Basit bir kavram tartışması mı?

Taleplerin tam elde edilmemesiyle biten direnişlerin 'kazanım' diye tanımlanması basit bir işçi sınıfı seviciliği değildir

İŞÇİ SINIFI
Çarşamba, 3 Haziran 2015 (11 yıl 2 ay önce)

Cihan Çetin



 



Ancak ne Renault direnişi ya da Renault'nun Büyük Metal Direnişi'nde oynadığı rol salt eylemin bitiş biçimine ve neyin ne kadar elde edildiğine indirgenebilir ne de (TOFAŞ, Mako ve Ototrim'den sonra) Renault'da da varılan anlaşma salt verilen tavizler ve içerdiği boşluklardan ibaret görülebilir. Coşkunöz dışında daha önce anlaşmaya varılan diğer fabrikalarda olduğu gibi Renault'da da sonuç olarak işçiler KA-ZAN-MIŞ-TIR! (Renault Turnusol Oldu-I)



 



Halen devam eden metal fırtınasının sadece özü bakımından değil sonucuyla da tarihsel anlam ve konumunu tanımlayan yukardaki paragrafa Petkim'i de eklemek gerekir.



 



Son 20 günlük metal fırtınası ile başlayan süreçte gerçekleşen direnişler nasıl oluyor da -Coşkunöz dışında- kazanımla sonuçlanıyor? İşçi sınıfının bir kısmı birdenbire 'kendinde sınıf' olmaktan çıkıp 'kendisi için' sınıfa mı dönüştü? Pekçok zayıflık ve yetersizliğe rağmen nasıl oluyor da işçi sınıfının bir kısmı ha bire kazanmaya başladı?



 



Yukarıdaki soruların anlamsız gözükmesi ve aslında sorulmasının bile garip kaçması normaldir. Ancak “işçi sınıfı adına” hareket etme ya da ona “öncülük” iddiasındaki  sendikasından partisine kadar pek çok kesiminin metal fırtınasındaki akıl almaz tutumu, her şeyden önce yaşamın gerçek hareketinin bilgisini veren, gerçeğin bilgisine ulaşmanın temel taşlarını döşeyen Marksist-Leninist teoriden ne kadar uzak olduklarını gösterir. Ki bu da sendikalardan partilere kadar sınıf için var olduklarını söyleyenlerin temelde ML’nin en temel vurgusu olan yaşamdan nasıl kopuk olduklarını gösterir.



 



Önce Teori



En idealist gözüken teori bile o idealist teorinin gerçekliğin hangi biçimi ile idealist bir ilişki içinde olduğunun bilgisini verir. Örneğin din gibi en idealist yapının bile gerçekliği sınıflı topluma bağlıdır. Bu bağlamda teori denilen şey gerçeklikte kendisini gösteren şeyler arasındaki ilişkilerin insan aklıyla kurulmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle her teori kendisini üreten gerçekliğe sıkı sıkıya bağlıdır.



 



Marksizm ve Leninizm için teorinin gerçeklikle olan ilişkisi daha keskindir, daha belirgindir, hatta olmazsa olmazıdır.



 



Marx’ın kapitalizmi lanetlemesi kendisinden önceki ütopik sosyalistler gibi basit bir duygu patlaması değil, tersine gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı bilinçli bir tutumdur. Bundan dolayıdır ki sosyalist teorinin kurucuları Marx ve Engels’in kapitalizm analizinin temeli her şeyden önce kapitalizmin gerçekliğine bağlıdır.



 



Kapitalizmin önemli bir gerçeği: İşçiler arası rekabet



 



Marksizm’in çözümlediği kapitalizmin en saf gerçekliği nedir? Kapitalizm, değişen sermaye (canlı emeğin) metaya kazıdığı artı-değeri sürekli üreterek toplumun küçük bir kısmının muazzam biçimde zenginleştiği, ama  toplumun büyük çoğunluğunun bu kapitalist zenginliği üretirken var olan koşullara göre olası en asgari düzeyde yaşam olanaklarına sahip olduğu sınıflı bir toplumdur.



