Soykırımın ekonomi politiği!

Ermeni katliamı, uzlaşmaz sınıfsal çıkar ve çatışmalara sıkı sıkıya bağlı, devlet eliyle gerçekleştirilen ırkçı bir soykırımdır

GÜNCEL
Pazar, 26 Nisan 2015 (11 yıl 6 ay önce)

'Soykırımın 100. yılında söz Ermenilerin' başlığı altında Ankara'da yapılan etkinliklerin örgütleyicileri arasında yer alan Alınteri'nin sunduğu tebliği yayınlıyoruz:



 



Sermayenin birikim ve kapitalist sistemin gelişim ihtiyaçları burjuva toplumunda siyasal iktidar eliyle hukuka ve yasalara dönüştürülür. Hukuk ve yasalar kapitalist üretim ve burjuva iktidar ilişkileri ekseninde şekillenirken önde gelen hedeflerden biri sermayenin kendi hareket yasalarının iyi işlemesini sağlama ve önünü açma, diğeri ise ekonomi dışı baskı ve şiddet yöntemleridir.

 



Katliam egemen sınıfların ezilen halklara ve sömürülen sınıflara karşı en kanlı siyasal saldırı biçimlerinden biridir. Burjuvazinin ilk sermaye birikimi her zaman ve her ülkede, kimi zaman vahşet düzeyinde, kanlı saldırılarla gerçekleşmiştir. Tarımdan sanayiye çoğu kez kanlı yöntemlerle gerçekleştirilen kaynak aktarımı; coğrafi keşifler adı altında perdelenen fetihler ve yağma seferleri; iktidar ve rejim muhaliflerini yok etme; ırk, ulus ve din farklılıkları üzerinden toplumlar düşmanlaştırılarak gerçekleştirilen kitlesel katliamlar; günde 16 saati bulan çalışma süreleri, azami artı-değer için çocuk ve köle emeğinin vahşice sömürülmesi sermayenin ilk birikiminin önde gelen araçlarıdır. Tarihe vahşi kapitalizm kavramıyla geçen bu siyasal ve ekonomik vahşetin Türkiye’deki şekillenmesi Osmanlı’nın son yüzyılında başlar. Asıl atak yaptığı sürecin başlangıcı 1908′dir.



 





 



Ermeni soykırımının tarihsel koşulları, büyük katliamın gerçekleştiği 1915 öncesinde oluşmaya başlar. Soykırımı hazırlayan tarihsel koşulların başında sömürge ve yarı sömürgeler üzerinden başlayan emperyalist-kapitalist paylaşım savaşları gelir. Bu savaşlar, sanayileşme ve dolayısıyla uluslaşmakta geç kalmış ulusların kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleri ile iç içe geçer. Emperyalist-kapitalist devletlerin iki kampa bölünerek başlattıkları 1. Emepryalist Paylaşım Savaşı sırasında ulusal boğazlaşmaları kışkırtma ve devletler eliyle uygulanan soykırım politikaları savaşın en başta gelen taktiklerinden biridir. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren bu politikaların  ağır ve kanlı bedeli Ermenilere düşer.

 



Ermeni Soykırımı’nı Osmanlı’ya yükleyerek Türk burjuva cumhuriyetini temize çıkarmaya çalışan; ya da “.. ama Ermeniler de emperyalistlerin desteğiyle bağımsız devlet kurmak istiyorlardı” türünden klasik bahanelerle resmi ideolojinin “mukateleye” (karşılıklı çatışma) dayalı “haklı” göstererek “aklama” politikasının kuyruğuna takılan liberallerin ve sosyal şovenlerin iddialarının aksine Ermeni katliamı, Türk burjuvazisinin ilk sermaye birikim sürecine ait tarihsel zincirin sadece bir parçası ve en kanlı halkasıdır. Karşılıklı çatışma ürünü olmadığı gibi sadece Osmanlı’ya ait bir “günah” da değildir.



