Musluktan su içmek mümkün değil. Doğal yeraltı suları bile çekilip şişeleniyor. Dilovası’nda dereler simsiyah akıyor...
Türk tekelci burjuvazisinin sermaye birikimini büyütme zorunluluğu bir taraftan emek sömürüsünü en vahşi biçimlere büründürürken diğer taraftan da doğanın-kentlerin-tarihin gözü dönmüş biçimlerde yağmalanmasına neden oluyor. Küçük derelerin üzerine bile HES konduran, doğal suları ticarileştirerek bir ekoloji krizinin düğmesine basan, ormanları yağmalayarak ranta açıp toprağa basacak yer bırakmayan, devasa yeşil alanları maden şirketlerine, termik santrallere açan, kentleri sınıfsal bir strateji ekseninde altüst eden bu saldırganlığın en somut sonuçları Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde dile geliyor.
Sanayinin son derece plansız biçimlerde kaydırıldığı bu bölgede, fabrikaların çevre kirliliğini asgariye çekmek için belli maliyetlerle gerekli önlemleri almalarında bağlayıcı kurallar yok. Asgari kuralların uygulanıp uygulanmadığını denetleyen de yok. Üstüne üstlük kaçak kömürün yaygın bir şekilde kullanıldığı da biliniyor. Tüm bunlara ek olarak taşıtların yarattığı kirlilik de cabası. Bu tablo içinde Dilovası şu anda nefes alamaz hale gelmiş durumda. Yapılan incelemelerde Dilovası’nın yılın 365 gününden sadece 55 gün temiz hava soluyabiliyor!
Artık musluktan su içmemizin mümkün olmadığı bir çağdayız. Suyun şişelenerek satıldığı, doğal yeraltı sularının bile çekilip o şişelerle paraya çevrildiği günlerde… Kocaeli’nde suyun kalmadığı söyleniyor. Kalmadığı için belediye tarafından yeraltı sularının çekildiği… Sapanca Gölü’nün tükendiği biliniyordu, şimdi de yeraltı suları büyük gıda tekellerine peşkeş çekiliyor!
Sorunlar bunlarla da sınırlı değil. En son Dilovası’ndaki derelerin simsiyah aktığı görüldü. Sanayi kuruluşları ve organize sanayi bölgelerinin (OSB) yerleşim birimleriyle iç içe geçtiği bu ilçede, kente hakim bir noktada kurulan Kömürcüler OSB’nin yarattığı ilk sonuç bu. O tesislerdeki kömür tozları sadece havaya değil, yerleşim yerleriyle iç içe geçen derelere de karışıyor, yağmurla birlikte yeşili de bozuyor. İşçiyi ölümünden sorumlu tutan neoliberal akıl, bu tesisleri de denetlemeyerek yakınında oturan halkın zehir solumasına adeta seyirci kalıyor. Yarın onlar için de “Oralarda oturmasaydılar” derlerse şaşmamak gerekir!..
Bazıları D-100 karayolunun Gebze ve Dilovası sınırları içinde faaliyet gösteren, yılda yaklaşık 5 milyon ton ithal ve yerli kömür işleyen tesisler, Dilovası’nın kuzeyinde kente hakim bir noktada kurulan Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi’ne taşındı. OSB’ye, diğer kentlerde kurulu bulunan firmalar da taşındı. 4 yıl önce o kömür tesisleri kurulduğunda Dilovası halkı bunun kendileri için ölüm olduğunu söylemiş, taşınmasına itiraz etmişti. Buna rağmen kuruldular. Ve korkulan hızla gerçekleşti.
Dilovası, tarihiyle çevre kirliliğinin kapitalist üretimin o açgözlü karakteriyle olan doğrudan ilişkisinin açıkça dile geldiği bir yer. İnsanların, bitkilerin, hayvanların ağır metal soludukları bir cehennem. Bu cehennem şimdi kapitalist kirliliğin girmediği hemen tüm alanlara doğru genişletiliyor. Tüm Karadeniz’i baştan başa HES’e boğmak, Ege’yi, Akdeniz şeridini termik santraller, kömür ve maden ocaklarıyla ölüm rengine kesmek istiyorlar.
Fakat yoksul ve küçük köylüler başta olmak üzere bu halk bu yağmacılık ve talancılığın insanlığın sonu olacağını bilmenin sorumluluğuyla taşına, toprağına sahip çıkıyor. En son 3 HES’in kurulması istenen Tokat’ın Zile ilçesinde ayağa kalkan, jandarmayla çatışan köylüler ve doğaya sahip çıkan duyarlı/ilerici kesimlerin yaptığı gibi…