Rejim krizinin parametreleri

Rejim krizine emek cephesinin yanıtı da bölgesel ölçekte düşünülmeli

GÜNCEL
Pazartesi, 6 Nisan 2015 (11 yıl 6 ay önce)

Türkiye’deki rejim krizi giderek derinleşiyor. Sadece şu son bir-iki ay içinde yaşananlar dahi işlerin nasıl çığrından çıktığının göstergesi.





Bu bağlamda özellikle iki noktanın altını çizmek gerekiyor:



 



Birincisi, bugünün Türkiyesi’nde, Anayasa ve yasalarla tanımlanmış belirli bir rejim modeli ve işleyişinden söz edemeyiz artık. Ortada daha çok bir bulamaç var. Buna ne iyi-kötü işleyen ‘parlamenter’ bir sistem denebilir ne de iktidar gücünün burjuvazi adına kullanımında konum ve yetkilerin az-çok tanımlı olduğu bir başkanlık sistemi. Her ikisine ait çizgi ve özelliklerin fiilen birbirinin içine geçtiği bir melezleşme hali (ve süreci) yaşanmakta. Bu yönüyle bir “geçiş süreci” içindeyiz.



 



Dönemin özgünlüğüne dair altı çizilmesi gereken ikinci özellik ise, durumun burjuvazinin siyasi aktörlerinin de kontrolünden çıkmış olması. Eskinin artık eskisi gibi sürdürülemediği buna karşın yerine de henüz tam bir ‘yeni’nin konulamadığı geçiş süreçleri zaten kaotik süreçlerdir. Türkiye bugün bu kaosu, ondan kaynaklı gerilim ve belirsizlikleri daha şiddetli ve boyutlu yaşıyor.



 



Bunun bir dizi nedeni var. Fakat en başta gelenlerden biri -belki de birincisi- üzerinde az çok toplumsal uzlaşma sağlanmış (en azından o potansiyeli taşıyan) bir ‘çıkış planı’nın (ve bunu yaşama geçirebilecek güçte toplumsal desteğe sahip bir alternatifin) ortada olmayışı. Toplumsal kutuplaşmanın derinliği ve keskinliği engel en başta buna...



 



Bu konuda burjuvazinin kendi içinde de henüz bir konsensüs sağlanmış değil. O cephe adına şu an gündemdeki en popüler -hatta ‘tek’- öneri başkanlık sistemi önerisi. Yalnız siyasal gücün tek kişi (ki mevcut durumda Tayyip Erdoğan) ve etrafındaki dar bir çekirdek elinde toplanıp yoğunlaşmasını esas alan faşizme özgü bu biçim konusunda tekelci burjuvazinin AKP’yi destekleyen kesimleri içinde bile kuşku ve tereddüt duyanlar var.



 



Yalnız bu tereddütler, emperyalizm çağında burjuvaziye hala “demokrat” özellikler atfeden liberal budalaların zannettikleri gibi öze ilişkin bir karşıtlıktan kaynaklanmıyor. Burjuvazi içindeki korkular asıl olarak, kriz koşullarında daha da önem kazanan ekonomik bir güç olarak siyasal gücü elinde toplayan çekirdeğin dışına düşecek olmanın beraberinde getireceği dezavantaj ve risklerden ileri geliyor. Bu nedenle bu çelişkilerin “uzlaşmaz” olduğu yanılsamasına kapılıp ondan kaynaklı çatışmalara bel bağlamak ahmaklığın daniskası olur.



 



Israrın arka planı





Emek cephesinin zayıflığı ve etkisizliğinden dolayı yaşanan rejim krizine yanıt olarak ortadaki tek projeyi oluşturan başkanlık sistemi ısrarını hala Tayyip Erdoğan’ın iktidar hırsı ve korkularına bağlayan sığ yaklaşımlar oldukça yaygın. Ancak bu yüzeysellik, ufuk açıcı olmaktan çok bu yönelimin anlamı ve içerdiği tehlikelerin bütün boyutlarıyla görülmesini engelleyen körleştirici bir rol oynuyor.



 



Üstelik bu öyle bir körleşme ki, bu eğilimi doğuran nedenlerin, yani özün görülmesi şurada dursun biçim hakkında bile bir açıklık sağlamıyor. Örneğin, iktidar yetkilerini neredeyse bütünüyle tek bir adam ve onun seçtiği dar bir çekirdek elinde toplayıp sadece yürütmenin ve bürokrasinin değil yasama hatta yargının bile onun emrine sokulduğu bir ‘parti devleti’ modelini hala faşizm dışında bir model olarak ele almakta ısrar bu kafa karışıklığının ürünü.