 



1.5 milyon Ermeni’nin katledildiği 1915′teki Ermeni Tehciri ile 1924′te bu kez 1 milyon 200 bin Rum'un Anadolu’dan zorla sürüldüğü mübadele vahşetinin ve daha sonraki yıllarda gerçekleşen Kürt katliamlarının temelinde aynı ortak yönelim vardır. Türk kapitalizminin ve aynı zamanda Türk burjuvazisinin geliştirilip güçlendirilmesi dönemi olan bu uzun tarihsel sürecin devamında gerçekleşen 1938 Dersim Katliamı da bu zincirin halkalarından biridir. Bunu 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında (1943) uygulamaya konulan “Varlık Vergisi” zorbalığı takip eder. Bu kez yağmalanan Yahudi sermayesi ve mallarıdır. Daha sonra 1958’deki 6-7 Eylül talanı yaşanır. Çok sayıda Rum göç etmek zorunda bırakılır, dükkanlarındaki mallar saldırgan ırkçı güruha yağmalatılırken diğer taşınmazlarına Türk burjuvazisine transfer edilmek üzere devlet tarafından el konulur. Tarihsel gelişim temelinde ele alındığında Türk tekelci burjuvazisinin Sabancı ve Koç gibi birinci kuşaktan ailelerinin ilk sermayelerinin harcında, katliam kurbanı Ermeni ve Kürtler ile Mübadele kurbanı Rumlardan geriye kalan malın-mülkün yağmasından elde edilen servetin payı büyüktür. “Günah” Osmanlı’nın son 50 yılından başlayarak bugüne uzanan Türk burjuvazisi ve devletine aittir.



 





 



Yarı-sömürge Osmanlı İmparatorluğu 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nda, Osmanlı üzerindeki etkisini artırmak isteyen Almanya ile aynı safta yer alır. Osmanlı toprakları Alman sermayesinin Ortadoğu’ya ihracı için en elverişli yoldur. Meşhur İstanbul-Bağdat demiryolu hattı stratejik önemi olan bir yol güzergahıdır. Almanya için Türkiye hem elverişli bir pazar hem de Ortadoğu’ya atlama tahtasıdır ve bu nedenle bu topraklarda işbirlikçisi Osmanlı’nın egemenliğini devam ettirmesine ihtiyacı vardır. Osmanlı devletine hakim olan İttihat ve Terakki hükümetinin zayıf olan Türk burjuvazisini güçlendirme uğruna planladığı ve uygulamaya koyduğu Ermeni katliamı onun da işine gelir.



 



Dünyada kapitalizmin serbest rekabetçi evresinin yerini tekelcilikle karakterize olan emperyalizm aşaması almıştır. Çürüyen kapitalizmin son aşaması olarak emperyalizm, aynı zamanda her alanda siyasal gericilik çağıdır. Bu döneme rastlayan Türk uluslaşması ve Türk burjuvazisinin geliştirilmesi de dönemin ruhuna uygun yol ve yöntemlerle başlar.



 



Osmanlı İmparatorluğunun 19. yüzyılın ortalarından itibaren yarı-sömürgeleşme sürecine girmesi, sanayileşememiş Osmanlı’da önce komprador burjuvazinin yükselişine neden olur. Emperyalist-kapitalist ülkelerde üretilen malları belli bir komisyon karşılığında ülke içinde ve ülke içinde üretilen tarım ürünlerini ve hammaddeleri dışarıya pazalamakta, kredi, bankacılık, altın ticareti vb. faaliyetleri de yürütmektedir. Bu sınıfın ağırlıklı bölümü gayrimüslim burjuvalardan oluşmaktadır. Bunlar çoğunlukla Ermeni, Rum ve Yahudi azınlığa mensupturlar. İspanyol, Venedik ve Ceneviz kökenli ailelerden oluşan Levanten topluluklarıyla birlikte dış ticaretin yanı sıra, sarraflık, kredi, döviz ve para ticareti gibi bankacılık işlemlerinin tekelini bu azınlık kesimin oluşturduğu burjuva sınıfı elinde tutmaktadır. Müslüman Türk burjuvazisi sermaye yapısı ve pazar payı açısından oldukça güçsüz, burjuvazinin katmanlı yapısı içinde farklı etnik kökenlerden Hıristiyan azınlık burjuvazisine tabi ve onun uzantısı ya da bir bakıma taşeronu konumundar. Aynı dönemde Osmanlı toprakları içinde kapitalizmin görece en gelişkin olduğu Balkan ülkelerinin kendi ulus devletlerini kurmalarıyla sonuçlanan savaşlar yaşanmakta ve buna ve özellikle azınlıklara karşı ırkçı, şoven bir iklim oluşmaktadır. “Anadolu’nun Türkleştirilmesi” (azınlıklardan arındırılmış Türk ulus devleti inşası) stratejisi bu atmosferde şekillenmektedir. Osmanlı ordusu ve devletin diğer aygıtlarının ağırlıklı olarak Türklerin elinde olması bu stratejinin önde gelen avantajıdır. Ancak yeterli değildir. Bu stratejinin Türk burjuvazisinin güçlü ve egemen kılınmasına ihtiyacı vardır.