 



Kapitalizmin varlık koşulu olarak her şeyden önce Marx’ın “değişen sermaye” olarak tanımladığı canlı emeğe, yani işçiye ihtiyacı vardır. Ancak kapitalizmin değişen sermayeye olan ihtiyacı da kapitalizmin yasalarına bağlı olarak gerçekleşir. Hepimizin bildiği gibi kapitalistler arası rekabet, liberal gerzekliğin iddiasının aksine, kapitalizmin olumlu yanı değil, Marx’ın söylediği gibi büyük balığın küçüğü yutmasına dayalı olarak işleyen  yıkıcı bir mekanizmadır.



 



Piyasa koşulları içinde kapitalistlerin varlık yokluk sorunu biçiminde kendisini gösteren rekabetin izdüşümü, işçi sınıfı içinde de varlık yokluk biçiminde aynen yansır. Nasıl bir kapitalistin varlığı rekabet ettiği diğer kapitalistlerin zayıflığına bağlı ise, işçilerin emek piyasasında iş bulması da emekçilerin işsizliğine bağlıdır. EngelsÜtopik ve Bilimsel Sosyalizm” kitabında Marx’ın kanıtladığı işçiler arası rekabeti parlak biçimde şöyle anlatır:




Makinelerin geliştirilmesi... sonunda... kullanılmaya hazır ücretli işçilerin, sermayenin ortalama kullanılmaya hazır tam bir yedek sanayi ordusunun oluşması; ve o kaçınılamayan çatırtı kopunca bunların sokağa atılması; sermayeye karşı vermekte olduğu var olma savaşımında işçi sınıfının sırtına ezici bir yük vurulması; ücretleri sermayenin çıkarlarına uygun bir düşük düzeyde tutmak için düzenleyici demektir. Marx’ın deyişiyle makinelerin, sermayenin işçi sınıfına karşı savaşımında en zorunlu silah haline gelmesi; emek aletlerinin emekçinin elindeki geçim araçlarını sürekli olarak zorla çekip alması; işçinin öz ürününün işçiye boyun eğdiren bir araca dönüşmesi işte böyle olmaktadır. (102-103)




 



Proletaryanın ücret savaşı, yedek sanayi ordusu, sendikalar



 



Kapitalizm geliştikçe toplum proleterleşirken bu proleterlerin giderek büyüyen bölümü yedek sanayi ordusunu oluşturur. Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu anda devreye sokmak üzere elinin altında hazır tuttuğu bu ordunun çoğunluğu günümüzde daha çok işini kaybetmiş ve/veya kısa süreli güvencesiz çalışan işçilerden oluşuyor. Proletaryanın meta olarak sattığı emeğinin değişim değeri olan ve aynı zamanda  varlığını sürdürmesinin kesin aracını oluşturan ücret konusunda yedek sanayi ordusu, proletaryanın kapitalistlere karşı sınıf savaşımında elini kolunu bağlayan bir zincirdir.



 



Ücret konusu, proletaryanın kapitalistlerle giriştiği sınıf savaşımının her zaman en önemli konularının başında gelmiştir. Tarihsel olarak işçi sınıfının sınıf savaşımı bilinci kendiliğinden ücret alanında ortaya çıkar. Kapitalizmin vahşi sömürü düzenine karşı proletaryanın Lyon dokumacılarının 1831'deki grevi ile başlayan ilk keskin sınıfsal hücumu ücretler üzerinden gerçekleşti. Tarihsel olarak proletarya her coğrafyada, her tarihsel dönemde ücret üzerinden kapitalizme karşı bir araya gelme bilincine erişti.



 



Kapitalizm proletaryanın ücret üzerinden bu ilk saldırısına direnirken, devletin gücünü kullanmasının hemen yanında proletaryanın karşısına yedek sanayi ordusunu çıkardı. “Bu maaşa dışarda çalışacak adam çok” cümlesinin bu kadar çok güçlü olmasının nedeni, kapitalizmin ürettiği yedek sanayi ordusudur. Kapitalist, kendisine ücret konusunda kafa tutan proletaryaya karşı dışarıda aç-bilaç dolaşan ve  emeğini en ucuza satmaya hazır işsizleri çoğu kez devletin sopasından daha güçlü biçimde kullanır.



