Faşist rejim “Tek dil, tek bayrak, tek millet” sistemini “tek adam” ile taçlandırarak krizi yönetmeyi umuyor
Helin Adar
Türkiye daha önceki krizlerin üzerine binen fakat onlara da benzemeyen ekonomik, politik, ideolojik bütünsel bir kriz yaşamaktadır. Sermaye krizden çıkış yöntemleri geliştirdikçe işin içinden çıkmak bir yana, yeni kriz unsurlarının belalarıyla boğuşmaktadır. İpleri tamamen kaçırmamakla birlikte yer yer iktidarın denetiminden çıkan gelişmeler de artmaktadır.
AKP iktidarının ekonomik, toplumsal ve politik olarak safkan kapitalizmin neoliberal politikalarını -krizden çıkarmak da içinde olmak üzere- uygularken engel istemediği herkesin malumudur. Bu hızı yavaşlatabilecek, ayakbağı oluşturacak ne olursa olsun temizlemek istemekte, yargı, yasama, yürütmenin Erdoğan etrafında toplanacak bir avuç teknokratla yürütülmesi politikasına yeni argümanlarla devam etmektedir. Erdoğan’ın neoliberalizmin özlü ereğini ifade eden “ülkenin şirket gibi yönetilmesi” son dönemlerin en çarpıcı “incisi”dir. Bu, gücün alabildiğine merkezileşmesine neden bu denli yakıcı ihtiyaç duyulduğunu da açıklamaktadır. Yeni bulduklarını sandıkları argümanları ise neoliberalizmin 1970′lerden başlayan çıplak mantığından çalıntıdır.
Bu mantık Erdoğan’ın ‘istirhamını’ “Yeni Türkiye” ve “ülkenin şirket gibi yönetilmesi” kavramlaştırmasının niyetini de ortaya koyuyor. “…Sizden benim bir istirhamım şudur: Yeni Türkiye’yi, başkanlık sistemini, yeni anayasayı her fırsatta milletimize anlatmanızdır. Sizler bir işadamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen. Bu ülke bu şekilde sıçramaz”. Erdoğan’ın bu birkaç cümlesi aslında yaşadığı bunca krize rağmen neoliberalizmin hayatımızın en kılcal damarlarındaki varlığını devam ettirmek doğrultusunda krizi yönetme arayışlarının da kilit kavramlarını içeriyor.
Çünkü bilinmektedir ki, neoliberalizm ne yalnızca bir ekonomi politikasından ne de ideolojiden ibarettir. Bu ekonominin politikası ile ideolojinin devamlılığını sağlayan şey, neoliberalizmin insan yaşamını bütünsel olarak kuşatmasıdır. Dayattığı düşünce ve davranış kalıplarıyla kapitalizmin en vahşi halini mümkün kılacak bir değerler bütününe dayandırmasıdır. Başka bir deyişle neoliberalizmin ekonomisini düzenleyen norm olan genel rekabet ilkesini piyasanın çok ötesine taşıyıp tüm bireysel, toplumsal ve siyasi ilişkilere dayatmasıdır. Bu başarının bekası ise aynı ilişkilerin şirket modeline göre yapılandırmasını gerektirir.
Şirket yönetimi için başa yazılacak kriterler bırakalım emekçi kesimlerin toplumsal ve siyasi yaşamda söz hakkı olmasını, merkezileşmiş güç içerisinde yer alacaklar dışındaki burjuva klikleri dahi dışlamayı zorunlu kılar. Eğitim, sağlık, işsizlik sigortası, emeklilik hakkı, örgütlenme hakkı gibi sınıf ve emekçilerin kazanılmış haklarını sıfırlamakta AKP’nin katettiği yol ortadadır. Engelsiz sandıkları bu yolda yeni hedefler ve yöntemler üzerinden sermaye lehine yönetimi çok daha güçlü bir biçimde merkezileştirerek ilerlemek istemektedirler.