 



Zayıf Müslüman Türk burjuvazisinin ekonominin kendi doğal akışı içinde gelişip güç kazanmasını bekleyecek tarihsel koşullar da söz konusu değildir ve siyasal iktidar elini çabuk tutmak zorundadır. Şekillenen siyasal stratejinin temeli “Milli İktisat Siyaseti” ile atılır. İttihat-Terakki’nin -sonrasında Cumhuriyet tarafından miras alınan- “Milli İktisat Siyaseti” Osmanlı komprador burjuvazisi içindeki dengeleri ekonomi dışı zor yöntemlerini de kullanarak Müslüman Türk burjuvasizi lehine değiştirme, devletin siyasal gücü ve desteği yanında ekonomik kayırmacılık vb. yollarla hızla güçlenmesini sağlayarak onu burjuva kapmın hegemon gücü haline getirme stratejisidir. Zorun ilk örnekleri Abdülhamit iktidarı döneminde 1894′te Adana-Çukurova bölgesinde yaşanmış, bu bölgede gerçekleştirilen Ermeni katliamında 20 bin Ermeni öldürülmüş ve ellerindeki bütün değerli topraklar, bağ-bahçe, mal-mülk ve altın bölgedeki Türk eşraf ve yerel bürokratlar tarafından yağmalanmıştır.



 





 



Osmanlı komprador burjuvazisi içindeki denge, 1908′den itibaren değişmeye başlar. 1908, Türk burjuvazisinin geç kalmış uluslaşma mücadelesinde padişahlık sistemine ikinci kez meşrutiyet ilan ettirdiği tarihtir. Meşrutiyet, feodal devletin bağrında aristokrasi ile burjuvazi arasındaki iktidar paylaşımının geçici bir biçimidir. İTC’nin hükümet kurması ile birlikte ilk adımlar atılır. Uluslaşma kampanyaları ırkçılık düzeyinde yürütülür. Türk ırkçılığının, azınlık düşmanlığının, tek tip toplum ve devlet yaratma politikalarının tarihte ilk sıçrama yaptığı, etki ve sonuçları bugüne kadar taşınan sürecin ilk ataklarıdır. Irkçı kurumlaşmanın önde gelen araçları olarak esnaf loncaları, spor kulüpleri, devlete bağlı işçi örgütleri, gençlik içinde izci örgütleri vs. kurulur. “Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek” amacıyla İstanbul’da kurulan Türk Derneği; yine İstanbul’da kurulan Orta Asya Türklerine dönük çalışma yapan Türk Yurdu Cemiyeti; İTC’nin tam desteğini kazanan, turancı hedeflere sahip, Türkiye’nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak “hizmet” veren ve Cumhuriyet döneminde de faaliyetlerini sürdüren Türk Ocağı; gençleri orduya hazırlayan bir tür milis güç olarak örgütlenen, askeri esaslara göre ve Harbiye Nezareti’nin kontrolünde çalışan izci örgütleri bu dönemin belli başlı ırkçı kurumlarıdır. Devletin ideolojik aygıtları ile baskı aygıtları birlikte hazırlanır.



