Kimseyi beklememize gerek yok. İnisiyatif ve özgüvenimiz diğer kadınları harekete geçirebilecek yegane güçtür
Uzunca bir süredir sistematik bir biçimde devam eden ve artık neredeyse bir istatistiki veri konumuna indirgenmiş kadın cinayetleri, kadın hareketinin ısrarcı tavrı ve Özgecan Aslan cinayetinin son derece yaralayıcı ayrıntılarıyla nihayet bir toplumsal tepkiye neden olabildi!
Ancak devletin de bilinçli yönlendirmesi ve halihazırda içerisinde bulunduğumuz toplumsal kültürel kodlar, özellikle Özgecan cinayetini işleyenleri “insanlıktan çıkmış caniler” olarak kabul etmemizi ve “en ağır cezayla cezalandırılması gereken katiller” olarak algılamamızı zorluyor. Toplumsal infiale neden olan bu örnek dışındaki bütün davalarda verilen cezalara, takım elbise giydiği için alınan “iyi hal indirimlerine”, cinayeti ya da şiddeti meşrulaştıran “erkekliğine laf ettiği” için verilen ağır tahrik indirimlerine karşı kısacık bir öfke anı yaşasak da sessiz kalışımızın nedeni nedir? Ya da Özgecan’la aynı günlerde üç kişi tarafından katledilen, elleri baltayla kesilen Nuran Dutlu cinayetinin haber dahi olamayışı, pavyonda çalıştığı, okuldan evine dönen masum bir genç kız olmadığı için midir?
Kadın cinayetleri ya da kadına karşı şiddet haberleri her konuyu; kar yağışını, trafiği, elektrik kesintisini vd. terörize etmeye meyyal basın tarafından belki de ilk kez doğru bir tanımlamayla “erkek terörü” olarak veriliyor. Ancak bu erkekler ve terör diğer birçok konuda olduğu gibi bizden uzak, başka insanların başlarına gelen ve itiraf edelim kadına da içgüdüsel olarak bir rol biçtiğimiz “haberler”e dönüşmüş ve bir parça da alışılmış durumda. Birçoğumuz bir kadın cinayeti haberini izler ya da okurken gerçekleştiği şehirden bir sonuç çıkarıyor (“Oralar böyle”) ya da satır arasında bilinçli olarak verilen “nikahsız yaşadığı eşi tarafından” ifadesinden kadına ve olayın yaşandığı evin koşullarına göre bir yorum yapıyoruz.

Oysa Özgecan’ın ardından yine kadınların başlattığı #sendeanlat hashtag’i tam da buna cevaben, yaşanan duygusal, fiziksel taciz ve şiddetin boyutlarının, sürekliliğini, genişliğini, sistematikliğini ve kanıksanmışlığını gözler önüne serdi. Yazanlar “köylü, cahil, nikahsız yaşamaya razı” ve bunun sonucunda bir takım tehlikelere kapı açan kadınlar değildi, birçoğu eğitimli, bilinçli, sosyal medya kullanıcısı ve her yaş grubundan kadın sokakta, işyerinde, ailesinde, akademide, alışverişte, kısacası günün her saati, her an, her yerde yalnızca kadın oldukları için yaşadıklarını saatlerce, defalarca anlattılar. Birçok kadın daha önce hiç konuşmadığı halde binlerce hemcinsinin özellikle artık gündelikleşmiş tacize karşı aynı önlemleri aldığını; hayali babalar, abiler, kocalarla hayali konuşmalar yaptığını, evde yalnızken kapıya bir erkek ayakkabısı koyduğunu, kapıyı açarken içerden hayali erkek figürleriyle konuştuğunu şaşırarak gördü. Kadınlar için artık normalleşmiş bu önlemler, yazılanları okuyan erkeklerde başlangıçta iki tür tepkiye yol açtı; birincisi, tacizin gündelik boyutları karşısında şaşırma ve bir parça da olsa utanma, ikincisi, kendisinin burada anlatılan tipolojilerden farklı olduğunu ifade etme ve kanıtlama isteği.
Bu iki savunmacı refleks bir süre sonra işin doğasına da uygun olarak abartılıyor düşüncesine, giderek dalga konusu haline getirmeye ve en nihayetinde saldırmaya doğru evrildi. Çünkü erkeklik müessesi kişinin kimi olaylar karşısında konumlanışından bağımsız olarak içinde varolduğu toplumun her türden alt ve üst yapısıyla şekillenen, gelişen, beslenen bir organizmadır. Bu organizma yalnızca gündelik örneklerde, münferit vakalarda karşımıza çıkmaz; polis, adlı tıp, yargı, eğitim ve resmi ideolojik söylemler doğrultusunda kurumsal bir bütünlük de sağlamıştır, her organıyla kurumsallaşmıştır. Kendisine yıllarca sistematik bir biçimde tecavüz eden akrabasını cezalandıran Nevin Yıldırım’a verilen müebbet hapis cezası bunun son ve somut örneğidir. Aksi durumlarda sanığın bakışından, düğmesini ilikleyişinden, takım elbisenin renginden bile etkilenen, tahrik ve iyi hal indirimleriyle adeta bir sonraki cinayete teşvik eden “yüce yargı” söz konusu kendini savunan bir kadın olduğunda parmağını dahi oynatmamış, verilebilecek en üst sınırdan cezasını vermiştir. Çünkü Nevin Yıldırım’ın esinleyici bir örnek olması, kadınların kendi güçlerinin farkına varması ve savunma mekanizmalarını geliştirebileceği korkusu düzenlerini ve erkek adaletlerini temelinden sarsar.