“Yeni pazarlar yaratma, piyasaları yönetmede bürokratik, hantal ve aşırı maliyetli bir yapı olarak devlet yerine “Yeni Türkiye”nin “Yeni devleti” bunun tam tersi olacaktır: Çalışanların hesap verebilirlik ilkesine uygun olarak denetlendiği; ücretler, sözleşmeler ve yükselmenin “performans” kriterlerine endekslendiği; performansın rekabet üzerinden ölçüldüğü bir şirket modeliyle!”
İşçi sınıfı ve emekçiler ise böyle bir yapı içinde itiraz etmeden var olmaya, hatta sistemi benimsemeye ikna edilmelidir. “İnsan sermayesi” kavramıyla özetlenebilecek, neoliberalizmin, emeği bir tür sermaye, ücreti de bu sermayenin yatırıma dönüştürülmesi sonucu oluşan bir tür gelir olarak tanımlamasıdır. Böylece emek-sermaye çelişkisi bir çırpıda ortadan kaldırılmaya çalışılır. Sonuç olarak, aileden topluma ve devlete tüm insani ilişkiler ağı bu insan sermayesinin rekabet hırsıyla kendine yatırım yapması, kendini geliştirmesi ve verimli hale getirmesi gereken bir ekonomik çevrimin öznesidir.
Son 10-12 yıldır olup bitenler de bunlardır. Fakat emeğin haklarına saldırılarla atbaşı giden gücün merkezileşmesi sermayeye çözüm değil, yeni kriz öğeleri, yeni sorunlar getirmiştir. Önce ordunun rejim içindeki merkezi konumu tasfiye edilmiş, gücün Cemaat ve AKP’den oluşan iktidar blokunda, yürütme erkinde toplanacağı bir merkezileşmeye gidilmesinin adımları atılmıştır. Fakat bu sefer de bu ikisi arasında bir yarılma yaşandı. O kriz aşılamamışken, AKP içindeki klikler birbirine düştü. Kısacası rejim krizi aslında dünle kıyaslanmayacak bir düzeye ulaştı. “Paralel”le yaşanan güç çatışması ve bunun ortalığa saçtığı pislikler, şimdi AKP içinde farklı seslerin yükselmeye başlamasıyla birleşti. Bu krizi öncekilerden farklı kılan en önemli etmen ise burjuva siyaset cephesi açısından AKP’nin yerine konulacak dişe dokunur bir gücün olmaması.
Fakat bunlar işin sadece siyasal boyutunu oluşturuyor; arkasında son derece ciddi ekonomik, bölgesel nedenler yatmaktadır. Burjuvazinin azami egemenlik arayışı, merkezileşme yönelimi kendinde bir şey değil, bu bütünlüğün dayattığı bir zorunluluktur.
“Başkanlık sistemi”, “şirket yönetimi” gibi krizi yönetme stratejilerini zorlayan etmenlerin başındaysa giderek karmaşıklaşan bölgesel kaos ve bunun içinde özel bir yere oturan Kürt dinamiği başta olmak üzere artık hesap edilmesi güç gelişmelerin bekleniyor olması gelmektedir. Bu yönüyle kriz sadece içte değil, çevreleyen bölgelerle birleşiktir. Tayyip kliğinin orduyla yeniden siyasal bir ittifak kurma yönelimi, “sürece” beklenmedik müdahalelerde bulunması sadece Erdoğan ve kliğinin başkanlık ihtiraslarından kaynaklanmıyor. Ekonomik krizin basıncı da hassas korkuları tetikliyor.
Rojava’dan sonra Kürt hareketinin ulaştığı bölgesel güçle birlikte düşünülecek olursa, bu masa-çözüm siyasetiyle istenilen sonuca gidilemeyeceği düşünülüyor. Kürt hareketinin çözüm siyaseti üzerinden bölgede daha rahat hareket edip konumunu güçlendirdiği görülüyor. AKP iktidarı, şimdi, Kürt sorununun yarattığı krizi “genişleyerek çözme” stratejisinde yeni yöntem ve taktik uygulamalarıyla yol almaya çalışıyor. Kürt sorununda “çözüm” derken, bir yandan acil sıcak para akışı ihtiyacının dürtüsüyle Ortadoğu’da ekonomik düzlemdeki yayılmayı bir altyapı olarak kullanıyor, bir yandan da bunun stratejik yollarını döşüyor.