 



Belli bir hazırlık döneminden sonra önce Ermeniler hedefe konulur. Anadolu’da yaşanan ve gerek siyasal iktidar gerekese emperyalist-kapitalist dünya tarafından kışkırtılan Türk-Ermeni uluslaşma çatışmaları belli bir düzeye doğru tırmandırıldıktan sonra -Ermenilerin mecbur bırakıldıkları mevzi savunmalar bahane edilerek- tehcir ile birlikte büyük katliam başlatılır. 1.5 milyon Ermeni öldürülür. Tehcir ve katliam devam ederken önceden hazırlanmış saldırı ve el koyma planları yasa, kararname ve yönetmelikler kılığında derhal yürürlüğe girer. Irkçı saldırı ve el koyma yasalarıyla birlikte Türk burjuvazisinin çıkarları çerçevesinde siyaset-sermaye-hukuk ilişkisinin ilk tarihsel temelleri -son derece dolayımsız bir biçimde- atılır, oyunun kuralları çok açık bir biçimde yazılır ve oynanır. Ekonomik anlamda bu tipik bir ‘kaynak yaratma’ operasyonu, daha doğrusu, devlet zoruna dayalı olarak gerçekleştirilen geniş çaplı bir servet transferidir.



 





 





Soykırım başladıktan kısa bir süre sonra, 27 Mayıs 1915′te çıkarılan ve “Tehcir Kanunu” diye bilinen Kanun-ı Muvakkat (geçici yasa) ile yerel mülki ve askeri yöneticilere, uygun görecekleri kişileri geçici olarak başka yere naklettirme yetkisi verilir. 31 Mayıs günü Meclis-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu) kararıyla tehcir süresiz hale getirilir. Savaş bahanesiyle gerekçelendirilen ve toplamı 4 maddeden oluşan kanunun konuya ilişkin esası 2 maddeden ibarettir:



 




Vakt-i seferde (savaş sırasında) icraat-i hükûmete karşı gelenler içün cihet-i askeriyece (askerî yönden) ittihaz olunacak tedabir (alınacak olan tedbirler) hakkında kanun-i muvakkat (geçici kanun).

 



Madde 1:

f1. Vakt-i seferde ordu ve kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ve bunlarin vekilleri ve müstakil mevki kumandanlari ahâli tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükûmete (hükûmetin emirlerine) ve müdafaa-i memlekete (ülkenin savunmasına) ve muhafaza-i asayişe müteallik (ilişkin) icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silâhla tecavüz mukavemet görürlerse, derakap (hemen) kuvve-i askeriye (askerî güçler) ile en şiddetli surette te’dibat yapmağa (akıllarını başlarına getirmeye) ve tecavüz ve mukavemeti (direnmeyi) esasından imha etmeye (yok etmeye) mezun (görevli) ve mecburdurlar.

 



Madde 2:

f1. Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları, icabat-i askeriyeye (askerliğin gerektirdiği kurallara) mebnî (dayanarak) veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kurâ (köyler) ve kasabat (kasabalar) ahâlisini münferiden (tek olarak) veya müctemi’an (toplu olarak) diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler.






Tehcir Kanunu, bilinen klasik burjuva hukuk anlayışının, konu sermaye birikiminin elzem ihtiyaçları olduğunda en gerici ve en kanlı uygulamaları hukuklaştırabileceğini gösteren örnek yasalardan biridir. Kanunda ermenilerin adı geçmemektedir. Kanunu uygulama görevi ve yetkisi doğrudan orduya verilmiştir. Ancak hedefin Ermeniler olduğu 31 Mayıs 1915 tarihli 326758/270 Sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile resmen açıklanır:




Harp bölgelerine yakın yerlerde oturan Ermenilerden bir kısmının Osmanlı hududunu düşman devletlere karşı korumaya gayret eden ordumuzun harekâtını zorlaştırdıkları; erzak ve askerî malzeme nakliyatını güçleştirdikleri, düşmanla iş birliği yapmak ve birlikte hareket etmek emelinde oldukları, ayrıca düşman saflarına katıldıkları, yurt içinde askerî kuvvetlere ve masum halka silâhlı saldırılar düzenledikleri, düşmanın deniz kuvvetlerine malzeme sağladıkları, müstahkem mevkileri düşmana göstermeye cesaret ettikleri tespit edilmiştir. Bunun için isyancı unsurların harekât sahasından uzaklaştırılması gerekmektedir. Bu işlem için faaliyete başlanacaktır. Van, Bitlis, Erzurum vilâyetleriyle, Adana, Sis ve Mersin’in merkezleri hariç, Adana, Mersin, Cebeli Bereket, Kozan livaları; Maraş’ın merkezi hariç Maraş sancağı; Halep vilâyetinin merkez ilçeleri hariç İskenderun, Beylan, Cisrisugur, Antakya ilçelerinin köy ve kasabalarında oturan Ermeniler, güney vilâyetlere acil olarak sevk edilecektir. Sevk edilecek Ermeniler, Van vilâyeti ile sınır olan kuzey kısmı hariç olmak üzere Musul vilâyetine ve Zor sancağına; Urfa’nın merkezi hariç olmak üzere Urfa sancağının güney kısmına; Halep vilâyetinin doğu ve güneydoğu kısmına ve Suriye vilâyetinin doğu kısmında belirlenen ve tahsis edilen yerlere nakledilerek yerleştirileceklerdir.