 



Marks, biçim-öz ilişkisinin ele alınışı sırasında, biçimin ardında gizlenen içeriği tespit etmenin önemini teslim etmekle birlikte, bu özün neden başka bir biçime değil de bu biçime büründüğünü açıklamanın daha da önemli olduğunun altını çizer.



 



Bu yaklaşım ışığında sorulması gereken basit (ama temel) soru şudur: Başkanlık sistemi önerisi ve ısrarı neden şu dönemde gündeme gelmiştir ve öze ilişkin olmayan bazı rötuş önerileri ve kimi kaygılar dışında tekelci burjuvazi cephesinde buna karşı neden güçlü bir itiraz yoktur?..



 



Bu sorunun yanıtı sadece Türkiye’nin içine bakılarak verilemez. Çünkü Türk tekelci burjuvazisinin bütünü açısından bu konuda asıl belirleyici dinamik dışta, en başta da Ortadoğu bölgesindeki kaos ve belirsizliklerin büyüyüp şiddetlenmesinde yatmaktadır. “İç” bir etken olarak kapıya dayanmış olan ekonomik krizi nispeten daha az zararla atlatabilmek için hayati önem taşıyan taze para ihtiyacıyla ihracattaki daralmayı aşabilmek için yeni pazarlara duyulan ihtiyaç etkeni bile bu bölgesel dinamikle bağlantılıdır.



 



'Balkanlaşan' Ortadoğu



Ortadoğu bugün neredeyse her gün yeni bir cephenin açıldığı bir savaş coğrafyasına dönüşmüş halde. Komünistlerin bundan tam 8 yıl önce, o zaman yayınlanan Ufuk Çizgisi dergisinin 18 Haziran 2007 tarihli 63. sayısında dikkat çektikleri bir durum yaşanmakta: Ortadoğu'nun Balkanlaşması...



 



Bununla neyin kastedildiği yazıda şöyle anlatılmaktaydı:




(…) Bu deyim, mevcut bir siyasi-idari bütünlüğün yani bir devletin ya da ülkenin, etnik, dinsel ya da kültürel farklılıklar temelinde eskisinden daha küçük birimler halinde bölünüp parçalanmasını anlatır kısaca. Yani bildiğimiz 'böl-parçala' siyasetini ifade eder.





Yalnız 'Balkanlaştırma' süreçlerinde yaşanan parçalanmalar, bazı iç dinamiklerin ‘olağan‘ işleyişine dayalı bir yerde ‘doğal süreçlerin doğal sonucu‘ olarak çıkmazlar ortaya; doğal bir zemine sahip olmakla birlikte bunun bazı dış müdahalelerle kızıştırılıp köpürtülmesi söz konusudur” (Yeni Balkanlaşma dalgası, Ufuk Çizgisi, Sayı: 63, 18 Haziran 2007) .




 



Bu stratejinin amacı ve arkasındaki güçler konusunda ise şunlar söylenmekteydi:




...Yüzyıl önceki 'Balkanlaşma', kapitalist uluslaşma süreçlerinin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak ‘tarihsel bakımdan ilerici‘ bir özelliğe sahipti. Bugünkü 'yeni Balkanlaşma dalgası' için ise bu söylenemez! Bugün bu tehlikeyi doğurup büyüten çatışmalar içinde Irak, Filistin ve Afganistan‘daki çatışmaların yabancı işgalcilere karşı savaş yönü dışında hiçbiri ne tarihsel ne de siyasal açıdan 'haklı ve meşru' görülebilecek bir zemine ve niteliğe sahiptir.





Yeni dalga, neredeyse bütünüyle 'yaratılan bir dalga'! Özellikle de ABD-İsrail ortak yapımı olarak planlanıp uygulamaya konulan emperyalist bir stratejinin ürünü. Önce Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak doğan, sonra hedeflerine ve kapsamına uygun olarak adı da Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) olarak değiştirilen bu neoliberal emperyalist hegemonya stratejisinin özü, Avrasya‘nın bütününde özellikle de temel enerji kaynakları kadar onların nakil hatları üzerinde de tam bir denetim kurabilmek açısından Avrasya’nın da 'yüzük taşı' konumundaki Ortadoğu ve çevresinde ABD’nin uzun süreli hegemonyasını kurmaktır.





