Soma katliamından sonra tazminatsız bir şekilde işten atılan işçilerin yaşadıkları çarpıcı derslerle dolu
Muhabirimizin Soma'daki Eynez maden işçilerinin başlattıkları direnişe ilişkin gözlemlerini yayınlıyoruz:
Yüzlerce işçinin hayatını kaybettiği Soma katliamının ardından işçilerin hak arayışlarının önünü kesmek için sayısız oyun devreye sokuldu. Bununla da kalınmayıp onların mağduriyetleri, patron üzerinde oluşan toplumsal basıncı dağıtmak için çeşitli biçimlerde kullanılmaya çalışıldı. (Ankara yürüyüşleri hatırlansın) En son Soma patronu gerek mal varlıklarına el konulmuş olmasını gerekse son yapılan düzenlemelerin yaratacağı ek maliyetleri kaldıramayacağını bahane ederek, ocağı kapattığını söyleyip, işçilere de tazminatsız çıkış vermişti.
Patronun içinde sendika ve çeşitli kademelerde bürokratların da yer aldığı bu tezgahıyla tazminatsız şekilde işten çıkarılan işçiler en son tazminatlarının ödenmesi talebiyle direnişe başladılar.
İşçiler oturma eylemi biçiminde başlayan direnişlerinin 14. gününde (17 Mart 2015) yaptıkları basın açıklamasıyla eylemi sürdürmekteki ısrarlarını vurgulamışlardı.
Buraya kadar her şey olması gerektiği biçimde akıyor duygusu yaşamamanız imkansız. İşçiler açısından da bu böyle. Fakat daha sonra ortaya çıkan gelişmeler sürecin aslında başka bir arka plana sahip olduğunu açıkça ortaya koydu. Açıkça siyasi bir çevrenin çeşitli siyasal hesaplarla tezgahladığı bir dolapla karşı karşıya kalmışlardı.
“Dolap” diyorum, bu tanımı işçiler yapıyor. Bunu söylemelerinin sebebi ise,“biz bu eyleme kendi başımıza hareket ederek başladık. Hiçbir kurum ya da siyasi sol parti yanımızda olmadı. Kendi başımıza hareket ederek eylemi sonuna kadar götürecektik. Fakat kimileri, kendine rant sağlamak amaçlı yanımızda var gibi görünüp hiçbir şekilde yanımızda olmadılar. Aksine eylemimizi kırmak için çalışmışlar. Biz kimseden destek görmedik” sözleriyle özetliyorlar. Anlattıklarını dinleyince tanımın ne kadar isabetli olduğunu da anlıyorsunuz...
İşçiler kendilerini desteklediklerini söyleyen hiçbir çevreyle doğrudan ilişki kurmak istemediklerini ve eylemlerinin bu çevreyle anılmasını kabul etmediklerini belirtiyorlar. O açıdan da EMEP'in o basın açıklamasını bir siyasi şova dönüştürmüş olmasından oldukça rahatsızlar.
Gelinen noktada işçiler arasında kırılmalar, ayrılmalar başlamıştı. Bunun sebebi örgütlü olmamalarıydı. Bu duruma karşı, TKİ binasını işgal ederek eylemlerine yeni bir soluk kazandırmak istemişler. Fakat basın açıklamasında "sonuna kadar işçilerin yanındayız" diyen siyasi çevre onların bu tutumunun işi çıkmaza sokacağını belirterek vazgeçirmiş kendilerini. Şimdi onların bu iradelerinin bile önüne geçilip “Bu yanlış olur, bu şekilde hiçbir kazanımınız olmaz aksine kaybedersiniz” deyip işçileri baştan beri yanlış yönlendirip boşa kürek sallamalarını sağlayanlara, basın açıklamasının yapıldığı gün,“eylemin destekçileriyiz, bu eylemi sonuna kadar götürüp kazanacağız” diyenlere öfkeliler. Çünkü işçilerin iradesi aslında ciddi bir kırılmanın yaşandığı eylemin bu şekilde devam edemeyeceği yönünde. Çeşitli siyasal hesaplarla işi başka gösterip "devam" açıklaması yapan ve sonrasındaysa bunun arkasına durmayanlara ateş püskürüyorlar.
Anlayacağımız, işçilerin eylemin başından beri yanlış giden bir şeylerin farkında oldukları, fakat işçilerin örgütsüz olduğunu görenlerin, bu eylemi kendi istedikleri yöne çekmeyi başardıkları oluyor.
Sonuç itibariyle işçilerle geçirdiğimiz 3 günden sonra şu gerçek net bir şekilde ortaya çıktı: Bu eylem zaten istendiği gibi bitmişti, basın açıklaması aslında eylemi bitirme amaçlıydı. Oysa basın açıklaması, eylemin hala devam ettiğini vurguluyordu. İşçiler kendi aralarında bölünmeye başlamışlardı. Basın açıklamasından sonra eylemi bırakan işçiler oldu. Bunların başında da kendi aralarında seçtikleri komite sözcüleri vardı. 200 kişiyle başladıkları eylemde 5. güne gelindiğinde sayıları 60’a düşmüştü. Yanlarında olduklarını söyleyenler, arada uğrayıp destek verdiklerini söylüyorlardı.