 



Diğer yanda, Lenin’in ifadesiyle “ekonomizm” olarak tanımlanan proletaryanın kendinde bilinç düzeyinin örgütlü gücü sendikalardır. Herhangi bir işçi hareketinin sendikal düzeye çıkması ne kadar anlamlı ve önemli olursa olsun, ufku ve faaliyeti bu çerçeveyle sınırlı kaldığı sürece sendikalar eninde sonunda proletaryanın kendinde bilincinin ötesine geçmesinin önündeki temel engellerden birine dönüşür. Çünkü proletaryanın kendinde bilinç örgütü olarak kaldığı sürece sendikalar, kapitalizmin varlık koşullarının sürmmesini benimsemiş olurlar.



 



Nasıl kapitalizm yedek sanayi ordusunu proletaryanın karşısına bir tehdit olarak koyuyorsa, proletaryanın mücadelesindeki sendikal bilinç de kapitalizmle savaşımında yedek sanayi ordusunun nefesini ensesinde hissederek var olur.



 



Bu basit gerçeklerden dolayı ekonomizm sınırları içindeki sendikal bilinç proletaryanın kendinde bilinci olarak kaldığı sürece, yani  proletaryanın kendisi için ayağa kalkmadığı sürece, kapitalizmin sömürü vahşetinden en az zararla kendisini kurtaracak uzlaşma yolunu bulma aracından başka bir şey değildir.



 



Tam da buraya önemli bir not düşmek gerekiyor: Sendikanın kapitalizm koşullarındaki temel varoluş biçimi ile sendikal mücadelenin sınıf mücadelesindeki gücü birbirine karıştırılmamalıdır. 15-16 Haziran başta olmak üzere muazzam mücadelelerde Türkiye işçi sınıfının sınıf savaşımına yön veren sendikal bilinç, ekonomizm sınırlarını aşmadığı sürece, bugün metal fırtınasını dışarıdan izlemek dışında kılını kıpırdatmayan DİSK ve KESK pratiği gibi pratikleri de üretir. Sendikal bilincin, ücret konusu başta olmak üzere kapitalizme karşı giriştiği savaşlarda sergilediği cesareti ve ataklığı biricikleştirmek ne kadar hata ise, onun ücret başta olmak üzere kapitalizme karşı yürüttüğü her bir damla mücadeleyi ekonomizm olarak küçümseyip değersizleştirmek de bir o kadar büyük hatadır.



 



Kapitalizmde sendikal mücadele, neresinden bakılırsa bakılsın proletaryanın ve emekçi sınıfların kendisi için değil kendinde sınıf mücadelesidir ve kapitalizmin lekelerini bağrında taşır. Bu lekeleri, işçi sınıfının mücadelesini örgütlerken büyütmek veya bu lekeleri yok saymak aynı derecede yaşamsal hatadır.



 



Sendikal bilincin, kapitalizmin vahşi koşullarını yıkmak yerine proletarya adına onunla uzlaşma zemini araması iradi bir hata değil tersine tarihsel bir gerçeklik ve zorunluluktur. Bu zorunluluk nedeniyledir ki proletaryanın sendikal mücadelesinde her şeyden önce işçi sınıfının o tarihsel kesitteki  bilinç ve örgütlülük düzeyini dikkate almak temel zorunluluktur.



 



Bu zorunluluk gözden kaçırıldığı sürece, bugün metal fırtınasında ve Petkim’de olup bitende ortaya çıkan gerçekliğe burun kıvrılması veya gerçekliğin abartılması kaçınılmaz olacaktır.



 



Şimdi pratik



 



Geçmişi 1998'lere kadar gitmesine rağmen  metal sektöründeki işçiler son 6 ayda, 2014 Aralık'ında imzalanan son satış sözleşmesinden sonra bugünkü patlama noktasına geldiler.



 



Kısa sürede yayılarak umulmadık bir kitle grevine dönüşen bu patlamanın ortak temel taleplerini oluşturan;



 



a) Faşist Türk Metal’den (TM’den) istifa etmek,



 



b) Direnişteki işçilerin atılmaması,



 



c) Ücretlerdeki iyileştirme talepleri aslında Türkiye işçi sınıfının ekonomizm anlamında bile ne kadar gerilediğini gösteren güncel gerçekliği yansıtır.



