Bütünüyle bir tükenmişlik ve bundan çıkış mücadelesini konu edinen filmde birçok unsur, kavram ve kişi çatışıyor
Birdman, Batman ve Süperman gibi bir Holywood süper kahramanı. 1992 yılında serinin üçüncü filmi olarak vizyona girmiş, olumlu eleştirilerle gişe rekorları kırmış ve ismini tarihe kazımış. Ancak gerek bu süper kahraman gerekse kahramanı canlandıran “ünlü” tıpkı diğerleri gibi bir dönem tavan yaparak ihtiyacı karşıladıktan sonra ismini kazıdığı tarihin tozlu raflarında yerini almıştır. Burada karşılanan ihtiyaç salt adrenalin salgısı değildir. Kritik dönemlerde, özellikle Amerika gibi ülkelerde bu tarz süper kahraman filmleriyle toplumun uyutulduğu yadsınmaz bir gerçekliktir. Bu süper kahramanların doğrudan ABD’nin yönlendirmesi ile Körfez Savaşı’nın yaşandığı döneme denk gelmesi bu nedenle tesadüf değildir.
2015 yılının Oscar’ında 9 dalda aday olan ve 4 dalda ödüle layık görülen film de aynı adı taşıyor: Birdman. Hikayelerinde hiçbir ortak yan olmamasına karşın yazgıları aynı karakterden seçilmiştir. İlginçtir ki, bu filmin başrolündeki kişi de ‘92 yılında Batman rolünü son kez oynayan oyuncudur. Yönetmenin geçmişine kısaca bakıldığında buradaki kasıt anlaşılabilecektir.
Filmin yüksek teknolojik imkanlarla çekilmiş ve harika efektlerle süslenmiş bir süper kahraman filmi olması hayaliyle gitmiş olanlar -ya da bundan sonra izleyecek olanlar- için film tam bir hayal kırıklığıdır. Verili hikayenin tam tersini konu almakta ve bunu görselleriyle kanıtlamaktadır. Filmin aldığı ağır eleştirilerin büyük çoğunluğu da aslında bu hayal kırıklığından kaynaklanmaktadır. Ya da daha doğru bir tabirle “öğrenilmiş kalıplar”ın dışına çıkamamaktan.
Kendini dünyanın merkezi görenleri, aksiyon-kan seven seyircileri ve bunu dikkate alıp o yönde film yapanları, facebook-twitter gençliğini, bir anı görüntülemek pahasına o anı yaşayamayanları, ünlü olmanın getirdiği olanaklarla gözü dönüp aktör olmanın kıymetini bilmeyenleri [Çehov’un deyimiyle “insan sanatçı olamadığı için eleştirmen olur” sözüne tam olarak uyan], gerek ortaya konulan ürünleri gerekse içinde yer alan özneleri bir anda göğe yükseltebilirken işi bittiğinde de bozuk para gibi harcayabilen piyasa eleştirmenlerini ve yine bunların beğenileriyle hareket eden “biz” seyirci kitlesinin “öğrenilmiş kalıplar”la hareket edenlerin vahim durumunun resmidir bu tablo.
Kısaca filmin konusuna değinmekte söylediklerimi somutlamak açısından fayda görüyorum. Film, bir Hollywood süper kahramanın aldığı olumlu eleştiriler sonucunda sinema camiasında bir anda yıldızlara yükselmesi ve modası geçtikten sonra bir kenara atılmasını ve açmazdan kurtulmak için Hollywood’un tam karşısında yer alan ve gerçek aktörlerin sanatlarını icra ettikleri mekan olan Broodway’de bir oyun uyarlamasını konu ediyor. Film başından sonuna geçmişte alet olunan büyük öteki ile çetin bir savaş üzerine kurulu. Bu savaş gerek ana karakter olan Riggan’ın yer yer iç ses olarak karşımıza çıkan ama bazen de perdede kendisini şöhretin zirvesine taşıyan süper kahraman olan “Birdman (Atmaca)” olarak görmesiyle veriliyor gerekse sinema sektörünün hemen hemen bütün figürlerini alaya alan diyaloglar aracılığıyla…
Bütünüyle bir tükenmişlik ve bu tükenmişlikten çıkış mücadelesini konu edinen filmde yanılsama-gerçek etkisi, sinema-tiyatro, Hollywood-Broadway, aktör-ünlü, sanatçı-eleştirmen gibi birçok unsur, kavram ve kişi çatıştırılıyor.
