kendinde gördüğün tüm geri yanlara karşı amansız bir savaş vermeye başlamıştın. Kazanan hep sen oluyordun.
Yine bir duruşma günüydü. Temmuz sıcağında güneşin altında susuz nefessiz 7 saat ring aracının içinde bırakılıp bayılmıştık. Yoldaşlar kendime gelmem için gömleğimi yırtıp vücudumun nefes almasını sağlamışlardı. Mahkemeye atletle girmiştim; sen vücudumun aşırı kıllı olmasıyla ilgili espriler yapıp takılmıştın.
Aradan yıllar geçti, 4 yıl sonra beni ve bazı yoldaşları mahkeme tahliye etti. Cezaevine döndüğümüzde allem kullem edip hücreye girmeyi başarmıştım –biliyorsun ki tahliye olanları hücreye koymuyorlardı. Hücrede sıkı sıkıya sarılıp vedalaşmıştık; sessizce aktı gözyaşlarım…
Çıktıktan sonra hiç beklemediğim bir ortamla karşılaştım; mücadeleyi değil çürümeyi seçtim. Bahane üretmeye gerek yok!.. Sense her koşulda devrimcilikte ısrarcıydın. Devam eden mahkemelerde görebiliyordum seni. Karar duruşmasında senin dosyanı ayırıp bizimkini kendilerince hükme bağladılar. Sonra uzun tutukluluk nedeniyle tahliye oldun. Oturup konuşacak o kadar çok şey birikmişti ki içimizi döktük, dertleştik. Evine ziyarete geldiğimde birkaç arkadaş ve ağabeyinle birlikte akşam yemeği yedik. Sen çok konuşmak istiyordun, belki de zamanının kısa olduğunu bildiğindendi…
Sana neden DP’yi tercih ettiğini sorduğumda sustun. Etki altında kalıp kalmadığını da sordum. “Bilinçli olarak kendi irademle seçtim” dedin. Bunun şahidiyim. Sana, buna inanmadığımı da söyledim. Yargıtay kararı sonrası illegal olarak ülke içinde faaliyet yürüttün. Mültecilik sana göre değildi. “Yurtdışına çık” dediğimde kesin bir dille çıkmayacağını söyledin.
Haftada bir kez görüşür, yemek yer, sohbet ederdik. Yanında DP yayınları olurdu. Bırakmış olmama rağmen Alınteri ile gönül bağım olduğunu bilirdin. Bu konular üzerine çok konuşurduk. Getirdiğin yayınları alır, eleştirilerimi de yapardım. Özellikle Kürt sorunu hakkındaki yaklaşımlarını eleştirir dururdum. Sense dinlerdin sadece…
Mahalleye çok gelirdin. Eski tanıdıkların, dostların sana kucak açmıştı. Bu insanlara da teşekkür etmemiz gerekir. Bir gün yanıma geldiğinde konuşmak istediğini anlamıştım. Sen bir türlü konuya giremiyordun. Nasılsa anlatacağını bildiğimden susup bekledim. Birlikte o çok sevdiğin pideden yedik. Sonra anlatmaya başladın. Epeydir DP ile siyasal sorunlar yaşıyordun, “aşamadık bıraktım” dedin. Net olarak bıraktığını biliyorum. “İlişkiyi askıya alma” gibi bir durum söz konusu değildi! “Ne yapmayı düşünüyorsun” diye sordum. Bugüne kadar ne yaptıysam onu” dedin. Devrimcilikte ısrarlı, kararlıydın. Benim gibi savrulup gidenlerin rüzgarına takılmadın hiç!..

Son kez yanıma geldiğinde ise Kobanê’ye gideceğini söyledin. 9 ya da 10 Ekim’di. Son kez sarılıp vedalaştık. Şehit olduğun haberi geldiğinde ise ilk etapta doğrulanmadı. Etha’da haberiniz çıkmıştı. Daha sonra yurtdışında olan bir yoldaş ailene ulaşmamız gerektiğini söyleyince haberin doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldım.
Enternasyonal bir devrimci olarak bireysel gittiğin Kobanê’de “komünist nefer” olarak bayraklaştın.
Çok şey yazıldı, bugüne kadar yazmamış olmamın nedeni kimin eğrisi doğrusuyla ne yazacağını beklemekti. Oysa benim seni anlatacak çok şeyim vardı.
MLKP ile ilişkilendirilmen konusuna gelince, böyle bir durum olsaydı paylaşırdın. Devrimci dayanışmanın ötesinde seni kendilerine mal etmeleri aymazlıktır. Mezarın içine kadar girmeleri kabul edilemez bir durum.
Seninle ilgili ilk yazı Alınteri’nde çıktı. Okuduğumda şok oldum. Hayal kırıklığına uğradım. Hizip sürecini ve öncesinde alınan kararları bilmediğimden “çizgi dışı” eylem yapılmasına bozuldum. Özünde bugüne kadar yapılmamış, benimsenmemiş bir eylem tarzı fakat ‘neden bugün yazıldı’ diye de kızmıştım. Nurettin Demir sayfasında yapılan açıklamadan sonra tüm kızgınlığım geçti. Şimdi ise DP’ye, bu eylemin “çizgi dışı” olduğu kararını verip bunu bilmiyormuş gibi yapmalarına kızıyorum.
Sevgili Erkan,
“Tarihte son sözü direnenler söyler”…
Sen sözünü söyledin…
Yiğitçe yaşadın, yaşadığın gibi de ölümsüzleştin!..
Bir yoldaşın