Kardeşimiz Erkan...

Kobanê direnişinde ölümsüzleşen "komünist nefer" Erkan Altun yoldaşın ağabeyi ve ablasıyla konuştuk

GÜNCEL
Cumartesi, 18 Nisan 2015 (11 yıl 6 ay önce)

İlk olarak Erkan’ın çocukluğundan bahseder misiniz?



Yedi kardeşiz, Erkan en küçüğümüz, benden büyük ablam var, beş de benden küçük kardeşim var. Erkan daha altı aylıkken, annem ciddi bir rahatsızlık geçirdi. Babamla ilçeye gittiler ancak oradaki doktorlar tam teşekküllü bir hastanede tedavi görmesi gerektiğini söyleyince babam da alıp Diyarbakır’a götürdü, parayla birini gönderip bize orada olduklarına dair bir haber yolladı. Evin en büyüğü bendim ve doğallığında kardeşlerime bakmak bana düşüyordu.



 



Annemin altı aylık tedavisi boyunca özellikle o zaman 6 aylık olan Erkan’ın ve diğer kardeşlerimin bakımını üstlendim. Erkan’ın anne sütü alması gerekiyordu ve ben bir türlü içiremiyordum, sürekli ağlıyordu. Yeni doğan kuzu ve oğlakların beslenmesi için kullanılan biberonu doldurdum, annemin elbiselerini giydim, tülbendini taktım ve odaya girdim. Erkan ağlamayı kesince yöntemin işe yaradığını anladım, kokusu sinmişti giysilerine, annem gibi biberondan emzirdim onu. Annemlerin olmadığı bu süre çok zor geçti, ekmek mayalamak da dahil o zamana kadar hiç yapmadığım, bilmediğim şeyleri kendi kendime öğrendim, kimse bize yardım etmedi, bu çocuklar ne yer ne içer diye sormadı.



 



Bir  yoğun kar yağışı başlamıştı inek sağarken başıma iki asker dikildi, evin büyüğünü sordular, “benim” deyince komutana götürdüler. Komutan askeri tokatladı, “bu kadarcık çocuğu niye getirdin” diye. Sonra da beni sorguya çekti, “kimseyi gördün mü” diye sordu, “görmedim” deyince gönderdiler, öğleden sonra çatışma seslerini duyduk.



 



Ailemiz ilk şehidini verdikten sonra1989 baskılar yoğunlaştı, babama ille de köyü terk etmeleri için ısrarcı oldular. Babam gidecek yerim yok dese de asker evin önüne karakol kurarız gibi tehtitleri işe yaramıştı. sonra da oturduğumuz evi askerin polisin önünde ateşe verdi. Bizden sonra kullanmasınlar istedi. İstanbul’a böyle göçtük. Semtte bir bakkal bize kefil oldu ama kalabalık bir aile olduğumuzu gören vazgeçiyor, ev vermek istemiyordu. Bulduğumuz bir evin sahibi bahçesindeki elma ağaçlarını öne sürerek evi bize vermek istemedi. Babam da, “çocuklarımdan biri bile senin bir tane elmana dokunmayacak” diye söz verdi. O elmalar dalları doldurdu, sonra yere düşüp çürüdü, hiçbirimiz elimizi sürmedik.



 



Erkan’ın devrimci yaşama geçişi 



Erkan’ın örgütlü yaşamı şekillendikten sonra kendisini fazla görmedik. İlişkileri asgari bir şekilde tuttu, yanımızda çok kalmadı. Uzunca bir süre biz onu bir işte çalışıyor diye biliyorduk. Hatta bir ara yanıma çağırdım, hem örgütsel faaliyetini sürdürebileceği hem de çalışabileceği cazip bir iş önerdim ama kabul etmedi, ikna edemedim. Bu konuşmadan on gün sonra yakalandığı haberini aldık, karakola sonra Vatan’a gittik, yok dediler. Ancak akşama doğru kaydını yaptılar da nerede olduğunu öğrenebildik. Akşam gittik ama göstermediler, ertesi gün görebildik. Yanımıza getirdiklerinde, “senin canın yandı, başkalarınınki yanmasın, sakın bunun hesabını yapma,” dedim. “Başka bir şey var mı” diye sordu yalnızca. Odadan çıkarken amir “babanın elini öptün mü” deyince, çok uzun bir süreç olacağını anladım. Neden aldılar, hiçbir şey söylemiyorlardı. Yalnızca müthiş bir yapısı var, 3 ayda bölge sorumlusu olmuş, iyi bir avukat tutun dediler. Eve gelip arama yaptılar, kanepenin altında Alınteri ve diğer dergiler vardı, insanlar tek bir dergi yüzünden hapis yatıyorlardı o zaman ama nedense bunlara dokunmadılar. Dedikleri gibi iyi bir avukat nereden bulurum diye sordum, ara bulursun dediler.