 




Kararda adı geçen bölgelerdeki tüm Ermeniler ırkçı stratejiye meşruiyet sağlamak için isyancı ve vatan haini olarak toptan mahkum edilmiş, ancak -belli ki bazı uluslararası kaygıların etkisiyle- ekonomik varlıklarının yani “mülkiyet hakları”nın korunmasına dair cümlelere de yer verilmiştir. Ancak malların sahipleri katledilecekleri ve bir daha geri dönmeyecekleri için sonuçta bu cümlelerin ırkçı stratejinin gerçekleşmesine halel getirmeyeceği önceden bilinmektedir.



 





 



Bakanlar Kurulu kararının uygulanması için 10 Haziran 1915 tarihli “Ermenilere Ait Mal, Mülk ve Arazilere Uygulanacak İdare Hakkında Yönetmelik” düzenlenerek yürülüğe konulur. Maddelerin arasına Ermenilerin mallarının korunmasına dair, iğrenç bir iki yüzlülükten başka bir anlam ifade etmeyen cümlelerle süslenmiş olan yönetmelik asıl olarak devlet zoruyla gaspedilen malların İçişleri Bakanlığı’na bağlı “Terkedilmiş Mülkler Kurulu” eliyle Türk burjuvazisi ve burjuva adayları tarafından nasıl paylaşılacağını düzenlemektedir:

 




Madde 7:

f1. Nakledilen halktan her birine ait taşınmaz mal, mülk ve terk edilen arazinin cins, tür, miktar ve kıymetleri isimleriyle kayıt edilecek ve her köy ve kasabaya ait taşınmaz mal, mülk ve terk edilen arazi cetvelleri düzenlenerek idare kuruluna verilecektir.

 



Madde 8:

f1. Taşınmaz mal, mülk ve terk edilen arazide ürünler ve ekili yerler bulunduğu takdirde, kurul tarafından uygun görülecek şahıslardan oluşan bir heyet tarafından açık artırma yoluyla satılarak, bedelleri sahipleri adına emanet olarak mal sandığına teslim edilecek ve bir tutanak düzenlenerek aslı yerel idareye ve onaylı bir sureti de idare kuruluna verilecektir.

 



Madde 9:

f1. Ekili yerlere ve mevcut ürünlere müşteri bulunamadığı takdirde, kefalet ve sözleşme karşılığında yarı yarıya paylaşma yoluyla isteyenlere verilmesi uygun olup, bu şekilde olan kira veya satıştan elde edilecek miktarlar dahi sahipleri adına mal sandıklarına teslim edilecektir.

 



Madde 11:

f1. Tahliyesi gerçekleştirilen köylere göçmen yerleştirilecek ve mevcut evler ve arazi, her ailenin ihtiyaç ve tarım olanağı dikkate alınarak geçici belgelerle göçmenlere dağıtılacaktır.

 



Madde 15:

f1. Şehir ve kasabalarda tahliye edilen evlere tercihan şehirli ve kasabalı göçmenler yerleştirilerek önceki iktisadî ve malî durumları ile imar kabiliyetleri göz önüne alınmak şartıyla kendilerine yeterli miktarda arazi verilecektir.

 



Madde 16:

f1. Dükkân, han, fabrika, hamam, ambar gibi gelir getiren mallarla göçmenlerin oturmasına elverişli olmayan binaların ve göçmenlere dağıtıldıktan sonra geri kalan veya 18’inci maddede gösterildiği gibi, göçmenlerin meşguliyetleri ve mesleklerine göre dağıtılanların dışında kalan mülkün idare kurulları veya onların gözetimi altında o yerin mülkî ve malî memurlarının başkanlarından oluşacak bir heyet tarafından açık artırma ile satılması uygundur.