 



Bu gerçekliğin tarihsel arka planında 12 Eylül yenilgisi, '90’larda gemi iyice azıya alan neoliberalizmin çok yönlü saldırılarının yarattığı şaşkınlık ve dağılma, üretimin örgütlenme biçimindeki değişmelerin yolaçtığı mevzi kayıpları ve parçalanma,  geleneksel ilişki, örgütlenme ve mücadele biçimlerinde ortaya çıkan yetersizlikler ve değişim zorunluğunun gereklerinin zamanında yerine getirilmeyişi gibi etkenlerin yanı sıra bu ihmaller konusunda da büyük sorumluluğu olan sendikal hareketin kapitalizm sınırları içinden bakış açısının da büyük etkisi var.



 



Metal işçisinin güncel patlamasının tarihsel arka planında da, Türk-İş ve Türk Metal gibi her şart altında kapitalizmle uzlaşan hain sendika ağalarına olduğu kadar, DİSK ve KESK gibi işçi sınıfı ve emekçilerin sendikal mücadelesinde kanla canla var olmuş bir tarihi harcayan sendikal anlayış ve pratiklere duyulan tepki ve güvensizliğin de payı vardır. Onun için zaten DİSK'e bağlı Birleşik Metal sendikası BMİS bugün işçilerin görüş alanı içinde bile yoktur.



 



Türkiye işçi sınıfının son 35 yıllık tarihine neredeyse damga vuran olgular olarak;



 



- Sendika ağalığı,



 



- Sürekli kapitalistler ve devletle uzlaşarak sınıfa ihanet,



 



- Sendikal sınırlar içinde bile yapabilecek pek çok şey varken ısrarla atıl durmak,



 



-  Ve tüm bunların başına yazılması gereken etken olarak sendikaların varlık nedenini oluşturan işçi sınıfı ve emekçilerin istek, arzu ve taleplerine sendika yönetimlerinin kulakların tıkaması gibi realiteleri gözönüne almadan bugünkü metal fırtınasının gerçekliğini anlama imkanı yoktur.



 



Metal işçisinin sırtının dayandığı duvar: 3 yıllık sözleşme



 



Aralık 2014 TİS’inin TM tarafından satılması metaldeki işçilerinin sabrını taşırdı. Zaten yıllardır yaşanan hak ve ücret kayıplarının yanına işçi sınıfının TİS hakkını fiilen sınırlandırıp budayan 2 yıllık sözleşme süresinin 3 yıla çıkarılması  metal işçisinin gerilediği son duvar oldu.



 



Son sınırına dayanan metal işçisi, kapitalizm karşısında bir sınıf olduğunu kavrayarak, TM çetesini alaşağı etme hedefiyle örgütlenmesini hızlandırdı. Nisan sonunda TM'den istifa dalgası biçiminde kendisini gösteren girişime TM çetesinin “klasik” zorbalığıyla yanıt vermesi birikimi patlattı.



 



Direnişin 3 temel talebini tekrar hatırlarsak bunlar öz olarak, metal işçisinin kendisini temsil etmesi gereken sendikayı ihanetinden dolayı tasfiye ederek iradesini dolaysız  olarak patron örgütü MESS’e dayatmasından başka birşey değildir.



 



Metal işçisinin bu sınıfsal iradesi aynı anda TM çetesine ve MESS’e beklemedikleri birer tokat oldu. Yakın zamanda patlaması beklenen ekonomik krizi de hesaba katarak 2014 Aralık’taki TİS ile 3 yıl boyunca rahatlayacağını sanan MESS çetesi  neye uğradığını şaşırdı.



 



Ayakları altındaki yer kabuğunun ciddi bir sarsıntıyla sallanmaya başlaması ile TM çetesi şimdilik geri çekilmiş gibi görünüp pusuya yatarken metal işçisi ile doğrudan yüz yüze kalan MESS direnişi önce yok saydı. Ancak Renault’un yaktığı ateş TOFAŞ başta olmak üzere diğer fabrikalara sıçrayınca MESS, direnişi kırmak için yılların deneyimiyle her türlü yalan, dolan, ayak oyununu sahneye koyarak harekete geçti. MESS’in direnişi kırma cüreti Coşkunöz’de karşılığını bulurken metal işçisi ana gövdesiyle direnişi sürdürme kararlılığını korudu.



