Düzenleyici kurumlar ve reformist çevreler bu 1 Mayıs'ta Taksim’i esasında sahiplenmediler
1 Mayıs 2015′in burjuvazi ve devlet açısından nasıl bir anlam taşıdığı açık:
Ayak sesleri daha güçlü duyulan ekonomik kriz, giderek karmaşıklaşan bölgesel kriz, yıllardır aşılamayan, aşılamadığı gibi daha da derinleşen rejim krizi, kendini bir depresyonlular ülkesine dönüşmüş olmakla da açığa vuran toplumsal kriz, giderek bölgesel bir soruna ve güce dönüşen Kürt sorunu/hareketi…
Onlar 1 Mayıs’ı bu krizler zincirinin içinden ele aldı, herbiri gövdelerinin bir yerine dolanan zincirler bunlar. O nedenle de hareket alanları, manevra kabiliyetleri alabildiğine daralmış durumda. Azıcık bir esnemeden bile ödleri kopuyor. Yarın ne olacağını kestiremedikleri bir gayya kuyusunda gibiler. Haziran’la birlikte kaybettikleri sokak inisiyatifini henüz tamamen geri alamadıklarını biliyorlar. Büyük oranda örgütsüz olsa da azımsanmayacak bir toplumsal muhalefet dinamiğinin biriktiğinin farkındalar. Potansiyellerle birlikte düşünüldüğünde bu, burjuvazi ve uşakları için oldukça korkutucu anlamlar taşıyor.
Bu dinamikler giderek sınıfsal bir eksenle birleşiyor. İşçi sınıfı cephesinde özellikle son 1 yıldır ortaya çıkan tablo, yeni bir toplumsal patlamanın ya da isyanın temel çizgilerinden birinin emek renginde olacağını gösteriyor. Burjuvazi ve devletini ürküten en önemli noktalardan biri de bu gerçektir. Önümüzdeki dönemde özellikle bu cepheye dönük daha kapsamlı saldırılar gerçekleştirmeleri gerekiyor ki, ayak sesleri daha gür duyulan ekonomik krizi baskılayabilsinler. Bunun sınıf cephesinde yaratacağı tepki ve yönelimi ise onlar da çok iyi kestiriyor.
1 Mayıs gibi her iki sınıfın da güçlerini ortaya koydukları, deyim yerindeyse sahneye sürdükleri tarihsel/simgesel anlamlar taşıyan bir günle bu gerçeklerin ışığında ilişkilendiler. Bu duruşlarını, Taksim yasağına iradi anlamlar yükleyerek yansıttılar. Taksim’in fethi ya da bunun için dövüşeceklerin sayısı, duruşu, tutumları onlar için bir ölçüt olacaktı.

Bu tablonun hasımları için de önemli bir ölçüt olduğunu hesap ederek elbette.
Çünkü 1 Mayıs’ta ortaya konulan işçi-emekçi iradesinin sonraki süreçleri birebir belirleyeceğini biliyorlar. O nedenle de Taksim’i çelik ve polis zırhıyla kuşatırlarken, günler öncesinden tırmandırmaya çalıştıkları iç güvenlik korkusuyla, sokaklara çıkacak olan işçi, emekçi, genç, kadın kitlelerini bu korkunun içine hapsetmeye çalıştılar. Bu noktada bir ölçüde başarılı da oldular. 1 Mayıs için sokağa çıkan kitlenin sayısının geçen yıla göre artmamış olması bile bunun ifadesidir.
Fakat onlar şunu da çok net gördüler ki, bedeli ne olursa olsun Taksim’de simgeleşen tüm anlamlar için dövüşmekte kararlı ve önceki yıllara oranla çapı da genişleyen önemli bir dinamik var. Bu dinamikte cisimleşen ısrar, korku duvarlarını da parçalayacak bir potansiyele sahip!..

Bu 1 Mayıs’ta sokaklara çıkanların sayısının düşmesi sadece burjuvazi ve rejimin çabalarının, oluşturdukları korku/provokasyon havasının ürünü değildi. Bunun da payı olmakla birlikte, asıl olarak, sınıf ve emekçiler cephesindeki “özneler” diyebileceğimiz kesimlerin ikircikli, belirsiz ve net bir iradeden yoksun tutumları belirleyiciydi.
Başta sendikalar ve meslek örgütleriyle bunların arkasına saklanan solun özellikle reformist kesimleri, bu 1 Mayıs’ta namus belasına telaffuz etmek zorunda kaldıkları Taksim’i esasında sahiplenmediler. Bu titreklikte hem seçim atmosferi ve bu atmosfer içinde sahnelenebilecek provokasyonlarla ilgili kaygı etkiliydi hem de bununla da birleşik olarak iç güvenlik yasasının yarattığı siyasal korku.
Fakat her ikisinin de bu kadar belirleyici olmasını belirleyen esas etmen, bu örgütlerin vardıkları noktadır. Bu noktanın adı nettir: Devrimci-ilerici barutunu büyük oranda tüketmiş olmak, kendi işlevlerine, rollerine, sorumluluklarına yabancılaşmak.
1 Mayıs, bu gerçeği bir kez daha tüm açıklığıyla önümüze koydu.
Öncekilerden farklı olarak bu 1 Mayıs’ta DİSK binası kapatıldı. DİSK yönetimi “mimari riskleri” gerekçe gösterse de işin aslının bu olmadığını kendileri kadar herkes biliyor.
1 Mayıs elbette ki DİSK’ten, DİSK binasının açık olup olmamasından ibaret değildir. Ama 2007′den beri işçi ve emekçiler için DİSK binası, Taksim’i zorlamak üzere yola çıkılan bir toplanma merkezi ve moral karargahtı. Bu nedenle o binanın tam da 1 Mayıs günü açık ya da kapalı olmasının pekçok şey için bir ölçüt olduğu açıktır. Kaldı ki bu binalar işçilerin evleridir, böyle bir tasarruf en başta onlara aittir.
Sözü dolandırmadan söyleyelim: DİSK ve başka bir toplanma adresi göstermeyerek onunla aynı tutumu sergileyen KESK (ve diğer “düzenleyici” kurumlar) en başta bunun olası siyasi sonuçlarını göze alamamış, hedef haline gelmekten kaçınmışlardır.