Bu stratejik amaç, üç stratejik hedefe dayalıdır: 1) Bölgenin çevresiyle birlikte bütününde tam ve mutlak bir denetim, 2) Bunu zayıflatıp etkisizleştirebilecek herhangi bir rakip gücün ortaya çıkmasına izin vermemek, 3) Dolayısıyla bölgenin buna uygun hale getirilecek şekilde yeniden dizaynı.





ABD’nin Ortadoğu üzerindeki eski denetim sistemi, merkezinde İsrail’in yer aldığı seçilmiş bazı büyük bölge devletlerine dayalı bir sistemdi. Bu sistem, herkesle ayrı ayrı uğraşmaktansa ABD’ye sıkı sıkıya bağlanmış bu maşalar aracılığıyla bölgenin tamamı üzerinde bir denetim olanağı kazandırmak gibi bir avantaja sahipti. Fakat Nasır döneminin Mısır‘ı, Esad döneminin Suriye’si gibi kontrol altına alınamayan halkaların ürettiği sorunlar yanında İran‘daki uşak Şah rejimini yıkan molla devrimi, sonradan kontrolden çıkan Saddam örneği gibi örneklerde de yaşandığı üzere başa ciddi belalar açabilen bir yapısı da vardı. Onun için, gücü henüz yerinde ve hala rakipsizken daha dayanıklı olabilecek bir hegemonya sistemi inşa etme ihtiyacı, ABD’yi, eskinin bir tuğla eksildiği zaman duvarda açılan deliğin de tehlikeli olduğu güçlü ulus devletlere dayalı bölgesel egemenlik sistemi yerine, kontrolü daha kolay küçük birimlere dayalı bir sistem inşasına yöneltti.







İsrail’in dışında bölgenin bütün “büyük” devletleri şimdi bu yönelimin hedefleri arasındadır. ABD emperyalizmine mutlak biat etmeyen İran ve Suriye bunlar arasında önceliklidir. Fakat bugüne kadarki ateşli Amerikan uşağı sicillerine rağmen Suudi Arabistan, Ürdün, Türkiye ve Pakistan da bu 'Balkanlaştırma' yöneliminin hedefleri arasındadırlar. Bunların hepsini etnik ya da mezhep ayrılıkları temelinde bölüp parçalama senaryoları ve haritaları hazırdır...” (agy)






Doğası gereği bir “iç savaş” olasılığını bağrında taşıyan bu “bölünme” tehdidi ve korkusu, o gün de bugün de Türkiye’de iç siyasetteki saflaşma ve tepkileri belirleyip besleyen temel etkenlerden biri oldu.



 



O yıllarda bu korku asıl olarak başını Genelkurmay'ın çektiği geleneksel iktidar blokunun bileşenleri tarafından duyuluyordu. Bu şoven milliyetçi-darbeci güçler, o zamanlar dış politikada özellikle AB ile ilişkiler, Kürt ve Kıbrıs politikalarının iflası başta olmak üzere bölgesel konulardaki sıkışmalarının basıncıyla Kürtlere ve İslamcılara karşı dışlayıcı, düşmanlaştırıcı tutum ve politikaları kışkırtıp desteklemekle gerici bir iç savaş ortamının olgunlaşmasına çanak tutuyorlardı.



 



Bugün ise bizzat AKP Hükümeti ve arkasındaki sermaye kesimleri (de) korku ve panik içindeler. Bölgenin “büyük abisi” olma hayallerini kurdukları Ortadoğu politikalarının rezil bir iflasla sonuçlanması yetmezmiş gibi Sünni reflekslerle boylu boyunca daldıkları pis işler ve ilişkilerin dönüp ülke içinde de kendilerini vuracak sonuçlar doğurmasının korkusunu yaşıyorlar.



 



Akışı değiştiren ‘beklenmedik’ gelişme



ABD ve müttefikleri “kontrollü kaos” politikalarıyla bölgeyi yüzyıl sonra yeniden kafalarına göre dizayn etmeye soyunmuşlarken bu arada kimsenin ummadığı bir etken girdi devreye: Arap halk isyanları...