 



Madde 18:

f1. Şehir ve kasabalar ile çevresinde bulunan bağ, bahçe, portakallık, zeytinlik ve bunlara benzer taşınmaz mal, mülk de imara ve korunmasına gücü yeten kişilere, senet vermek ve kefil göstermek şartıyla, imar yeteneklerine göre ihtiyaçları oranında göçmenlere dağıtılabilecek ve kimlere ne miktar mal, mülk ve arazi verildiği, özel defterine kaydedildikten sonra verilme sebebini açıklayan birer belge kendilerine verilecektir.

f2. Bunlardan, göçmenlere dağıtılamayan ve verilemeyenler 16’ncı Maddeye göre açık artırma ile satılacaktır.

 



Madde 22:

f1. Satış bedeli ve kiradan elde edilen miktarlar, sahipleri adına emaneten mal sandıklarına bırakılarak daha sonra yapılacak duyuruya göre sahiplerine verilecektir.

 




“Korunacak”, “Açık artırma ile satılacak”, “sahiplerine verilecek” gibi cümlelere bakıp hala Ermeni Soykırımı'ndan emin olmayanlar, bugünkü özelleştirme kılıflı yağmalara ve her hükümetin elinde kevgire dönen devlet ihale mevzuatına, mevzuatın fiiliyatta nasıl gerçekleştiğine, bankaların nasıl açılıp batırıldığına vb. iyi bakmalıdırlar. Burjuvazi yağmayı da ekonomi dışı zoru da, rakiplerini iktidarın planlı yasaları ile çökertmeyi de, yoksullaştırarak sermaye birikimi sağlamayı da “hukuk kuralları” kılıfına uydurarak yapar; feodal imparatorluklar gibi Tanrı ve din adına doğrudan ve keyfi biçimde gaspetmez. Çünkü burjuva hukukunda “herkesin mülkiyet hakkı vardır” ve “Kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz” (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, madde 17). Ermenilerin malları “hukuk kuralları” içinde böyle “korundu”(!) ve satış bedelleri 1.5 milyon Ermeni’nin “ruhuna” teslim edildi.



 





 



Zayıf Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin geliştirilmesi için Ermeni sermaye ve malları önem taşısa da Ermeni burjuvazisi de Anadolu’da Ermeni ulus devleti kurabilecek kadar toplumsal ve siyasal açıdan güçlü ve gelişmiş değildir. Bu nedenle Ermeniler üzerindeki ırkçı-gerici baskı ve katliamlara karşı halkların kardeşliği için mücadele edenler arasında Ermeni sosyalistleri ve aydınları önemli bir yer tutar. Ve onlar devletin öncelikli hedefi haline gelirler. Van olayları öne sürülerek 1915 yılının 24-25 Nisan’ında Ermeni aydın ve toplum önderlerinden 240 kişi İstanbul’da tutuklanıp sürgüne gönderilir. Yolda sayıları bir kaç gün içinde 2 bini geçer, tutuklamalar Mayıs ayına kadarda devam eder. 27 Mayıs’ta, çıkarılan “Tehcir Kanunu” ile yüz binlerce Ermeni soykırım yolculuğuna çıkarılır. Tam bu tarihlere denk gelen zamanda, Sosyal Demokrat Hınçak Partisi merkez komitesi üyesi Paramaz (Madteos Sarkisyan) ve yoldaşlarının mahkemesi Divan-ı Harp’te başlar. Paramaz Marksizmi savunan sosyalist bir devrimcidir.