İşçi ve emekçilerin Taksim için ulaşabilecekleri ilk noktalardan biri olan Şişli Kolu’ndan adeta kaçmışlardır. Komünistler ve başka bazı devrimci örgütlerin bu karara gösterdikleri tepki üzerine 30 Nisan günü yapılan son toplantıda DİSK’in bazı önemli sendikalarının bu koldan yürüyeceğini söylemelerine rağmen Nakliyat İş dışında bu da yalan olmuştur. Sözü edilen sendikalar temsili düzeyde Beşiktaş’a gelmiş, BMİS ise Ankara yolunu tutmuştur.
Bu tutumlarıyla onlar esasında devrimcileri polisle tek başlarına karşı karşıya bırakmak, onlarla birlikte görünmenin/olmanın olası siyasi bedellerinden kaçmak istemişlerdir! Bu tutumun adını tarih koyacaktır!..
Üstelik yaptıkları sadece DİSK binasını kapatmakla sınırlı kalmamıştır. O kadar ki kaç kolun olacağı, kimin nerede toplanacağı, protokolün nerede yürüyeceği ve toplanma saatinin ne olacağı konusunda son ana kadar kamuoyuna bir açıklama yapmaktan kaçınmışlardır. Bu yönde sorulan her soruyu soğukkanlılıkla ve “önemsizleştirerek” geçiştirmişlerdir.
Bu tutumlarıyla esasında 1 Mayıs’ın siyasi sorumluluğundan kaçınan bu kurumlara, seçim kaygısını merkeze koyan güçler de şu ya da bu şekilde dahil olmuşlardır. Kaldı ki bu kurumların yönetimleri de zaten esas olarak bu güçlerden oluşmaktadır. İçlerinden EMEP gibi ultra ekonomistlerse Taksim iradesinin önce gizli karşıtları olmuş, sonra da bunu alenen savunma cesareti gösterebilmişlerdir. Boy gösterdikleri bütün işçi direnişlerinde temsil ettikleri “en az direnme” çizgisini 1 Mayıs’lar ya da Haziran İsyanı gibi kritik kesitlerde “en erken sıvışma” düzlemine taşıyan EMEP’i zaten artık “çizgileşmiş bir grev kırıcılığı” kategorisinde ele almak doğru olur.

Örnekler çoğaltılabilir. Hangi örneği verirsek verelim bu güçlerin 2015 1 Mayıs’ını adet yerini bulsun kabilinde ele aldığına çıkarız. Toplumsal basınçla düzen cephesinden gelen basınç arasındaki sıkışmışlık içinden formüle edilmiş bir geçiştirme tutumudur bunun adı.
Nitekim 1 Mayıs günü Beşiktaş alanında olup bitenler bunun özetidir. Polisle saatlerce “karanfillerimizle çıkmamıza izin verin” pazarlığının yapılması, bekleyen kitlenin saatlerce bu pazarlığa endekslenmeye çalışılması, her tarafta saldırılar olurken bu ısrarın sürdürülmesi en hafif ifadeyle kitleleri kandırmaya çalışmaktır.
Bu güçlerin geceden Vali’yle yaptıkları görüşmenin içeriği ise halen meçhuldür. Basına yansıdığı gibiyse eğer (Beşiktaş üzerinden pazarlık yapıldığı yansıdı) görüntüdeki kaçak dövüşün altında aslında bir satışın yattığı gerçeğiyle karşı karşıyayız demektir.
Sonuç olarak bu 1 Mayıs’ın en önemli derslerinden biri, komünistler ve devrimci güçler olarak sınıfla ve emekçi kitlelerle olan ilişkilerimizin cılızlığı gerçeğini bir kez daha yüzümüze çarpmasıysa, bir diğeri de sendika bürokrasisi ve reformist güçler başta olmak üzere solun önemli kesimlerinin ulaştığı son noktadır.
Burjuvazi ve devletinin sıkışmışlığının nasıl bir saldırganlıkla ifade bulduğunun görülmesi ve sınıf mücadelesinin buna uygun bir dille kuşanmasını sağlayacak daha güçlü bir faaliyetin zorunluluğu en önemli sonuçlardan biridir. Ama bununla da içiçe geçen diğer gerçek yani solun ve bunların denetiminde olan sendikaların ulaştığı noktayı iyi kavramak, görev ve sorumluluklarımızla bunun içinden ilişkilenmektir.
[Alınteri'nin baskıya hazırlanmakta olan 12. sayısının başyazısıdır]