 



İki avukat tuttuk Erkan’a, ikisi de şikayetle geri geldi. Erkan, “ben ne söyleyeceğimi biliyorum, avukata da ne söylemesi gerektiğini söyleyeceğim, bu kadar uğraşmayın” diye haber gönderdi. İlk duruşmaya annemi de götürmüştük, diğer arkadaşlardan sonra sıra bize geldi, avukat ne desin, “delil yok bir şey yok, tahliye talep ediyorum” dedi ama bırakmadılar tabii ki. Açlık grevleri, ölüm orucu süreçlerinin gelişeceği 10 yılı bulan cezaevi süreci böyle başladı.



 



Ölüm orucu sürecinin sonunda hastaneye kaldırıldığında sırf nane kokusu alabilmek için odanın penceresine nane ekmişti. Başka çiçekler de ekmişti ve hepsinin kime gideceği belliydi. Yanında kardeşim Özcan kalıyordu. Hastane sürecinden sonra tekrar cezaevine gönderdiler, bir süre sonra da Tekirdağ’dan tahliye oldu. Tekrar ceza alacağından endişelendiğim için pasaport alıp yurtdışına çıkmasını önerdim, “ne işim olur benim yurtdışında ben mücadelemi burada sürdüreceğim,” diye karşı çıktı.



 



Düşünün, davası Yargıtay’da sürerken karakola gidip her gün imza atması gerekiyordu, inat etti gitmedi. Bir kere avukatla birlikte götürebildik, onda da gün saat pazarlığı yaptı, iki hafta sonra öğrendim ki bırakın eksik günleri, gelecek günlerin de imzasını toptan atmış, çözümü bulmuş, böyleydi Erkan.



 



Kobanê süreci…



Erkan son bir yıla yakın bir zaman evdeydi. Yargıtay kararından sonra dosyayı geriye bıraktırma, geciktirme gibi şeyler yapıldı. Ama gidişat böyle sürmeyecekti, bunun sonu gelmeyecekti. O nedenle de “eğer gitmek gibi bir düşüncen varsa bilgim olsun” dedim. “Sana gitme falan demeyeceğim, sadece haberim olsun” dediğimde, ben sana haber veririm demişti. Daha sonra Özcan’ın çalıştığı yerde görüşmüşler, ona biraz buralarda olmayacağım, ben size haber ulaştırırım demiş. Özcan bunu bana söylediğinde, zaten anladığımı söyledim.



 



Erkan her zaman Kürt sorunu açılınca kızardı bana, içinde bulunduğu harekete bir yere kadar hak veriyordu, ama son dönemler hariç. Kürt sorunu konusunda o harekete tepkiliydi. Erkan Kobanê’ye gideceğini hiç söylemedi ama ben hissettim. Uzun yıllar örgütlü olduğu bir yapı vardı. Aldığı örgütsel bilinçle hamuru yoğruldu, başka bir yerde devam etmiş olması bunun üstünü örtmez. Son süreçlerde içinde bulunduğu yapıyla Kürt sorunu konusunda anlaşamadıklarını ve bağını tamamen kestiğini, Kobanê’ye hiçbir yerle bağlantısı olmadan gittiğini biliyorum. Oraya gittiğinde de “Komünist nefer” diye kayıt yaptırması, onun yıllarca aldığı örgütsel bilinçten geliyordu. Herkes bunu biliyor.



 



Erkan’ın haberini sitelerde bir şey ararken gördüm, ANF haberi girdiğinde, o günü kaçırmışız, arada bir yerde sadece Kader Ortakaya haberinde adı geçiyordu. Bunu da isim yazarak aradığımda bulabildim. Sürekli haberleri takip ettik, YPG ve diğer kaynaklara baktık ama kod adını bilmediğimiz için yol alamadık.



 



Meya-Der’e de ulaştık, “haber doğru ama göçük altında” dediler. Sınıra gittik ama daha kontrol noktasındayken bile bangır bangır silah sesleri geliyordu, yoğun çatışmalar vardı o gün, gidemedik tabii geri döndük. Eski hareket arkadaşlarına Erkanı sorduğumuzda arkadaşları “Erkan bizimle ilişkisini kesti, bilgimiz yok” dediler. Çok zorumuza gitmişti.



