Mesele o sendikal bürokrasinin fütursuzluklarına karşı nasıl bir iç örgütlülüğün yaratıldığıdır
Gerek Türk Metal (TM)’den gerekse Birleşik Metal (BMİS)’den umudunu kesen metal işçilerinin çaresizlikle içiçe geçen öfkesi, kendi yolunu açmaya, bu ikili halin çaresizlik tarafını yeni bir yönelimle kırmaya doğru evriliyor. Bursa’daki dev otomotiv fabrikalarında çalışan ve Türk Metal (TM)’de örgütlü olan binlerce işçinin ortaya koyduğu son irade, bunun somut ifadesidir.
Renault, Tofaş, Coşkunöz, Mako, Delphi gibi büyük fabrikalarda çalışan binlerce işçi, son birkaç haftadır TM çetesini uyaran eylemlerle gündeme damgasını vurdu. MESS’le yapılan son grup sözleşmesinin geçtiğimiz haftalarda Bosch’ta yapılan sözleşmeyle yenilenmesini isteyen işçiler, TM’ye 5 Mayıs’a kadar süre vermişlerdi. Bu tarihe kadar taleplerine uygun davranılmazsa topluca istifa edeceklerini belirten işçiler, bu iradelerinin arkasında durdular.

Bu irade, sayısız eylemle içiçe geçen bir iç örgütlenme sürecinin içinden oluştu. Eylemli süreç, fabrikalarda ve fabrikalar arasında oluşturulan örgütlenme mekanizmalarıyla, özünde yeni bir yönelimin kurucu ifadesi oldu.
İşçiler aldıkları kararlara uygun olarak 5 Mayıs’ta toplu istifa eylemine başladıklarında, aralarında TM çetesinin yöneticilerinin de bulunduğu güruh tarafından demir çubuklarla, sopalarla saldırıya uğradılar.


Patronlar cephesi
Olup bitenleri bir süre izleyen patronlar, 5 Mayıs’ta somutlaşan kararlılığı görünce, sürecin başını çeken Renault’ta işçi kıyımının düğmesine bastılar. Çünkü işçilerin kararlılıklarının giderek çözülmez bir örgütlülüğe dönüştüğünü, eskisiyle kıyaslanmayacak bir özgüven kazandıklarını gördüler. İşçiler, on altı işçinin işine son veren Renault yönetimine karşı da kararlaştırdıkları gibi net tutum alınca, fabrika yönetimi geri adım atmak zorunda kaldı.
Patronlar, bu süreçte metal işçilerinin her şeye rağmen en zayıf karınlarının örgütsüzlükleri olduğunu bilerek hareket ettiler. İşçilerin sendikaya duydukları tepkiyi kendilerinden menkul bir tepkiye dönüştürmeye, olabilirse bu süreci sınıfın tamamen örgütsüzleşmesine, olmazsa da Çelik İş ya da BMİS gibi alternatiflerle yeniden yönetebilir kılmaya çalıştılar.
Haftalardır süren eylemleri adeta seyrederlerken, aldığımız bilgilere göre alttan alta “haklısınız” ile başlayan cümleler kurarak, işçilerle duygudaşlık kurmaya çalıştılar. Hatta TM’nin yıpranmışlığından pek de memnun olmayan bazıları, bu tepkiyi yönetebilme arayışına bile girdiler.

Fakat metal işçilerinin henüz DİSK’in kuruluş sürecindekine benzer nitelikte bir tepkiye, kopuşa sahip olmasalar da denetim dışına çıkma potansiyelleri de taşıdıklarını, hatta seyirci kaldıkları oranda bu riskin artacağını ve sürecin özgüven kazanmış bir öncü işçi kuşağının oluşmasına ebelik edeceğini gördüklerinde, kıyım sopasını sallamaya karar verdiler.
Özellikle TM çetesinin 5 Mayıs'taki saldırısından sonra işçilerin geri adım atmaması, metal patronları için önemli bir ölçüt olmuşa benziyor. Sopayı da sürecin başını çeken Renault’ta salladılar. Adeta karşısında nasıl bir tepki geleceğini test edercesine… Aldıkları yanıtla geri adım attılar ama paçalarının tutuştuğu da malum.
Bosch süreci ve şimdi
Birkaç yıl önce TM’den istifa ederek BMİS’e geçmek isteyen Bosch işçileri, patronların-TM çetesinin baskısı ve BMİS’in yasal icazet sınırlarına yapışıp kalan aciz tutumu nedeniyle bu geçişi yapamadılar. Mahkeme kararıyla TM’de kalan Bosch işçileri, tüm bu süreçten süzdükleri deneyim ve özgüvenle geçtiğimiz haftalarda imzalanan TİS sürecinde TM’ye adeta kök söktürdüler. Onun daha önce yaptığı gibi kapalı kapılar arkasında, oldu bittiye getirdiği bir satış sözleşmesi yapmasını, imkansızlaştırdılar ve grev demek zorunda bıraktılar.

