Burjuvazinin tüm derdi, kölenin de kölesi olan kadının haddini bilerek üretime dahil olması
Kadın cinayetlerinin sayısını tutamadığımız kadar katlandığı, katledilme biçimlerinin bile dünle kıyaslanmayacak vahşi biçimlere büründüğü bu zamanda “neden?” sorusu bir çengel gibi asılıp kalıyor zihnimizde.
Bu sorunun tek bir yanıtının olmadığı açık. Ama bütün yanıtların tarihsel/toplumsal gelişmenin niteliği başlığı altında toplandığı da şüphe götürmez. Bu açıdan da bazı kesimlerin yaşananlarla AKP siyaseti ve toplum projesi arasında doğrusal bir ilişki kurması ne kadar doğruysa; kadının hapsedildiği duvarları sorgulamaya başlamasının nedenlerin başına yazılması da o kadar doğrudur. Ya da kimi çevrelerin kapitalist kültürün diziler, şovlar gibi popüler araçlar üzerinden toplumun en geniş kesimlerine taşınmasının yarattığı toplumsal yozlaşma ve çürümeye işaret etmesi yabana atılabilir mi?
Ardı ardına sıraladığımız bu ilişkilendirmelerin hepsi de artık cinnet boyutuna varan kadın cinayetlerinin nedenlerini oluşturur. Fakat sorunun esasını oluşturduğunu söylemek onu yüzeyselleştirir. Keza tüm bu nedenler bile aslında gidip gidip üretim ilişkileriyle toplumsal ilişkiler arasındaki çelişkiye dayanıyor.
Kapitalist üretim dünle kıyaslanmayacak ölçeklerde toplumsallaşıyor. Toplumsallaşırken, zenginliğin küçük bir azınlığın tekelinde toplanmasıyla emek gücünü satarak yaşayan kesimlerin dünle kıyaslanmayacak ölçeklerde yoksullaşmaları arasındaki çelişki de uçurumlaşıyor. Bu büyük çelişki artık ücretin de, ailenin de tanımlarını, muhtevasını değiştiriyor, değişime zorluyor. Bundan on yıllar önce “evin reisi” denilen erkek proleterin çalışması geçinmek için yeterken bugün ailede en az iki kişinin çalışmasıyla bile bu zor sağlanıyor. Kadının üretime şu ya da bu biçimlerde dahil olması neredeyse kaçınılmazlaşıyor.
Kapitalizm de bunu artı değer sömürüsünü daha vahşi biçimlerde büyütmenin aracı kılıyor. Kılıyor kılmasına ama diğer taraftan da sistemin garantisi olan bazı üst yapı kurumlarını da sarsıcı bir şekilde aşındırıyor, yıkıyor. Çünkü kapitalist üretime şu ya da bu düzeyde eklemlenen kadın dünle kıyaslanmayacak bir sorgulayıcılık ve özgüven kazanmaya başlıyor. Varolan geleneksel ilişkilerle yaşadığı bu dönüşüm arasında şiddetli bir çatışma baş gösteriyor. Kadın bu üst yapısal ve aynı zamanda sistemin temel güvenlik siboplarını zorladığı oranda onlarla ciddi bir savaşa da tutuşmak zorunda kalıyor. En başta da toplumsal cinsiyet rollerini içselleştirmiş erkekle karşı karşıya geliyor, çatışıyor.
Burjuvazi adına onun saltanatının bekçiliğini yapan devlet de; yargısı, kolluk güçleri ve bilumum karar mekanizmalarıyla tam da bu noktada özgürlük duvarlarını zorlayan kadını (hangi biçimlerde olursa olsun) düşman olarak kodluyor. Kapitalist gelişmenin ihtiyaçlarını frenleyemeyeceğine ve frenlememesi gerektiğine göre, yapması gereken alışılmış toplumsal dengelerin garantisi olan kurumları, gelenek ve alışkanlıkları din de dahil aklımıza gelebilecek her türlü araçla topluma özellikle de kadınlara yeniden yeniden dayatmak oluyor. Hatta o kadar ki kapitalist üretim yasalarının ihtiyaçlarıyla bu denge arasındaki tezatlığı aşmanın üretim biçimlerini, formüllerini yaratıyor. Bunun için ardı ardına ‘torba yasalar’ hazırlıyor. Tüm derdi kölenin de kölesi olan kadının bu konumunu içselleştirerek yani haddini bilerek üretime dahil olması. Evden iş yapması, birkaç saatlik işlerle sınırlandırılması, ama bu arada “evinin kadını” olmayı ihmal etmemesi… Elbette çocuk doğurmayı da!
