O ucube çadır, insanın yüreğinde iğne ucu kadar aydınlık varsa onu bile hızla çürüten korkunç karanlığın tercümesi...
AKP'nin Kadıköy rıhtımına kurduğu "çadır" kendi halet-i ruhiyesinin canlı bir resmi sanki. Türk boylarının eski oymak çadırlarıyla bir kenar mahalle tavernası karışımında arabesk bir havası var. Kendisine kimlik bulmakta hayli zorlandığı, bu nedenle de oradan buradan apardığı sembolleri alelacele bir araya getirip kardığı bir bulamaç sanki.
Etrafının Ahmet Davutoğlu'nun dev posterleriyle çevrelendiği "çadırı" uzaktan görmeniz bile şöyle bir afallamanıza yetiyor. "O da ne?" diye düşünüp yanına yaklaştığınızda hayretiniz katlanıyor. Burjuva siyasetin pragmatizminin, düşkünlüğünün, samimiyetsizliğinin en dip noktasıyla karşılaşmış olmanızın hayreti bu.
Tüm bunların en, en enleri sanki bu çadırda toplanmış gibi geliyor insana.
Rıhtıma görgüsüzce kondurulan bu çadıra kurulan sahneden canlı müzik de dinletiliyor. Detone olup duran bir ses ve bozuk vuran bir bağlamadan Neşet Ertaş'ın o güzelim sevda türküleri adeta katlediliyor. Ya da bana öyle geliyor... Çünkü AKP'nin bu görgüsüz ve bir o kadar da fütursuz Kadıköy “çıkarması” en başta samimiyetsizliğin iticiliğiyle insanı allak bullak ettiği için, güzel olan her şeyi katlediyormuş duygusuna kapılıyorsunuz. Bu nedenle sahnede çalıp söyleyenler sanatlarını mükemmel şekilde icra etse bile sanırım yine aynı duyguyu yaratırlardı.

Çadıra biraz daha yaklaşma dürtüsüyle ilerliyorum. İçinde üzerleri otantik desenli örtülerle kapatılmış küçük masaların, taburelerin olduğunu görüyorum. Bu arada çay da bedava... Sonra kenarda oturan kadınlar dikkatimi çekiyor. Eski Türk filmlerinden bazı sahneler geçiyor kafamdan. Hani kenar mahallelerin bilmem kaçıncı sınıf barlarından sahnelerin olduğu filmlerden kareler... O filmlerde yaşları hayli geçmiş, bedenlerinin ve ruhlarının yorgunluğu duruşlarına yansımış, saçları genellikle sapsarı boyanmış kadınlar oturur masalarda. Oralara zoraki getirilmiş gibi bir halleri vardır. Öylece ilişmiş gibidirler sandalyelere. Hani orada parayla oturduklarını haykırır tüm davranışları. AKP'nin Kadıköy'deki çadırında vitrine konulan sarı boyalı saçları olan o kadınlar da tıpkı o kadınlar gibiler. Oraya parayla getirildikleri, vitrine konuldukları, “zaman dolsa da gitsek” gibi bir hali elbise gibi üzerlerinde taşıdıkları daha uzaktan gördüğünüz anda yüzünüze çarpıyor. Sonra sahnedeki müzisyenlere takılıyor gözleriniz. Kadınlarla ilgili düşüncelere benzer düşünceler akıyor beyninizde.
Çadırı uzaktan ve yakından bu görünümüyle düşünüyorum ve o ünlü söz geçiyor aklımdan: "Kadıköy böyle zulüm görmemiştir!" Her şey Tayyip Erdoğan'ın Haziran İsyanı günlerinde "O Kadıköy vapurlarından inen şortluları görünce..." cümlelerine nispet yaparcasına tasarlanmış kötü bir şakaya benziyor. Dönüp yapanı vuran bir şakaya...

Aklınız almıyor. O büyük samimiyetsizlik ve pragmatizmin böylesine banalleşmesini, böylesine düşkünleşmesini anlamakta zorlanıyorum. Sonra bir kahkaha atasım geliyor. Zaten o çadır aklıma geldikçe kendi kendime bile gülebiliyorum: "Tüm boyaları, cilaları dökülmüş, gerçek yüzüyle ortaya çıkmış AKP gerçek bir heyulaya benziyor, bir şey kendi gerçeğine bu kadar net dönebilir ancak!" diye düşünüyorum. Sonra "müstehakını bulmuş!" diye yoluma devam ediyorum.
Son zamanlarda burjuvalara dönüp dönüp “Bakın muhalefet partileri asgari ücreti şu kadar yapacaklarını vaadediyor ama sizden tık yok” diyen AKP şefleri geliyor aklıma sonra. Bu zamana kadar Özal'ın kimi çıkışlarını saymazsak hiçbir burjuva partisinin sınıf kimliğini bu denli hoyratça ortaya koymasına tanık olmadım. Hiçbiri çıkıp efendileri için yıllarca uyguladıkları politikaların "mükafatını" bu denli aleni bir düşkünlükle istemedi. Çadır ve bu birleşince aslında burjuvazinin ve temsilcilerinin ne derin bir krizle kasıldıklarını bir kez daha anlıyor ve görüyorum. Her iki şey de tıkanmanın, gerileyip çözülmeye başlamanın, kontrolü kaybetmenin haykırılması adeta.

Her ikisi de bunlarla birlikte aslında burjuvaziye hizmet eden siyasi aktörlerin işinin ne kadar zor olduğunu düşündürüyor insana. Her türlü dolabı, düzenbazlığı, riyakarlığı, samimiyetsizliği, pragmatizm ve hırsızlığı ahlak bellemek, onlara sıkı sıkıya sarılmak kelimenin gerçek anlamıyla zor meslek! İnsanın yüreğinde iğne ucu kadar da olsa bir aydınlık varsa onu bile hızla çürüten korkunç bir karanlık bu. AKP'nin Kadıköy'e kondurduğu o ucube çadır da sanırım bunun tercümesi...
Savaş politikalarının pisliğinde eşinen, "tekçiliğini" giderek daha iğrenç bir ırkçılığa tercüme eden, işçiye üç kuruş fazladan edilen vaatlere bile tahammül gösteremeyip burjuvaziye "en iyi çocuk benimi" kanıtlamaya girişen, mitinglerine gelmeyen memurlara Valileri eliyle ultimatom çeken, provokasyon ve kirli kışkırtmaları meslek haline getiren bir siyaset, burjuva siyaset açısından bile fazlasıyla mide bulandırıcı, fazlasıyla tıkanmış ve pörsümüş duruyor. Zaten ondandır ki eskiden olduğu gibi "çılgın projelerden" bile bahsedilemiyor, onun yerine varsa yoksa HDP'nin karalanmasının gözüne gözüne vuruluyor. AKP şu haliyle burjuva siyasetin gidere ktıkanıp tortulaşan, eskiyip son kullanma tarihini dolduran bir bir parçası olmaya doğru hızla yol alıyor.

Haziran İsyanı, yolsuzluk ve hırsızlık paçavralarının ortaya döküldüğü 19-24 Aralık operasyonu, IŞİD'e yollanan TIR'lar, Reyhanlı, Kobanê direnişi ve serhildanı birbirine eklenerek onun boynuna asılan bir ilmiğe dönüşüyor.
Bu gerçeği görmek isteyenlere Kadıköy Rıhtım'daki AKP'in çadırını mutlaka görmelerini tavsiye ederim...
Alınteri okuru