Bosch işçileri, tüm bu süreci yarattıkları iç örgütlenmeler üzerinden, örgütlü bir şekilde yönettiler. Bu tutumlarıyla sınıfın önüne yeni bir yol açan Bosch işçilerinin bu noktaya gelmesinde, TM’ye, patronlara olduğu kadar istifa ederek geçmek istediklere BMİS’e karşı biriktirdikleri öz tecrübeler ve bu tecrübelerden çıkardıkları sonuçlar etkili oldu.
Bu tablo içinden baktığımızda Bosch işçilerinin açtığı yol, metal işçilerinin bugünkü örgütlülük düzeyi içinde yürünmesi gereken yolu da gösteriyor. Keza işçiler ya metalde adeta Bermuda Şeytan Üçgeni haline gelen TM, BMİS ve Çelik İş çemberini kırarak tıpkı DİSK’in ilk kuruluş yıllarında olduğu gibi yeni bir sendika ve yeni bir sendikal kültür oluşturacak ya da varolan sendikaları yarattıkları iç örgütlülük ve tabanın dolaysız denetimiyle baskılayarak ele geçirecekler.
Kritik bir eşik
Bosch’ta imzalanan sözleşmenin MESS’le yapılan grup sözleşmesinden farklı olarak nispeten daha ileri bir nitelik taşıması üzerinden diğer fabrikalarda patlayan ve giderek iç örgütlülüğünü de yaratan işçi öfkesi, şimdi böyle bir yol ayrımında: Ya TM’den istifa edip yok birbirlerinden farkı diyebileceğimiz Çelik İş ya da BMİS’e geçecekler ya yarattıkları iç örgütlülüğü TM yönetimini ele geçirecek bir noktaya sıçratacaklar ya da tüm bu seçeneklerden de koparak yeni bir sendika kuracaklar. Diğer seçenekse, tamamen örgütsüzleşmektir ki bu, sınıf açısından bir seçenek olamaz/olmamalıdır.
Fakat tercih hangisi olursa olsun (sonuncusu hariç), metal işçilerinin bir daha eskisi gibi edilgen olmayacakları, bu süreçlerden süzdükleri birikimlerle yola devam edecekleri açık. Bunun burjuvazi ve onun şef değneği haline gelmiş sendikalar eliyle sönümlenmemesi, sınıfın bütünü açısından biçimsel olmanın ötesinde niteliksel bir kopuşu ifade etmesi; taban örgütlülüklerinin sağlamlaştırılmasından, işçi demokrasisinin en canlı ve diri biçimiyle pekiştirilmesinden geçtiğiyse 2 kere 2′nin 4 ettiği kadar kesin.

BMİS’e bakalım
MESS’le yapılan grup sözleşmelerinde 3 yıllık sözleşme ve ucuz işçilik dayatmasına karşı işçilerin tabandan gelen görülür basıncıyla grev demek zorunda kalan BMİS, karşısında çıkarılan ilk yasal engelle (Bakanlar Kurulu kararı) hızla havlu atarak, ruhuna sinmiş icazetçiliği bir kez daha ortaya koydu.
Metal işçisinin örgütsüzlüğünün bu süreçte nasıl bir çaresizliğe dönüştüğünü hep birlikte gördük. Ezici bir kısmı sendikanın icazetçi tutumunu onaylamasa da, sonuçlarını da göğüsleyerek grevi fiilen sürdürmekten yana olsa da iç örgütlülükleri üzerinden gelişen bir taban iradesi oluşturamadıkları için öfkelerini kınına sokmak zorunda kaldı.
Bu süreçte BMİS’e karşı bilenen işçiler, kendi aralarında dünle kıyaslanmayacak bir ruhsal birlik oluştursalar da, bunu BMİS’i zorlayarak, icazet sınırlarını yıkmaya mecbur edecek bir düzeye taşıyamadılar. Taşıyamadıkları gibi, büyük bir kesiminde sendikal örgütlenme fikrine uzaklaşma, sendikal örgütlülüğü anlamsız görme gibi eğilimler oluştu. Yanlış ve tehlikeli olan bu eğilimin, “peki ne yapmak gerekir?” sorusuna verdiği yanıtın giderek sendikal örgütlülükten kopuşa, bunu anlamsız görmeye doğru kırılmasıdır.

