Bu saldırganlık aslında seçim konjonktürüyle sınırlı değildir
HDP'nin seçim çalışmalarına dönük olarak polis ya da sivil faşist-gerici güruhlar tarafından bugüne kadar 60 saldırı gerçekleşti.
Bu saldırılar son bir haftadır daha kapsamlı ve kanlı bir nitelik kazandı. Kışkırtılan toplumsal gericilik birikimi Tekirdağ'ın Saray ilçesinde bizzat AKP yöneticileri eliyle kitlesel bir linç kalkışmasına dönüştü. Ağrı'daki provokasyonun bir benzerinin Hakkari'nin Gever (Yüksekova) ilçesinde tezgahlandığına dair güçlü veriler var. En son Adana ve Mersin'deki HDP binalarında eşzamanlı olarak bombalar patlatıldı. Binalarda büyük hasarlar meydana gelirken, içindekiler de ölümden kıl payı kurtuldular. Bombaların binalara yerleştirilme biçimiyse tamamen profesyonel bir saldırıyla karşı karşıya olunduğunun kanıtı.
Kısacası kritik 7 Haziran seçimlerine sayılı günler kala saldırganlık dozu da tırmandı.
Bu seçimlerin öne çıkan özelliklerinden biri de hükümet partisinin son derece saldırgan bir söylem kuşanmış olmasıdır. Klasik parlamento seçimlerinde aşina olduğumuz hamasetin ve bol keseden vaatler yerine özellikle HDP'yi hedef alan son derece saldırgan, ayrıştırıcı, hedef gösterici bir strateji izlenmektedir. Dinin, şoven duyguların, kısacası tarihten günümüze süreklilik içinde taşınan tüm toplumsal gericilik birikim ve dinamiklerinin imdada çağrıldığı kirli bir kampanyadır bu. Devletin “karanlık” dehlizlerinde hazırlanıp piyasaya sürülen provokatif tezgahlarla içiçe geçen ve bundan sonra da son derece kanlı girişimlerle yürütülmesi muhtemel bir hat izlenmektedir.
Sadece seçim çalışmalarının yürütülüş biçimi ve bu ruhu bile AKP'nin ve burjuvazinin yaşadığı sıkışma ve zayıflığı görmek için yeterlidir aslında. Bu seçimlerin pekçok şifresi de bu saldırganlık içinde saklıdır.
Burjuvazi ve onun siyasal temsilcilerinin ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal anlamda güçlü oldukları dönemlerde hareket alanları da manevra kabiliyetleri de daha geniştir. Tüm sınıf ve katmanlarla, onların siyasal temsilcileriyle daha esnek bir ilişki kurar hatta onlardan bazılarını hegemonyasının aracı haline getirecek açılım ve söylemler geliştirirler. AKP'nin nispi istikrarın yakalandığı dönemdeki profiliyle bugünkü saldırgan profili arasında yapılacak basit bir karşılaştırma bile bu farkın anlaşılması açısından yeterlidir. Seçim kampanyasına egemen olan saldırgan, kutuplaştırıcı dil ve pratik boğuşulan kriz dinamiklerinin karmaşıklığını ve üst üste binmişliğini de ele veriyor.
Sadece Tayyip Erdoğan’ın mutlak iktidar hırsı ve kaprisleriyle açıklanamayacak olan başkanlık sistemi konusundaki ısrar, bu bağlantı içinde ele alınmalıdır. Burjuvazi ve onu temsil eden şu anki iktidar bloku güçlü olduğu için değil zayıf olduğu için, hegemonyasını ancak siyasal zoru dizginsizleştirerek sürdürebileceğini düşündüğü için başkanlık sistemini adeta zorunlu görmektedir. Bu uğurda kirli/karanlık/kanlı tezgahlar da dahil her türlü girişim ve pratiğe adeta mecburdur.

Önümüzdeki günlerin sayısız kriz dinamiğini yönetmesi gerektiğini fakat hareket alanının da alabildiğine daraldığını bilmenin telaşıdır söz konusu olan. Ekonomik/siyasal/ahlaki/ideolojik/kültürel ve tüm bunlarla birleşik olarak toplumsal hegemonya ve denetimin büyük oranda kaybedildiği bir noktada bu kriz dinamiklerini yönet(ebil)menin yegane yolu budur. Haziran İsyanı, hemen arkasından 19/23 Aralık'ta ortaya saçılan pislikler, hemen arkasından Kobanê ve genel olarak Suriye'de izlenen politikanın ne menem bir şey olduğunun alenen teşhir olması gibi bir birikimin nasıl bir zayıflık yarattığını anlatmaya gerek var mı?