Kadınlar aslında hem kendilerinin hem de çevrelerindeki diğer kadınların neler yaşadıklarını, nelere göğüs gerip, nelerle mücadele etmek zorunda kaldıklarını gayet iyi biliyorlar. Ancak bunu tek tek örnekler, münferit vakalar, “kötü adamlar, huysuz kocalar, anlayışsız babalar” denkleminden çıkarmak ve bunun her yönüyle kurumsallaşmış, topyekun bir saldırı olduğunu ve kadınların yalnızca kadın oldukları için bu saldırının muhatabı olduğunu daha fazla bilince çıkarmak ve bu sistemli saldırıya karşı tek panzehiri daha fazla yükseltmek zorundalar: Kadın Dayanışması.
Dizilerde vazgeçilemeyen fettan, içten pazarlıklı ve yuva yıkan kadın rollerine, erkeklerin nedense dillerinden düşürmediği “kadın, kadının kurdudur” söylemlerine, her olayda kadına “ama o da öyle yapmasaymış, etmeseymiş, öyle demeseymiş, oradan geçmeseymiş, onu giymeseymiş”i yapıştıranlara kendi hemcinsleri de olsa da karşı durmak ve örgütlü bir mücadeleyi daha da güçlendirmeyi hayatlarının vazgeçilmez bir parçası yapmak, kendilerinin de içselleştirdiği kimi alışkanlıklarını, kanıksamışlıklarını, ilk önce dillerinden başlayarak temizlemek zorundalar. Devletin Türk Dil Kurumu’nda dahi “müsait” kelimesinin anlamına “flört etmeye hazır, kolayca flört edilebilen kadın” açıklamasını yapıştırması, kadınların vermesi gereken kapsamlı mücadelenin boyutlarını gösterir.
Elbette bu uzun erimli, ancak toplumsal bir dönüşümle sonuç alınabilecek oldukça zorlu bir mücadele. Ancak bugün de kadınlar yaşadıkları gündelik taciz ve şiddete karşı birleşerek ve önleyici, caydırıcı, esinleyici örgütlülük mekanizmaları yaratarak etkili bir karşı koyuş gerçekleştirebilirler. Ancak bunun için ilk önce şiddetin her türlüsüne karşıyız, “kadınlar çiçektir” düsturunun karşısına net bir şekilde “öz savunma meşrudur ve doğal bir haktır”ı yerleştirmek gerekiyor. Dünyada ve kendi coğrafyamızda bunun örnekleri, bu türden biraraya gelişler mevcut ve yaygınlaşıyor.

Toplu tecavüz vakalarının da sıkça yaşandığı Hindistan’da kadınlar Pembeli Kadınlar (Gulabi Çetesi) isimli bir öz örgütlülükle yasaların önleyemediği her türden erkek şiddetine karşı fiili mücadele ediyor. Uyuşturucu çetelerinin etkin bir güç olduğu Meksika’da Guerrero eyaletinin Xaltianguis kentinde kadınlar çetecilere karşı özsavunma birliği kurdu. Guerrero Eyaleti Halk ve Örgütleri Birliği’ni (UPOEG) kuran kadınlar erkek şiddetine ve kadın katliamlarına karşı kadınları savunuyor. Rojava Devrimi ve Kobane savunmasında etkin bir güç olan Kürt kadınları da Kürdistan ve Ortadoğu coğrafyasındaki erkek egemenliğine karşı kendi örgütlülükleri yaratmış durumdalar. Dersim’de KJA Dersim aktivistleri Nevin Yıldırım’a verilen cezanın ardından öz savunma birliklerini kuracaklarını belirttiler. Geçtiğimiz aylarda da İstanbul, Antep ve Dersim’de tacizcilere karşı cezalandırma eylemleri gerçekleştirildi.
Bunlar ve daha da çoğaltılabilecek örnekler kadınların sistematik bir biçimde katledildiği, taciz ve tecavüze uğradığı, mevcut yasaların bile işletilmediği, sorumluların polis-basın-yargı yoluyla korunduğu ve kollandığı koşullarda kadınların kendi adaletlerini uygulamalarının son derece meşru yol ve yöntemlerinin geliştirilmesine duyulan ihtiyacı büyütüyor. Kadınlar tarafından oluşturulan meşru mücadele mekanizmalarının oluşturulması yalnızca erkekler üzerinde caydırıcı bir etkisi olması anlamıyla değil, kadınların kendilerini daha güçlü hissetmesi, özgüven kazanması ve sistematik saldırılara karşı sistematik bir mücadele vermesinin kanallarını da büyütecektir.

Bunun için her yaştan ve her kesimden kadının kendini ifade edebileceği, eyleme geçebileceği ve yaşanan her türden saldırı karşısında fiili olarak içerisinde yer alabileceği örgütlenme mekanizmaları, platformlar, birliktelikler artık fiili olarak kurulmalıdır. Kadınlar, bulundukları her yerde, mahallesinde, işyerinde, semtinde, ailesinde… yaşanan herhangi bir sorun karşısında bir araya gelerek sözünü söylemeyi, karşı koymayı ve fiilen müdahale etmeyi doğal bir alışkanlık haline getirmelidir. Bunu yapabilmek için kimseyi beklemesine gerek yoktur. Kendi inisiyatifi ve özgüveni diğer kadınları harekete geçirebilecek yegane güçtür.
[Alınteri’nin 6 Nisan tarihli 10. sayısından alınmıştır]