Kuşkusuz, ele geçirilen her sermaye alanı, pazar ya da üretim-dağıtım zinciri, kültürel ve politik olanın da taşınmasını içerir ve stratejik bir hegemonyanın kurulmasını da, dayatılmasını da gerektirir. Yani ekonomik nüfuz alanını genişletme stratejisinin bir karşılığı da olur. Dolayısıyla, sermayenin pazar ve ekonomik alan açma çabası, devlet ve hükümetin politik, askeri hegemonya inşasından soyutlanamaz. Krizi aşmak için zorunlu gördüğü salt ekonomik bölgesel açılımlar ekonomiyle sınırlı kalamaz. Politik, askeri yönelimle bulduğu pazarı sağlamlaştırmak, kalıcılaştırmak, güvenceye almak askeri yöntemler devreye girmeden gerçekleşemez. Sermaye bugün Ortadoğu’da ekonomik olanla siyasi, askeri hegemonyanın organik bütünlüğünü sağlama peşindedir. Ekonomik hamleler, politikayla, resmi-bürokratik ayaklarla ve askeriyesiyle birlikte harekete geçmektedir.
Türkiye bu yolda emperyalistlerin ve bölge gerici devletlerinin desteğini arkasına almak istemektedir. Bu hamleler, Türkiye ile AB ülkeleri ve İsrail arasında kaçınılmaz olarak gerilimlere, çelişkilere ve çatışmalara da neden olmaktadır. Fakat bölgesel hegemonya peşinde olan Türkiye manevra alanını genişletmeye çalışmaktadır.
Bu perspektifte devlet Kürt sorunu derken Kürdistan ve onu çevreleyen Ortadoğu coğrafyasının stratejik değeri içinde bir Kürt sorunu “çözümüne” (çözümsüzlüğüne) dünden daha fazla yükleniyor. Dolayısıyla, Irak, Suriye ve İran da doğrudan bu stratejik ilgi alanı içinde. Irak siyaseti, Güney Kürdistan’la, İran’la ilişkilerin seyri ve Suriye stratejisi, işgal ya da tampon bölge kışkırtmaları, IŞİDseverlik… Buna emperyalist ve bölge gerici devletlerinin Yemen saldırısına balıklama atlama, lojistik sağlanması eklendi.
Kapitalizmde bu türden yapısal bunalımların belirli bir noktadan sonraki aşamalarında gündeme gelen kriz yönetimi ancak daha fazla güç yoğunlaşması ve merkezileşme, yansımasını faşist yöntemlerin çıplak zorun daha fazla kullanılmasında bulur. Faşist kriz yönetimi olarak, “tek adam diktatoryası” ile içerde zorbalık, devlet terörü, dışa yayılmanın diğer adıyla buralardan akacak sıcak para ihtiyacının yakıcılaşması iç içe geçmiştir.
MİT Yasası’ndan, İç Güvenlik Yasası’na sadece yasal bir zemin hazırlanmakla kalınmıyor. Yargı, üniversiteler, bütün eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması güçten değil bu krizin tetiklediği “yeniden yapılanma” arayışlarındandır. Faşist rejim “Tek dil, tek bayrak, tek millet” sistemini “tek adam” ile taçlandırarak krizi yönetmeyi umuyor.
Tayyip ve ordunun bileşkesinden oluşan klik, ekonomik krizin yaratacağı patlamaları da hesaplayarak devasa bir güç yoğunlaşmasına gidilmesini, baskı ve terörün daha fazla öne çıkmasını zorunlu görüyor.
Bu denklemler içinde ele alındığında, süreç buna uygun bir konumlanma, mücadele yöntemleri, birleşik mücadele dışında fazla şans bırakmıyor.