Basın açıklaması yapılmadan birkaç saat önce görüştüğümüz işçiler eylemin bitmesi gerektiğini söylüyorlardı: “Kimse gelmiyor artık, yirmi kişiye düştük, gitgide azalmaya başladık, kimse de destek vermiyor.” Onlar da şaşkınlardı; basın açıklamasında ‘eyleme devam’ denilince deyim yerindeyse kandırıldıklarının farkına vardılar.“Bu eylemi biz başlattık, biz bitirmek isteriz. Bizim adımıza karar verdiler ve bunu da uyguladılar. Neden peki yanımızda değiller? Madem ‘devam’ diyorlar biz devam edeceğiz ama bir daha onlara söz hakkı vermeyeceğiz” sözleriyle tepkilerini dile getiriyorlar.
Eylemin 16. gününde sadece 15 kişi kalmışlardı dönüşümlü olarak geceli gündüzlü eylem alanını terk etmemekte kararlı olan bu işçiler,“Bizim gerçek işçi dostlarına ihtiyacımız var, bizi oyuna getiren sendikalara yada onlarla aynı düşünceye sahip olan sol siyasi parti görüntüsünde olanlara değil” diyorlardı.
Dönen dolaplar işçilerin dirençlerini büyük ölçüde kırmıştı.‘Yanınızdayız’ diyen-orada bulunduğumuz süre içinde hiç görmediğimiz -'işçi dostları' ortada yoktu. Bunun dışında havanın soğuk ve evine ekmek götürmek için gündelik işlerde çalışmak zorunda bırakılanların olması, kendi aralarında seçtikleri komite üyelerinin onları bilinçli olarak yanlış yönlendirmesi -ki o komite üyeleri basın açıklamasından sonra “biz devam etmeyeceğiz” diyerek hakkını arayan işçileri yüzüstü bırakıp gitmişlerdir- işçilerin dirençlerinin kırılmasında önemli bir rol oynamışlardı.
Yanı sıra oradaki işçileri şöyle bir durumla karşı karşıya da bıraktılar: “Sizi işe alıyoruz ama hiçbir hak talep etmeyeceksiniz, tazminat istemeyeceksiniz” denilmiş. “Tazminat hakkımı aldım” diye kağıt imzalatmışlar. “Burada eylem yapıyorsunuz, sizi işe almayacağız; hiçbir yerde de iş bulamayacaksınız” diyerek işçileri korkutmuşlar. “Mecburduk” diyor işçiler, “yoksa iş bulamayacağız”.
Birçoğu bu korkuyla eylemi bırakmış ya da hiçbir gün direnişçilerin yanında bulunmamışlar. Birçoğu kahvede, derneklerde oturup haklarını alabilecekleri günü bekliyorlardı. Görünen o ki, gerçekten direnmek isteyen işçiler genel anlamda sindirilmeye çalışılmış ve bunu da bir ölçüde başarmışlar. Ya da şöyle demek gerekiyor: Başarmış gibi görünseler de orada direnmeye devam eden işçiler hala var.
Çadır kurmak istiyorlar emniyet izin vermiyor; “Madem çadır kurmak istiyorsunuz gidin parkın içinde kurun” diyorlar dalga geçer gibi... İşçiler, “Biz piknik yapmaya gelmedik, çadırı eylem alanında kuracağız orada değil” diyerek direniyorlar. Sonuçta çadırı kuramadılar, sayıca az oldukları için cesaret edemiyorlar,“kalabalık olsaydık bu çadırı kurardık” diyorlar.
Bunun üzerine, “Peki neden 200 kişiyken bunu yapmadınız?” diye bir soru sorduk. Verdikleri cevap bizi aslında hiç şaşırtmadı: “İstedik ama burada olduklarını söyleyip hiçbir zaman yanımızda olmaya cesaret edemeyen o ‘parti’deki arkadaşlardı... Bizim için ‘iyi olmazmış’ öyle dediler. Biz de inandık, ama gördük ki baştan onu dinlemekle yanlış yapmışız."
İşçiler sayı olarak az olsalar da kararlı görünüyorlar: “Hakkımızı alana kadar gitmeyeceğiz, ne olursa olsun buradayız bu bizim hakkımız söke söke de alacağız”. Bu işçilerin gerçekten işçi dostlarına ihtiyacı var. Bu türden ayak oyunlarıyla kandırılmış olmalarına bakınca bu hiç kolay görünmüyor.
Yanlarında olmak istedik, bizi de ilk zamanlar kabul etmediler. “İçimizde devrimci yapıları istemiyoruz” diyen o işçileri bu duruma getirmişler ve bırakıp gitmişler. İşçilerin arasında,“bize destek olun beraber yürüyelim bu direnişte” diye destek bekleyen gerçek direnişçiler de var.