 



Tunuslu işsiz bir gencin 17 Aralık 2010 günü kendini yakmasıyla fitilini ateşlediği isyan dalgası kısa süre içinde bütün Arap coğrafyasına yayıldı. Neoliberal politikaların derinleştirdiği işsizliğe ve yoksulluğa olduğu kadar yolsuzluklara ve siyasal özgürlük yoksunluğuna karşı öfke patlaması temelinde gelişen bu isyanlar, bölgedeki bütün çürümüş rejimlerin ve arkalarındaki emperyalistlerin korkulu rüyası haline geldi. Tunus ve Mısır'da yılların diktatörlerini alaşağı ederken, Bahreyn ve Yemen gibi ülkelerde bunun başarmanın eşiğine gelindi. Sadece Batılı emperyalist burjuvazi ve hempalarının değil kendilerini “solcu”  hatta “sosyalist” olarak niteleyen kimi oryantalistlerin dahi “miskin ve uyuşuk bir toplum ve coğrafya”  gözüyle baktıkları Arap coğrafyasındaki yerleşik bütün dengeleri sarsan bu dalga, bütün zayıflık ve lekelerine rağmen neoliberalizme yönelik bir tepki patlaması olarak tarihsel bakımdan ilerici bir öze sahipti.



 



Ne var ki hareket hemen her yerde net bir program ve bu temelde oluşmuş örgütlülükten yoksundu. Sadece patlak verdikleri ülkelerle sınırlı kalmayıp bölgedeki yerleşik bütün siyasi ve toplumsal dengeleri sarsıp taşlaşmış işbirlikçi rejimleri birer-ikişer devirdiği halde emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri kendilerini çabuk toparladılar. Yılların yönetme deneyimi yanında sahip oldukları olanakları kullanarak hareketi yoldan çıkarıp giderek yedeklemenin yöntem ve araçlarını devreye soktular. Libya ve Suriye örneklerinde olduğu gibi harekete geçen toplumsal muhalefet dinamiklerini kurdukları besleme örgütler ve çeteler aracılığıyla gerici bir iç savaşın basamağı haline getirmeyi başarabildiler.



 



Beklenmedik bir biçimde gelişen süreçlerin özünü, içerdiği fırsat ve tehlikeleri hızla kavrayıp gelişmeleri kendi sınıfsal amaçları doğrultusunda etkilemek üzere harekete geçme refleksleri (düşünsel planda dahi) burjuvazi kadar gelişmemiş ahmak bazı “solcular” da bu durumu, milyonların ayağa kalktığı o muazzam halk hareketlerini “emperyalizmin tezgahı”na bağlayarak ruhlarını rahatlatma yolunu seçtiler. Süreçlerin daha sonraki seyri ve bölgenin bugün gelinen noktada genel görünümü, emperyalizmi “her şeye kadir” bir güç olarak gören bu komplocu kafanın haklı çıktığını düşünebilir belki ama Kürt hareketinin bölge çapındaki yükselişi, Rojava devrimi, Lübnan Hizbullahı ve İran'ın bölgede kazandıkları inisiyatif ve hareket alanlarının genişlemesi, Esad rejiminin hala yıkılmamış olması, öte yandan Arap sokaklarındaki kaynaşma ve isyan ateşlerinin her şeye rağmen sönmemesi gibi daha bir dizi somut olgu ve dinamik, kazın ayağının hiç de bu özde teslimiyetçi “anti emperyalizm”in iddia ettiği gibi olmadığının somut göstergeleridir.



 



Siyasi ve askeri yöntem olarak “kontrollü kaos” stratejisine dayanan GOP, tümüyle değilse de bu yönüyle aslında iflas etmiştir. Yaşanan tam da proletaryanın ölümsüz önderlerinden Engels'in tarihin oluşumuna dair söylediklerini doğrular niteliktedir:



 




Tarih öyle bir tarzda gelişir ki, nihai sonuç daima pekçok bireysel iradenin çatışmasından çıkar ve herbir iradenin belirli hayat koşullarının çokluğu tarafından oluşturulur. Bu nedenle, birbiriyle kesişen sayısız güç, bu güçlerden oluşan sonsuz sayıda paralelkenar vardır ve bunlar, tek bir sonucu, tarihsel olayı meydana getirirler. Bu ise, bir kez daha, bir bütün olarak bilinçsizce ve iradesiz işleyen bir gücün ürünü olarak görülebilir. Çünkü her bireysel irade bir diğeri ile engellenir ve ortaya çıkan şey, kimsenin önceden tasarlamadığı (başka) bir şey olur. (abç, J. Bloch'a 1890 yılında yazdığı mektuptan).