Bu açıdan da kadın cinayetlerinde, taciz/tecavüz saldırılarında, kadına dönük şiddette eşine az rastlanır bir yükselişin yaşanmasıyla Türkiye’nin son on küsurlu yıllarında yaşanan baş döndürücü ve bir o kadar da çarpık kapitalist gelişmenin esas belirleyen olduğu, üzerinden atlanamayacak kadar net bir gerçektir. Bu gerçek istatistiklerde yoktur. Onların bazıları kadının üretime dahlinin geçen yıllara oranla düştüğünü söyler. Ama neoliberal sömürü politikaları ve biçimleriyle birlikte düşündüğümüzde bunun böyle olmadığı görülür. Keza kayıtdışı, merdiven altı üretimin, part-time çalışmanın esas kahramanı kadınlar ve çocuklardır.
Bu noktadan baktığımızda kadın cinayetlerindeki tırmanışla AKP politikaları ya da AKP’nin varlığı arasında doğrudan bir ilişki yoktur aslında. O sadece Türkiye gibi bir ülkede baş döndürücü bir düzey ve çarpıklıkta yaşanan kapitalist gelişimin sistem açısından yarattığı bumerang etkisini tersine çevirmekte en gerici, en saldırgan, en cinsiyetçi politikalar ve söylemler geliştirerek bunu adeta teşvik etmesiyle özel bir katalizör rolü oynamaktadır. Bu rolüyle de esasında nedenin kendisiyle özdeşleşmektedir.
Kapitalizmin teknolojik gelişmeyi toplumsal denetim ve kültürel yozlaşma yönünde nasıl kullandığını biliyoruz. Bunun en temel malzemesi de kadındır. Kadının cinsel bir meta olarak kullanılmasıdır. Kışkırtılan tüketim kültürüyle o metalara ulaşamama arasındaki ezeli çelişkinin bu yozlaşma üzerinde yarattığı basınç da ortadadır. AKP’nin kapitalizmin bekası açısından ürettiği “toplumsal mühendislik projeleriyle” bu gerçekler arasında da bir uyum vardır. O da kadını din ve geleneksel ölçütler üzerinden cinsel bir meta olarak kodlamakta, sınırlarını da esasında bu noktalardan çizmektedir. Yargısından, kolluğuna, en büyük devlet ağızlarından giderek eğitim sisteminin ayrıntılarına indirgenen yaklaşım esasında “ahlak” adına vaaz edilen somut bir ahlaksızlıktan beslenir. Gelenek, din gibi araçlar bu toplumsal bir projenin esasını oluşturur.
En son gerek TDK sözlüğünde yapılan kadın tanımları, gerek ders kitaplarına giren çalışan kadına ilişkin aşağılayıcı söylemler gerekse bizzat öğretmenler eliyle örtünmeyen ya da muhafazakar kültüre uygun giyinmeyen öğrencilerin “tacizi, tecavüzü hak ediyorsunuz” şeklinde saldırılara uğramaları, namazın ilkokul sıralarına kadar taşınması önümüzdeki günlerde aslında nasıl bir toplumsal krizle karşı karşıya kalacağımızın ve bu krizin baş “kurbanlarının” da yine kadınlar olacağının açık ifadesidir. Sadece buradan baktığımızda bile kadının örgütlenmesinin her şey bir yana can güvenliği açısından bile kaçınılmazlaştığını anlarız. Bu kesif havanın sınıf kültürü ve mücadelesinin yaratacağı toplumsal iklimle dağıtılabileceğini…
[Alınteri'nin 18 Mart 2015 tarihli 9. saysısından alınmıştı]