Tanıklarıyla Büyük Felaket

GÜNCEL
Salı, 10 Ekim 2006 (20 yıl 2 hafta önce)

"Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık..." Bu cümleyi hatırlamayan var mı? Birinci Dünya Savaşı'nın sonucunu böyle öğreten bir Milli Eğitim'den geçen insanların -eğer özel bir ilgileri yoksa- herhangi bir tarihi olay hakkında bilgi sahibi olması mümkün mü? Buna bir de medyayı, Ragıp Duran'ın deyişiyle "apoletli medya"yı ekleyin...

Express'in Nisan 2005 sayısındaki "Nabız" sayfasında "24 Nisan 1915 sizin için ne ifade ediyor" sorusuna, bir vatandaş şu cevabı veriyor: "24 Nisan 1915, Ermenilere soykırım yapılmadığının tarihidir." Aynı vatandaş, "Talat Paşa kimdir?" sorusunu "bir Osmanlı paşası herhalde" diye cevaplıyor.

Talat Paşa'nın kim olduğunu bilmiyoruz, ama Ermenilere soykırım yapılmadığından şüphemiz yok.

Ama, "gerçek" öyle bir şey ki, kapıdan kovulsa bacadan giriyor. Ve onunla yüzleşmedikçe, "sakat kalmak" kaçınılmaz.

Bu derlemeyi hazırlayanlar olarak, biz de o Milli Eğitim'den geçtik; bize de "soykırım" diye bir şey olmadığı, Ermenilerin doğuştan "Türk düşmanı" olduğu belletildi.

Resmi tarih öyle diyordu, ama bir de sözlü tarih diye bir şey vardı. 1915'e dair hikayeler dinlememiş olanımız yoktu. Ürpertiyle dinliyorduk; dinlediklerimizi kabullenemiyorduk. İnanmak istemiyorduk. Böyle bir vahşeti kim kabullenebilir? Kim reddetmek, inkar etmek istemez?

Ama, gerçek kapıdan kovulsa bacadan giriyor işte. Bir hikaye dinliyorsunuz, okulda öğretilen bir şiir aklınıza geliyor, bir çizgi roman karesine takılıyorsunuz, bir romandaki pasaj irkiltiyor, konuyla alakasız bir hatıratta satır aralarındaki bir ifadeye dikkatinizi çekiyor, sevdiğiniz bir şarkıcı "düşman" ilan ediliyor...
Şüphe büyüyor... Şüpheye karşı bir direnç gelişiyor ister istemez. Mazeretler, gerekçeler, kendisini dayatıyor. Resmi tarihin zırhı eskisi kadar güçlü değil artık. Bilgi akışı orasından burasından deliyor o zırhı. Murat Belge'nin dediği gibi, konu, bir bilgi sorunu değil, bir ahlak sorunu haline geliyor: "Bilgi eksikliği sorunu, yavaş yavaş, sorun olmaktan çıkıyor. Bir hukuk terimi olarak "genosid"den söz etmiyorum -onun tartışması ilelebet devam edebilir. Ama ciddi bir kıyım olduğu, milyona belki yaklaşan, belki milyonu aşan sayıda insanın canını kaybettiği, iki büyük kent dışında imparatorluk sınırları içinde her yerde yaşayan Ermenileri kapsayan içler acısı, korkunç bir facia yaşandığı belli. Bunun için "Yaşandı" demek ya da "Hayır, böyle bir şey olmadı" demek, bilgiye değil, ahlaka bağlı bir seçme, bundan sonra...."(Radikal, 10 Nisan 2005)

[foto]buyuk-felaket2.jpg[/foto]

Yeğyazar Karapetyan - Sasunlu, 1886 doğumlu:
1908'de ilan edilen Hürriyet bütün siyasi mahkumları özgürlüklerine kavuşturdu; artık Ermeni, Türk ve Kürt hepsi eşit haklara sahip olacaklardı. Her yerde sevinç çığlıkları duyuluyordu. Hürriyet yasasıyla Ermenilerin küçük düşürülmesine, dövülmesine, soyulmasına, küçümsenmesine, küfürlere ve soyguna maruz kalmasına son veriliyordu. Bu tür davaranışları sergileyen kişi en ağır cezalara çarptırılıyor, hatta idama mahkum ediliyordu. Ermenilere serbestçe oy verme, kendi temsilcilerini seçme ve önerme hakkı veriliyordu. Bu, batı Ermenilerinin yaşamında bir yeniden doğuş idi.