Birdman filmi içeriğinde yer alan karakterler anlamında da incelenmesi gerekir. Başrol oyuncusu Micheal Keaton’un oynadığı Riggan karakteri bir hastalığın pençesine düşmüş gibi hırslı bir şekilde Brodway oyunu sergilemeye çalışan eski bir Hollywood yıldızı. Kendisi ile çelişen bir yıldız. O kadar büyük ki yaşadığı çelişki, bizi mistik bir başlangıçla selamlayan karakter, makyaj aynasının üzerinde yerleştirdiği ve gözümüze gözümüze sokulan “Eşya sadece bir eşyadır, başka bir şey değil” yazısına inat bir varoluşsal sorun yaşamaktadır. Kendisini başka bir maddi başarı olan izlenme rakamlarıyla var etmeye çalışmaktadır. Tekrar ünlü olmak, listelerde yer edinmek… Bu hedefe ulaşabilmek için yapamayacağı şey yok gibidir neredeyse. Başrol oyuncusunun performansını beğenmediği için kaza süsü verilmiş bir saldırganlık dahildir buna.

Kendini var etme mücadelesiyle varoluş mücadelesi arasında çelişki durumu hakimdir film boyunca. Birbirine karışmış ve sınırları yitirilmiş… Karakterimiz kendini bir oyuncu olarak var etmeye çalışırken kendi bedensel varoluşuna bile saldırabilmiştir. Kendini var etme biçimi sonucunda ailesini kaybetmiş, en yakınındaki kızı ile bile ciddi bir iletişimsizlik içerisine girebilmiş. Kızı için de aynı durum söz konusudur; kendini benzer bir var ediş mücadelesinde babasından tam olarak ayıramamış ve sorunun çözümü yerine ortağı olmuş bir seçim içerisindedir. Her ne kadar eleştirel bir konumda gözükmeye çalışıyor olsa bile Babası ile birlikte bir broodway masalının parçası olmaya çalışıyor. Aynı sıkıntılı varoluşu yaşayan Mike (Edward Norton) ile yaşadığı yüzeysel bir aşka dalmaktadır. Mike “Ben sahnedeyken öyle gerçeğim ki, hepsini orada kullanıyorum. Bu nedenle gerçek hayata hiçbir gerçeklik taşıyamıyorum, hepsini sahnede bırakıyorum” demektedir. Bir başka şizofrenik varediş biçimine girmiştir. Toplu bir yaşam biçimi eleştirisi olarak algılanabilecek olan film aslında Hollywood’un kendini var ediş biçimini eleştirebildiği söylenebilir.
Öyle ki, Riggan filmin açılışında ayaklarını karnına toplamış bağdaş kurar vaziyette iç sesiyle konuşurken ve film boyunca bu iç sesin söylediklerine karşı durmaya çalışırken çıkıyor karşımıza. Filmdeki büyük öteki olan bu iç ses, film boyunca gerek bir şeyleri dokunmadan hareket ettirmesini sağlayarak gerekse şehrin semalarında kanatlanarak gezintiye çıkarak film boyunca ana karakterin yakasından düşmüyor. Riggan bu yanılsamadan kurtulmak için filmin son sahnelerinde ve oynadığı oyunun prömiyerinde aslında kurusıkı bir silah kullanması gerekirken gerçek bir silah kullanarak kendi burnunu uçuruyor. Diğer provalarda da seyirciye istediği şeyi (kan) tiyatroda da vererek yeniden hak ettiği yere ulaşıyor ve film boyunca kendisine “seni bitireceğim” diyen ünlü bir eleştirmenden “Cahilliğin umulmayan erdemi” başlıklı bir övgü yazısı alıyor.
Filmin en güzel yanı ise yönetmenin her şeyi hazır olarak izleyene sunmuyor olması. Rigan bir şizofren mi? Gerçek silahı kullanmaktaki nedeni sadece ünlü olmak arzusu mu? Ya da seyircide gerçek etkisini yaratabilmek mi?
Bütün bu sorular film çıplak olarak izlendiğinde yanıtsız bırakılıyor yönetmence. Daha da önemli olan ve yine yanıtsız bırakılan bir şey var ki onu buradan soru halinde yazmak herhalde izlenmeyi hak eden bu filme ufakta olsa bir katkı sunacaktır: Rigan uçtu mu? Daha doğru bir ifadeyle “uçmak ya da uçmamak bütün mesele bundan mı ibaret?”
Film için son söz olarak biraz popüler bir söyleme kaçsa da şu ifadeler kullanılabilir; Hollywood’da gişe rekorları kırmak milyonlarca dolar edebilir ama Hollywood’un bağrında üstelik 4 dalda ödül alarak onu bir klozetin üzerinde düşünen Rodin heykeli olarak görmek paha biçilemez!