 



Bugünün Ortadoğu'sunda ortaya çıkan tablo da “kimsenin önceden tasarlamadığı”, daha doğrusu GOP stratejistlerinin tasarladıklarından “başka bir şey”dir. Emperyalistler ve işbirlikçileri, gelişen süreçlere çok çabuk uyum sağlayıp onların seyrini etkileme becerilerini hala korumakla birlikte bölgedeki gelişmeler sık sık onların da “kontrolleri” dışına çıkmaktadır. Üstelik bu “kontrol dışı” etken ve güçlere bugün başkaları da eklenmiştir.



 



Güncel korkuların iki ana kaynağı



Bugün Ortadoğu'da Filistin sorunu, Arap-İsrail düşmanlığı, İran'la gerici Arap rejimleri arasındaki bölgesel hegemonya çekismesi vb. gibi her an yeni bir çatışma üretme riskini içinde taşıyan geleneksel fay hatlarına iki yeni eksen daha eklenmiş durumda: Bunlardan birincisi yükselen Kürt dinamiği, diğeri ise mezhep farklılıklarının bölgesel bir saflaşma ve savaş etkeni haline gelişi. Bunların her ikisi de Türkiye burjuvazisini ve devletini ürküten gelişmeler.



 



Türkiye’yi de yakından ilgilendiren ancak sadece Türkiye ile sınırlı olmayan bölgesel bir özelliğe sahip Kürt sorunu ve hareketi, Ortadoğu’daki son gelişmelerden sonra artık uluslararası bir güç ve politik odak haline gelmiş durumda. Suriye’deki gerici iç savaş sırasında Kürtler, sadece gözükara direnişçi bir güç olarak değil Rojava genelinde yaşama geçirmeye yöneldikleri demokratik-halkçı rejim modeliyle de dünya kamuoyunun sempatisini kazanan “farklı” bir güç olarak öne çıktılar. Aşiret temeline dayalı feodal-burjuva bir derebeylik sisteminin hüküm sürdüğü Güney Kürdistan’daki Barzani rejimi dahil bölgedeki bütün gerici rejimler için bu bir ‘korku’ etkeni haline geldi.



 



Türk devleti ve burjuvazisi bu örneğin kökleşip serpilmesinin Kuzey’deki Kürt halk kitleleri içinde ulusal bilinci pekiştiren moral ve cesaret kaynağı olmakla kalmayacağının farkında. Bu örneğin kökleşecek olursa bölge çapında “bağımsız Kürdistan’a” kadar gidebilecek yeni süreçleri tetikleyici olmasından korkuyor. Rojava’nın esinlediği ruh ve bilincin, Kuzey’deki Kürt ulusal hareketini oyalayarak bezginliğe sürükleyip bölmeyi hedefleyen “süreç” in seyrini değiştirmiş olması da işin cabası. Dolayısıyla “Kürt sorunu”nun böyle kontrolden çıkışı, AKP içinde bile çatlaklara yol açan bir kriz dinamiği haline geldi. Fakat aynı gelişme -daha doğrusu korku- diğer yandan Erdoğan ve tayfasıyla Genelkurmay arasında yeni bir ittifak kurulmasına zemin oluşturdu.



 



Kürtlere karşı geleneksel inkar ve imha siyasetine geri dönmenin bahanesini arar hale gelen bu kirli ittifak, özellikle Rojava devrimini daha fazla kökleşmeden boğmanın fırsatını kollarken şiddet ve savaş politikalarına tekrar dönmenin içerde yaratacağı kitle tepkilerini de ölçü tanımayan bir baskı ve devlet terörüyle bastırmakta birleşiyor. İçte ve dışta terörü ve savaşı esas alan böyle bir ilişkinin tarafları, rejim krizinin “çözümü” konusunda da elbette gücün ve zorbalığın daha fazla merkezileşip yoğunlaşması noktasında hemfikirler.



 



Kapıdaki kriz – Ortadoğu bağlantısı



Türk tekelci burjuvazisinin hemen tüm kesimleri Türkiye’de Kürt sorununun bir şekilde stabilize edilmesi amacında birleşirlerken şimdi işlerin kontrolden çıkıp bölgeselleşmesi ve karmaşıklaşmasının tedirginliğini duyuyorlar. Buna bir de bugün Ortadoğu’da giderek baskın hale gelen mezhep eksenli bölünme ve çatışmaların Türkiye’ye sıçrama olasılığının eklenmesi bu tedirginliği korkuya dönüştürüyor. “O zaman Suudi Arabistan öncülüğünde inşa edilmeye çalışılan bölgesel ‘Sünni blok’ girişimlerine balıklama dalmanın alemi ne” diye bir soru gelebilir haklı olarak burada akıllara. Bunun tayin edici nedenini ise siyasetten çok ekonomide aramak gerekiyor.