 



Paramaz ve diğer yirmi bir Hınçak Partisi üyesi bugün hiç de yabancısı olmadığımız; “Özgür ve bağımsız bir Ermenistan kurma“ amacıyla silahlı eylemlerde bulunmak, yabancı devletleri Osmanlı’ya karşı kışkırtarak, devletin bölünmez bütünlüğüne yönelik tehlikeli planlar yapıp, Osmanlı halklarından bir kısmının Osmanlı hâkimiyetinden ayrılıp kendi başına devletler yaratma amaçlı değişik yerlerde alenen ve gizli toplantılar gerçekleştirmek, basın-yayın yoluyla bu amaçların propagandasını yapmak ve kışkırtıcı çalışmalar örgütlemekle” suçlanırlar. Mahkeme başkanının “Türkiye’yi parçalayıp, yok etmek niyetiyle bağımsız bir Ermenistan kurma amacına hizmet ettiğiniz doğru mudur?” sorusuna Paramaz’ın verdiği cevap, hem sonu idama varabilecek ırkçı siyasal yargılamaya meydan okuma hem onun ulusal soruna sosyalist bakış açısının özeti hem de soykırım konusunda Ermenileri de şu veya bu şekilde suçlayarak olayı saptırmaya resmi ideolojiye altlık oluşturmaya çalışan bugünün liberal ve sosyal şovenistlerine karşı bir cevaptır:




Bu ülkenin refahı için yapmadığımız ne kaldı? Ermenilerin ve Türklerin kardeşliğini sağlamak için öylesine fedakarlıkları kabul ettik. Ne kadar enerji tükettik ne kadar çok kanımızı akıttık. Bu kadar acıya katlanmamızın nedeni güven yoluyla birbirimizi yükseltmek idi. Ve bizim karşılaştığımız nedir? Yalnızca bizim olağanüstü çabalarımızı yok saymakla kalmadınız, aynı zamanda bilinçli olarak bizi imha etmeye çalıştınız. Siz ülkemizi bundan altı yüz yıl önce bizden koparmaya çalışıp, işgal ettiniz. Şimdi de tüm Osmanlı vatanını bir Türkiye’ye dönüştürme çabası içerisindesiniz. Ancak siz bunu yaparken suçlu görülmüyorsunuz da, aynı şeyi yapmaya kalkışıp, tarihsel hakkımızı yeniden elde etme amacı için çabaladığımız için biz mi suç işlemiş sayılıyoruz yani!




Savunmasında da şu ifadeler yer alır: “Bizim istediğimiz eşitlik, biz katı milliyetçi değiliz, bizim talebimiz Ermeni, Türk, Kürt, Alevi, Laz, Yezidi, Süryani, Arap ve Kıptilerle birlikte eşit koşullarda kardeşçe yaşamak istiyoruz. Bir devrimci olarak bu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum. Ama Osmanlı devletinin tutumu onu Türkçülüğe götürüyor. Yüzlerce yıl önce bu topraklara geldiğiniz noktaya, Türkçülüğe geri dönüyorsunuz” (Dr. Yeghıg Djeredjıan arşivi-Beyrut).: Paramaz’ın idam sehpasındaki son sözü “yaşasın sosyalizm”dir.



 





 



Ermeni katliamı, uzlaşmaz sınıfsal çıkar ve çatışmalara sıkı sıkıya bağlı, devlet eliyle gerçekleştirilen ırkçı bir soykırımdır. Bugünkü Türk burjuvazisinin tarihteki ekonomi dışı zor yöntemlerinin en kanlı olanıdır. Sorunun özü de buradadır. Ve sadece resmi devlet görüşünün değil, ona “muhalif” görünen tüm liberallerin ve sosyal şovenlerin anmaktan ısrarla kaçındıkları nokta da burasıdır.



 



Bu nedenle konunun diğer bütün yönlerinden önce, doğrudan doğruya, bugünkü Türk tekelci burjuvazisinin ilk sermaye birikim sürecinin hangi yöntemlerle, nasıl sağlandığını sorgulamadan Ermeni soykırımına karşı doğru ve tutarlı bir politik duruş sergilenemez.



 



Marks’ın şu cümleleri ile bitirelim bu kanlı sayfayı: “Burjuva düzenin köleleri, efendilerine karşı başkaldırdıkları zaman, bu düzenin uygarlık ve adaleti, tüyler ürpertici içyüzü ile gözler önüne serilir. Bu gibi durumlarda, sözü geçen uygarlık ve adalet de bütün peçelerini yüzünden atmış bir vahşet ve yasa tanımaz intikam görünümüyle su üstüne çıkar. Zenginliğe el koyanlarla üreticiler arasındaki sınıf mücadelesinde patlak veren her yeni bunalımda bu olgu gitgide daha açık seçik biçimde belirir.” (Fransa’da İç Savaş)



 



ALINTERİ