 



İkinci hafta, Ferhat Tunç’un “Kobanê’de dört gün” makalesinde birinin, “Dersimliyim, ailem beni öldü biliyor ama yaralıyım, iyileşince de tekrar savaşmaya gideceğim,” dediğini okuyup bir televizyon programında da benzer şeyler duyunca yaşıyor olabilir düşüncesi canlandı. Ferhat Tunç’a ulaştım, böyle biri olduğunu ama ismini vermediğini söyledi.



 



Bu arada beklemediğimiz başka bir yerden DAİŞ’in elinde olduğu haberi geldi, “sizi arayacaklar” denildi. Sonra Dersim bölgesinden birinin yeğeniyle aynı bölgede oldukları haberini aldık. Hemen Suruç’a gittik Özcan’la, bir gün kaldık.



 



Orada ne bir parti, ne de dernek (Meya-Der) yardımcı olamadılar, olamıyorlar. Arkadaşları arıyor, Dersim Bölgesi arıyor, Ataşehir HDP arıyor, Sultanbeyli HDP arıyor, YAKAYDER Derneği, HDP  il başkanları arıyor, sağolsunlar herkes arıyor. Biri geldi yanımıza, Öğretmen Evi’nin önündeyiz, “ben size yardımcı olacağım” dedi, iyi dedik konuyu anlattık falan ondan sonra adamı bir daha görmedik. Böyle bir ortam. Orada üç ay boyunca çok zorluklarla karşılaştık, haber alamıyorsun, bir şeyi netleştiremiyorsun, karşıya geçemiyorsun, kiminle muhatap olacaksın belli değil, doğru düzgün hiç kimse yardımcı olamıyor.



 



Sürekli oradan oraya, o kişiden bir başkasına koşturup durduk yalnız başımıza, o üç aylık dönemde hiç kimse yoktu yanımızda, tek başımıza uğraştık durduk. Sadece Aslı  diye bir yoldaş (Şeker) hep yardımcımızdı. En son artık cenazeyi sınırdan alacağız, bir kağıt imzalatmamız gerekiyor, bir saat kalmış ama öğle tatili de olmak üzere, yok, kağıt imzalayacak birini bulamıyoruz. Aslı hemen el attı hallettik. Ne ESP ne diğerleri ne Parti hiçbiri ortada yoktu bu süreçte. Sadece cenazeyi aldığımızda ESP’den üç hanımefendi geldi o kadar.



 



Kültür merkezine gittim orada Aslı diye bir arkadaş var, daha önceleri de çok yardımcı olmuştu. Gittim durumu anlattım, benimle birlikte geldi, kağıtları imzalattık, araçla cenazeyi almaya gittik. Orada da çok sorun çıkardılar ama bütün sıkıntılara, zorluklara rağmen en sonunda Erkan’ı aldık. Urfa’da Aslı yoldaş başta olmak üzere HDP İl Başkanı ve bizimle beraber analar, babalar, arkadaşlar üç buçuk saat boyunca şiddetli yağmur ve soğuk havada beklediler ve bizi İstanbul’a uğurladılar.  Gerisini biliyorsunuz…



 



Ağabeyi Ali Hıdır Altun



 





 



Alınteri: Erkan’ın sizin üzerinizde bıraktığı izlerden bahsedebilir misiniz?




Erkan duygusal bir çocuktu, çocukları çok severdi. Kapının önünde biri oynarken düşse, siz çocuğu düşürdünüz diye, o çocuğun canı acıdı diye bizimle konuşmazdı, küserdi. Bir gün yeğenlerinden biri düştü. O zaman Sarıyer’de oturuyorduk, gitti karşı tarafa, orman kenarı bir yer, orada bir kulübe var oraya oturdu, siz nasıl düşürdünüz, niye görmediniz diye tavır aldı. Hatırlıyorum annem, babam ne kadar kızsa, kırılmış olursa olsun gülerek gelir, anneme sarılır gönlünü almaya çalışırdı. Bize hiçbir şey söylemedi, yani şöyle bir ideolojim var falan, hiçbir şey söylemedi. Cezaevine girdikten sonra öğrendik. Ondan sonra kendisi de çok farklılaştı. O süreçte ailelerin toplantılarına ben gidiyordum, ‘96 süreciydi.



 



Alınteri: Kobanê’ye gitmeden önce görüşebildiniz mi?