 



Türkiye ekonomisi şiddetli bir krizin eşiğinde. Yıllık büyüme oranının yüzde 4'lerden yüzde 2,9'a düşüşünden ihracattaki daralmaya, ilk bakışta “olumlu” bir gelişme gibi görünen cari açığın -üretimdeki düşüşten dolayı- azalmasından liranın değer kaybına kadar belli başlı tüm göstergeler alarm veriyor. Bu konuda burjuvaziyi korkutan olasılıklardan biri de taze para girişinde bir tekleme hatta tıkanma yaşanması olasılığı. 1980 sonrası yaptığı sıçramalara rağmen bağımlı yapısı -bir yönüyle derinleşerek- süren Türk ekonomisi için bu bir felaket olur. Gel gör ki dünya piyasalarından taze para bulmak artık eskisi kadar kolay değil. O yüzden Türk tekelci burjuvazisinin “laik” geçinen kesimleri bile gerici Arap rejimlerinin ellerindeki petro-dolarlara gözlerini dikmiş durumda.



 



Ne var ki çelişkilerin keskinleştiği ve yeni saflaşmaların yaşandığı bugünün Ortadoğu’sunda bu derenin suyunu Türkiye’ye çevirebilmenin yolu ekonomi kadar hatta ondan fazla siyasetten geçiyor. Mezhep temelli iç savaş ve bölünme dinamiklerinin tekrar kaşındığı Yemen’e müdahale sürecinde Tayyip Erdoğan’ın paldır küldür Suudi gericiliğinin önderliğindeki Sünni bloktan yana tavır koymasının asıl nedeni de bu zaten.



 



Buna ek olarak Irak Kürdistanı’nda çıkarılan petrol ve doğalgazın yanı sıra IŞİD çetesinin yağmaladığı petrolün el altından dünya piyasalarına sürülmesine aracılık etmekten tutalım bölgenin değişik yerlerinde savaşan gerici çetelere silah ve askeri malzeme satışına, savaşan bütün tarafların askeri malzeme dışındaki ihtiyaçlarının yüksek fiyatlarla karşılanmasından tutalım Irak Kürdistanı’nda büyük inşaat ve taahhüt projeleri üstlenmeye kadar daha bir dizi ekonomik etkinlik Türk tekellerine “nefes aldıran” ekonomik faaliyetler arasındadır.



 



Ancak “tamamen duygusal” nedenlerle kalkışılan bu tür cambazlıkların bölgeden Türkiye’ye doğru olduğu kadar ülke içinde de mezhep temelli bölünme ve gerilimleri alevlendirmesi olasılığı çok güçlü. Tayyip Erdoğan ve şürekasının aynı mezhepçi yaklaşımla taraf haline geldikleri Suriye politikasıyla bunun temelleri atılmıştı zaten. Şimdi bu temel üzerine yeni benzin bidonlarının dökülmesi riski var. Kürt sorununda şişeden büsbütün çıkan cini yeniden “kontrol altına almaya” kalkışmak gibi Alevi-Sünni saflaşması temelinde mezhepsel gerilim ve sürtünme öğelerini “denetim altında tutmaya” çalışmak da gelinen noktada yine daha fazla güç kullanımı ve devlet terörü ihtiyacını getirip dayatıyor egemen burjuvazi ve AKP’nin önüne.



 



Çözümü doğru yerde aramak



Sonuçta rejim krizi sorunu, ülke içinde toplumsallaşmış olmasının yanı sıra bölgesel dinamiklerden dolaysızca etkilenmeye açık hale gelmesi anlamında bölgeselleşmiş bir kriz olarak çıkıyor karşımıza.



 



Egemen burjuvazi kendi cephesinden onun bu özelliğini gözönünde bulundurarak, bu bölgesel yaklaşım temelinde bir “çözüm” arıyor. Cenderenin üzerine giderek daha fazla kapandığı Türkiye işçi sınıfı, emekçi yığınlar ve Kürt halkı adına karşı çözümler de aynı şekilde bölgesel ölçekte aranmak zorunda.



 



Tarih, bunu bir sorumluluk olarak getiriyor bu coğrafyanın bütün komünistleri, samimi devrimci ve yurtsever güçlerinin önüne.