(...) 10 Haziran gününden itibaren Kürt aşiret reisleri birçok atlıyla beraber sağdan ve soldan Muş'a giriş yapıyor, emirler alıp evlerine geri dönüyorlardı. Kürtleri silahlandırmak için her gece yük arabalarıyla şehir dışına silah ve mermi taşınıyordu. Ermeni katliamını başarıyla tamamlamak için hükümet tarafından özel bir plan yapılmış, köyler taksim edilmiş, saldırı günü ve saati öyle bir incelikle belirlenmişti ki, Muş ovasındaki 105 köyün tamamının imhası, tek bir çocuğun bile canı bağışlanmadan, bir gün içinde tamamıyla sonuçlanacaktı. Köylerin taksimi, aşağıdaki şekilde yapılmıştı: Muş'un sağ tarafındaki köylerden başlayarak Meğraget nehrinin doğduğu yere kadar olan bölgedeki 35 köyde yapılacak katliamlar Hacı Musabek'e bırakılmıştı; onun emrinde 3500 kadar Kürt piyade ve atlı vardı. Şehrin kuzeybatı kısmındaki 15 köyde düzenlenecek katliamlar ise Fatkanlı Sleman Ağa'ya bırakılmıştı; onun emrinde ise silahlı 1000 Kürt vardı. Aziz Karapet civarındaki yirmi köyde düzenlenecek katliamlar, çete lideri yardımcısı Jön Türk Raşid Efendi'ye bırakılmıştı; onun 500 kişilik bir süvari çete gücü bulunuyor, onlara Aziz Karapet Manastırı'nda bulunan birlikler ve Ziyaret Köyü'nde oturan Müdür de kendi jandarmalarıyla katılıyordu. Ovanın Kuzeydoğu bölümünde bulunan 15 köyde düzenlenecek katliamlar Cıbranlı Dırboyi Cinti'ye, Kolotoyi Zuber'e ve Ağçan Müdürü'ne bırakılmıştı; onların emrinde binin üzerinde Kürt jandarma vardı. Ovanın doğu kısmında, Çıhur'a bağlı yirmi köyde düzenlenecek katliamlar Şeyh Hazret'e bırakılmıştı; onun emrinde ise Zilan ve Kosur Kürtlerinden oluşan 1200 atlı vardı. Bu düzenli güçler dışında her müslümana, rastladıkları Ermeniyi acımadan öldürüp yok etme görevi verilmişti.

Mevcut durum aniden değişti. Ermeniler artık köyden şehre gidip geri dönemez oldu. Türkler rastladıkları Ermenileri aşırı derecede dövüp işkenceye maruz bırakıyorlardı. Ölüm vakaları da oluyordu. 22 Haziran günü Bakranlı Kürtlerden yüz atlı geceyi Kırınkan Gölü Dağı'nda geçirdi. 23 Haziran günü onlardan on atlı köyümüze geldi ve köyün önde gelenlerinden on tane koyun, altmış okka un ve on tane de keçeden yapılmış cüppe vermemizi istedi. Bütün bunları herhangi bir itirazla karşılaşmadan bedeva aldılar ve Havatoriklileri eskiden beri tanıdığından mıdır, vicdan azabından mıdır bilinmez, Tamoyi Ali şöyle konuştu: "Ermeniler, ben sizin tuzunuzu ekmeğinizi çok yedim. Şimdi size bir gerçeği söylemem gerekiyor: Sultan'dan, Osmanlı toprağında yaşayan bütün Ermenileri kesmemiz gerektiğini bildiren bir emir geldi. Şimdi siz ayağa kalkıp uzaktan Slivan Ovası'na bakarsanız, orada benzeri görülmemiş bir ıssızlık hüküm sürüyor. Biz o bölgenin Ermenilerini tamamıyla katlettik. Şimde de hükümet Muş Ovası'nda ve Sasun'da yaşayan Ermenileri de katledelim diye bizi buralara çağırdı. Buralarda da katliamın başlamasına birkaç gün kaldı ve İsa Mesih'in adını ağzına alan kişilerin bu topraklarda canlı kalmaması gerekiyor." Kürtler istediklerini alıp gittiler; biz ise düşüncelere daldık...

Böylece, yüzyıllar boyu bu topraklara ve bu sabana bağlı kalmış, Ermenilerin yoğun olduğu bu bölge bir gün bir gece içerisinde insanların yaşamadığı ıssız bir yere dönüştü. Onun asıl sahipleri, 105 köyün 70 bin - 80 bin kişiden oluşan her iki cinse mensup Ermeni nüfusu ise acımasız Türklerin ve Kürtlerin eliyle, canavarca bir operasyon sonucunda kılıçtan geçirildi, ateşte yandı ve suda boğuldu. Onların milyonlara varan serveti talan edildi. (...) 28 Nisan günü Vardavar dini yortusunun Pazar günüydü; Ermeni ulusunun mutlu bayramı; fakat ne yazık ki o gün Muş Ovası'ndaki Ermeniler için "mardavar" (insan yakma) gününe dönüştü.

[foto]buyuk-felaket3.jpg[/foto]

Nektar Gasparyan - Artvinli 1910 doğumlu:
Seksen yıldan fazla zaman geçti, ama gözlerimle gördüğüm o dehşet verici manzaraları hayatım boyunca hatırladım ve asla rahat edemiyorum. O kadar gözyaşı döktüm ki... Şunu da söylemeliyim ki, bütün Türkler kötü değildir, onların içinde de iyiler vardır. O Jön Türklerin tertiplediği bir olaydı; yoksa halk iyiydi ve biz Türklerle hep iyi ilişkiler içerisindeydik.