Bu böyleyken, bölgesel kriz dinamiklerinin ekonomik ve toplumsal olanlarla iç içe geçerek yaratacağı tablonun yönetilmesinin sırat köprüsünde yürümekle özdeş olduğu açıktır. O nedenle de tüm ayakbağları, saldırganlığı dizginleyecek tüm direnme dinamikleri en alçakça biçimlerle bastırılmak zorundadır. Seçimlerden de buna uygun bir sonuçla çıkılmalıdır! Burjuva iktidar blomu, vaat ve hamaset bile yapamadığı seçim kampanyasını bu gerçek üzerinden yürütmektedir.
Dizginleri elinde sıkıca tutabilmenin zorunluluğu bugün parlamentodaki sandalye sayısında simgeleşmektedir. HDP'ye dönük saldırganlığın boy verdiği esas zemin de burasıdır. İşin temelinde, onun bu aritmetiği bozacak bir güç olarak öne çıkmasını frenleme ihtiyacı yatmaktadır. Bu ihtiyaç, parlamento aritmetiğiyle olduğu kadar HDP’nin barajı yıkıp geçmesinin toplumsal direniş dinamikleri üzerinde yaratacağı özgüven ve moralden duyulan korkuyla da doğrudan ilişkilidir.
Bu açıdan da bu saldırganlık aslında seçim konjonktürüyle sınırlı değildir. Sadece 7 Haziran’ı değil asıl olarak sonrasını hedeflemektedir, daha uzun vadeli bir hazırlığın yansımasıdır. Dolayısıyla, bu saldırganlığın 7 Haziran sonrasında son bulacağını düşünmek çok tehlikeli bir dar görüşlülük olur. 7 Haziran’a kadar olan kesitte bu yöntemler ve bunlara eklenecek geniş çaplı sandık hileleri biçimine bürünmüş olarak karşılalaşacağımız bu saldırganlıkla, 7 Haziran gecesi ortaya çıkacak tabloya da bağlı olarak biçimleri ve dozu değişmiş şekilde karşılaşmaya devam edeceğimiz gerçeği gözden kaçırılmamalı, ona karşı direniş taktikleri de şimdiden bu gerçek gözönünde bulundurarak örülmelidir. HDP’nin seçimlerde alacağı sonuca da bağlı olarak asıl kıyamet 8 Haziran sabahından itibaren kopacaktır. Çünkü 8 Haziran sonrası Türkiye burjuvazi açısından her halükarda ağırlaşmış bir siyasal krizin yanı sıra yıkıcı sonuçlarını peşpeşe yaşamaya başlayacağımız ağır bir ekonomik kriz, bunun derinleştireceği bir toplumsal kriz ve Ortadoğu’da tırmanan bir bölgesel kriz yumağıyla karşı karşıya kalacaktır. Sandıklardan ister “güçlenmiş” isterse -büyük ihtimalle- güç kaybetmiş olarak çıkacak bir AKP ve Tayyip Erdoğan çetesinin elinde bu katmanlı ve çok boyutlu kriz dinamikleriyle “baş edebilmek” için faşist devlet terörünü tırmandırıp kanlı maceralara ve çılgınca yönelimlere kalkışma dışında fazla bir araç ve yöntem yoktur.
Fakat zayıflıkla dolaysızca ilişkili olan zorbalık ve saldırganlık, burjuvazi ve siyasal temsilcilerinin en zayıf karnıdır. Eskiden nefret edilen padişahlara halk “zulmün artsın” şeklinde beddua edermiş. Çünkü zulüm arttıkça karşısındaki güçlerin gözünü açmakla kalmayıp birleşik hareket etmenin zorunluluğunu da dayatan bir rol oynar. Buna karşın zalimlerin saflarında yaptıklarının hesabını mutlaka verecekleri bilmenin korkusuyla kararsızlıkları, tereddüt ve çözülmeleri de hızlandırır. O nedenle dişleri dökülmeye başlayan bu vampirleri sürüsünü güçlü/birleşik bir demokrasi ve özgürlükler mücadelesiyle sersemletip yıkmak kaçınılmazdır. Bunun gücünü sınıfın örgütlenmesine ve gücünü üretim alanlarının içinden konuşmasına seferber ederek sosyalizm mücadelesiyle iç içe geçirmekse tarihsel bir zorunluluktur.