Hayır görüşemedik, zaten bir, bir buçuk yıldır hiç görüşemiyorduk kendisiyle. Ama Özcan’ın yanına çok sık uğrardı. 9 Ekim’de “ben birkaç ay yokum,” diye haber bıraktı. Ağustos’un sonunda, yarım saat, bir saat kadar gördük. Eve gelmiyordu, o zaman da hiçbir şey söylemedi bize. Erkan ne yaparsa yapsın hiçbir zaman bizimle konuşmazdı. O hep “Benim yüzümden hiç kimsenin burnu kanamasın,” derdi. Öyle bir insandı.



 



İdeolojisini bizimle paylaşmazdı ama her zaman arkasındaydık, o bunu biliyordu. Ben ne yaparsam yapayım ablam, abim, kardeşlerim her zaman benim arkamdalar, bunu biliyordu. Biz yaşadığı bütün süreçlerde hep arkasında olduk. O da bunun farkındaydı. Bu nedenle onun yanında bizleri de tutuklamasınlar diye hep uzak kaldı. Bize zarar gelmesini istemezdi.



 



Alınteri: Cezaevi sürecinde görüşlerine düzenli olarak gidiyor muydunuz?



Tabii, en kötü şartlarda bile her ay giderdik. O zaman ben çalışmıyordum, uzun süre açık görüş yapamamıştık ama bayramlarda, özel günlerde mümkün olduğunca hep birlikte, ailecek gitmeye çalışırdık görüşüne. Kapalı görüşlerde en kötü şartlarda her ay giderdik.



 



Alınteri: Ölüm orucu süreçleri nasıldı, anlatabilir misiniz?



Bizim ölüm orucu sürecimiz daha farklı oldu. Önce Tekirdağ, sonra Bayrampaşa, Bayrampaşa’dan da Şişli süreçleri var. Ölüm oruççuları tahliye edilmeye başlandı ama Erkan yirmi gün daha kaldı cezaevinde. İstanbul Bayrampaşa’da o günkü duruma bağlı olarak haftada bir, yarım saat, yirmi dakika görüyorduk. İlk başlarda asker yanımızda duruyordu görüşlerde, kimse özel konuşamazdı, daha sonra bir süre vermediler, istediğiniz kadar kalabilirsiniz dediler ama o zaman da gardiyanlar bekliyordu başımızda. Zaten konuşacak durumda değildi. Nasılsın diyordu, arkasından üç dört dakika dinleniyordu ki güç toplasın, yeniden bir şey söyleyebilecek gücü bulsun. Zaten artık ağzından sıvı gelmeye başlamıştı. Kesinlikle dokundurtmuyordu kendisine. Hastanedeyken bile, ölüm orucundayken bile bitkilerle uğraşıyordu. Bulunduğu hastanenin yola bakan kısmında kalıyordu, ikinci kat gibi gözüküyordu, biz oradan bakardık. Camın kenarında nane kokusu alabilmek için nane bile ekmişti.



 



Alınteri: Kobanê’de ölümsüzleşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?



Her şeyden önce büyük bir acı, büyük bir ateş. Mantıkla baktığımda, mantığım ‘buna değer miydi’ diye düşündürüyor. Çünkü bunu şu anda anlayamam, açıkça söyleyeyim; davasında, gittiği yolunda, yaptıklarıyla acaba değdi mi, bunları sağlıklı düşünemem. Ama şunu da söyleyeyim, onunla her zaman gurur duyuyorum. Her zaman şunu söyledim; benim kardeşim hırsızlık yapmadı, kimseye tecavüz etmedi, kendi doğru bildiği şekilde yaşadı. Ne kadar doğru yaşadı, bunu bilemem ama ölmesi gerekiyor muydu gerçekten? Aslında bu tür şeylerin dışında olduğumuz için, sadece medyada hem görsel hem de yazılı olarak bildiklerimizle bakıyoruz. Biz kendi evimizin, çocuğumuzun, ailemizin yaşamını idame ettirmek gibi bir yaşam kavgasına düşmüştük şimdiye kadar. Şimdi daha farklı bakıyorum artık, pencereden değil de biraz daha kapıdan bakmaya çalışıyorum olaylara. Yapması gerekiyordu yaptı, gitmesi gerekiyordu gitti, sadece bunları diyorum. Yoksa niye gitti, neden götürdüler, demiyorum. Biz ona çok imkanlar sunduk, çok yardım etmek istedik, ama kabul etmedi. Böyle yapması gerekiyordu yaptı.



 



Ablası Emine Kaya