Mikayel Keşişyan - Adanalı 1904 doğumlu:
Adana katliamı sırasında ben beş yaşındaydım. O dehşetli geceye Türkçe "Camuz delendi" ("manda delirdi") adı verildi; gerçekten de Sultan çıldırmıştı. 30 bine yakın Ermeniyi katlettiler, evleri yakıp yıktılar, küle çevirdiler. Herkesi toplayıp Adana ırmağına götürdüler; Sultan Hamit'e haber gönderdiler, "bütün Ermenileri toplayıp ırmak kenarına getirdik, emir bekliyoruz" diye. Bir tarafta su, öbür tarafta ateş. Babam beni kucaklamıştı. Annem de bizimleydi, bizi ırmağın kenarına doldurmuşlardı. Sultan'dan emir geldi: Af emri. Bize de "padişahım çok yaşa!" dedirttiler. Eve döndük, ama öldürülenler öldürülmüştü.

Khaçik Khaçatıryan - 1900 doğumlu:
Türk ordusu geldi; yaklaşık 60 bin kişiydi. Köyü kuşattılar. Bizim fedailer ve silahı olanlar onları geri püskürttüler. Ondan üç gün önce halkımız köyden çekilmiş, çocuklar ve kadınlarla birlikte Andok'a gelmişti. Ben de onlarla temmuzun başında Andok'a gittim. Ne ekmek ne de su vardı; sadece tuzsuz et bulunuyordu. Türk ordusu Andok'a geldi. Orada da çarpıştılar. 45 gün sonra ekmeğimiz, erzağımız, bitti. Sadece kavrulmuş un kalmıştı. Vadiler çocuk cesetleriyle doldu. Anneler çocuklarını kurtaramadılar. Türkler ve Kürtler ateş ediyorlardı. Kaçan kurtuldu. Gelinleri götürdüler. Irmağın suyu o kadar çok insan götürdü ki. Sonunda, mermi harcamamak için halkı dağın tepesinden ırmağa atıyorlardı.

Varduhi Potikyan - Vanlı, 1912 doğumlu:
Biz Berkri köprüsünün yakınına ulaşmıştık. Karanlıkta, dar bir vadi olduğunu gördük; ırmağı ulaşmadan Kürtler saldırdı. Ermeniler kaçarken ayakları kayıyor ve ırmağa düşüp boğuluyorlardı. Kimi hayvan sırtında ırmağı geçmek istiyordu, kimi suya girince akıntıyla sürükleniyordu. Bağırıyor, inliyor, ağlıyorlardı. Kürtler üzerimize ateş ediyordu. Anne çocuğunu unuttu...

[foto]buyuk-felaket4.jpg[/foto]

Ağaşi Kankanyan - Vanlı, 1904 doğumlu:
Iğdır'a varana kadar yağmurun ve güneşin altında, çamurlar içinde, yarı aç ve susuz on günlük yol katettik. Yolda, Kürtler sık sık saldırıyor, insanları katledip soyuyordu. Bu olaylar, özellikle Bandimahi Köprüsü (Berkri) yakınında cereyan etti. Türklerin eline geçmemek için nice anneler çocuklarını kucaklamış vaziyette o köprüden suya atladı. Yolda öldürülenleri ve ölenleri yol kenarında bırakıyorlardı; çoğu zaman üstlerini toprakla örtmüyorlardı. Gömülmemiş ceset görmekten o kadar etkilendim ki, yüreğime bir hüzün çöktü, bugüne kadar da sürüyor.

Davit Davatyan - Bursalı 1908 doğumlu:
Süralemiz 62 kişiden ibaretti. Sadece dört kişi geri döndük. Bazılarını askere aldılar ve orada katlettiler; bazıları sürgün yollarında öldü, katledildi. Babam ordudan firar etmiş ve Mütarekeye kadar Konya'da bir çiftlikte saklanmıştı. Annem, kızkardeşim, büyükbabam sürgün yollarında tifoya yakalandılar. Konya'nın kurak ovalarında aç susuz yürüyorduk.

Sümbül Berberyan - Afyonkarahisarlı, 1909 doğumlu:
Babamı hatırlamıyorum. Türkler onu öldürmüşlerdi. Dayımı da işkencelerle öldürmüşlerdi. Ağabeyimi askere aldılar. Sonra erkek kardeşimi de götürdüler. Sonradan duyduk ki, onları 17 Ermeni gençle birlikte gece vakti öldürüp köyün köprüsünün altına atmışlar. Sürgüne gittiğimizde yanımızda hiç erkek kalmamıştı. Der Zol'da beş teyzemi de kaçırıp götürdüler; sonra da görelim diye onların kafalarını kesip süngülerin üzerine diktiler, cesetlerini de Fırat Nehiri'ne attılar. Annemin halasının sadece yarısını bulduk; annem gömdü. Ağlamaktan annemin gözleri kör oldu.



Bu yazı Express dergisinin ücretsiz ek olarak Nisan 2005 tarihinde bastırdığı "Büyük Felaket 1915 Katliamı ve Ermeni Sorunu (Belgeler, Tanıklar ve Halik Berktay, Taner Akçam, Stefanos Yerasimos'un Yorumlarıyla)" isimli kitaptan aktarılmıştır.