İşten atılan arkadaşlarına sahip çıkmayan, grev kararının arkasında durmayan, yasalar karşısında herkesten önce hazır olda duran sendikal anlayışa karşı biriken öfkenin azımsanmayacak bir işçi kesiminde sendikadan ayrılma fikrine doğru evrildiğini biliyoruz. Bu eğilim mesela Çimsetaş işçilerinde son derece belirgin ve güçlü. Öyle ki bazı işçiler, sırf sendikaya tepkiden 1 Mayıs kutlamalarına katılmayıp o gün için mesaiye kalmayı bile düşünebildiler. Diğer fabrikalarda da durumun üç aşağı beş yukarı benzerlikler taşıdığını tahmin etmek de güç değil.
İşçi sınıfı açısından sendikaların giderek ihanette sınır tanımaması ne kadar vahim bir durumsa (ki bu da sınıfın örgütlülük ve bilinç düzeyinin turnusolüdür), zaten örgütsüz olan bu gövdenin tamamen örgütsüzleşme eğilimine girmesi de o kadar vahimdir. Çünkü sınıfın sınırlı bir öncü kesimi dışında kalan devasa gövdesi, zaten bir iç örgütlülüğe sahip değilken, ilk örgütlenme mevzileri olan sendikalardan da kopmaları demek, burjuvazinin en önemli muradıdır.

Bu açıdan Bosch işçilerinin tutumunu bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Onlar, TM gibi çeteleşmiş, gericileşmiş ve aslında şirketleşmiş bir sendikayı bile "grev" demek zorunda bıraktılar. TİS’in bütün aşamalarında taban örgütlülükleri üzerinden denetlediler. Satışta cambazlaşmış TM ağalarına adeta soluk aldırmadılar. TM bu basınçla yaptığı TİS görüşmelerinde grup sözleşmelerinden farklı bir sözleşme imzalamak zorunda kaldı. İmzalamasaydı o da patronlar da olası sonuçların gelecek açısından vahim olacağını düşündüler.
Fakat bu sefer de kendileri için daha vahim bir sürecin düğmesine basmış oldular. Bursa’nın dev otomotiv fabrikalarında işçiler TM çetesine karşı adeta isyana durdular.
BMİS’te ya da TM’de ya da Çelik İş’te örgütlü tüm metal işçileri bu süreci yakından izliyor. Umutsuzluk ve çaresizliğin tabandan konulacak bir iradeyle hızla dağıtılacağını gösteren son derece çarpıcı gelişmeler bunlar. Sonuç ne olursa olsun metal işçisinin artık eskisi gibi olmayacağı/olamayacağının aynası…
Şimdi mesele tüm bir işçi sınıfının ve özelde de metal işçilerinin kolektif olarak stratejik anlamlar taşıyan bu süreç üzerine düşünmesi, açılan yolda kendi işyerinde neler yapılabileceğini kararlaştırması ve bunları fabrikalarda oluşturulacak taban örgütlüklerine dönüştürmesidir.
Bu süreçten çeşitli hesaplarla nemalanmak isteyen patronlara, BMİS gibi icazetçiliğe, sendikal bürokrasi ve ihanete dini maske olarak kullanan biçimi olarak Çelik-İş’e teslim olmadan ama sendikal örgütlülüğe da sahip çıkarak yürümeyi başarmak dışında bir seçenek yok.
Sendikalar, sendika bürokrasisinden ibaret değildir. Kaldı ki o bürokrasinin palazlandığı yegane alan da bizim bilinçsizliğimiz ve onları denetleyecek iç örgütlülükten yoksunluğumuzdur. Şu durumda hangi sendikaya gidilirse gidilsin birbirinden farkları yoktur, nispi farklarsa özü değiştirmez. O açıdan da mesele o sendikalarda nasıl bir bilinçle örgütlü olunduğu, o sendikal bürokrasinin fütursuzluklarına karşı nasıl bir iç örgütlülüğün yaratıldığıdır.
Bugün gerek Bursa’da ayağa kalkan metal işçilerinin, gerekse BMİS’te örgütlü olup çaresizlik/öfke kıskacına sıkışmış işçilerin yürüyüşlerinde unutmamaları gereken en önemli gerçek budur.
Sendikalara olan öfkeyle kopuş fikrini öne çıkaran, işçi bölüklerine herhangi bir alternatif sunmadan sadece taban örgütlülükleri şablonuyla vaaz vererek kopuşu teşvik eden anlayışlar da bu gerçeği es geçerek hareket etmemeli, sınıfa öncülük iddialarını bu geçekle birlikte sürdürmelidirler. İşçi sınıfının örgütsüz yapısının üzerinden atlamadan, sürecin ikili karakterini unutmadan…
[Alınteri'nin hazırlanan yeni sayısından alınmıştır]