 



Direnişin zayıf karnı: Ücret talebi



 



Metal işçilerinin 3 somut talep için direnme iradesi göstermesi, olması gerekenin çok altında kalmasına rağmen, Haziran İsyanı'ndan bu yana yaşanan tüm patlamalardan kitlelerin eli boş dönmesinin yarattığı ruh halini yeniden toparlayarak direnişin sahiplenilmesinin önünü açtı.



 



TM’nin ortalıktan sıvışması ile işçilerle karşı karşıya kalan MESS, üç talepten ikisini, TM’den istifa ve direnişten dolayı işçi atılmamasını anında kabul etti. Tüm düğüm üçüncü talep olan ücret noktasına sıkıştı.



 



İşte tam bu noktada kapitalizmin genel yasaları ve de bu yasaların Türkiye’deki varlık biçimleri bir gerçeklik olarak hükmünü gösterdi. Renault, Türkiye’deki değil dünyadaki yedek sanayi ordusunu göstererek “fabrikayı başka ülkeye taşıma”; TOFAŞ ise Türkiye’deki yedek sanayi ordusunu devreye sokarak “işçileri işten atma” tehdidini devreye soktu.



 



Direnişteki işçilerin zincirlerinden başka bir şeyi yoktu ama kapitalistlerin kaybedecekleri kârları vardı. Bu kaybedilecek kârlar yerine işçilerin bir kısmının yok olmasının onlar için bir önemi yoktu.



 



Direnişteki metal işçileri işte kapitalizm bu gerçekliği karşısında üçüncü taleplerinde kendi sınırlarında zorlanmak, durmak, hatta gerilemek zorunda kaldılar. Çünkü ya direnişe devam edip bugün her bakımdan güçlü kapitalistler karşısında bozguna uğrayıp daha beter bir sefalete düşeceklerdi ya da kendinde sınıf olmanın sınırları içinde sefil olmaktansa proleter olmayı tercih edeceklerdi.



 



Direnen işçiler ikincisini seçti.



 



Bitti”, “sona erdi”, “kazandıarasındaki fark



“Bitti, sona erdi, kazandı” ifadeleri, metal direnişinde işçiler ve patronlar arasında bir şekilde anlaşmayla sonuçlanan her direniş için kullanılan üç ifadedir. Bu üç ifade, son direniş sırasında, özellikle işçi sınıfı adına hareket ettiği iddiasında bulunanların sadece metal direnişinin gerçekliğini değil kapitalizm gerçekliğini nasıl anladıklarının ele veren bir turnusol kağıdı özelliğini kazanmıştır.



 



“Bitti” ve “sona erdi” ifadesini kullananların ortak özelliği, direnişin çıkışta olduğu, toplumsal desteği arkasına aldığı günlerde direnişle geçirilen her günü zafer edasıyla ele almalarıydı. Bu başdönmesi en başta, metal direnişindeki pek çok gerçekliği göz ardı edip direnişin desteksiz biçimde abartılması biçiminde kendisini gösterdi.



 



Ancak TOFAŞ işçilerin 2014 TİS’inden görece ileri, Bosch’tan ise kesin biçimde geri olan ücret önerisine tamam demesi ile tam tersi kutba savrulup yenilgi havasına girdi. TOFAŞ ve sonrasında anlaşma ile sonuçlanan direnişleri “bitti, sona erdi”  ifadeleriyle tanımlamak  zaferden yenilgiye savrulan düşüncenin net göstergesidir. (*)



 



“Kazandı” ifadesi ise herşeyden önce metal işçisinde vücut bulan işçi sınıfının  iradesini konuşturmuş olmasını gözeten/esas alan bir ifadedir. Sadece son 20 günlük fiili direniş değil, özellikle Aralık 2014’ten bu yana var olan tüm süreç işçilerin iradesi tarafından belirlenmiş olması bu süreci anlamanın ana damarıdır. Öyle ki ücrette geri adım dahi işçilerin kendi iradeleriyle var olmuştur.



 



Bunun yanında metal direnişinin en önemli bir diğer özelliği, metal işçilerinin üretimden gelen güçlerini sonuna kadar kullanmalarıdır. “Grev silahının miadını doldurduğu”, “işe yaramadığı” iddialarının ayyuka çıktığı bir süreçte metal işçilerinin üretim gücünü kullanarak MESS patronlarını masaya oturup bir anlaşmaya zorlamalarının kendisi başlı başına bir kazanım değil de nedir?



 



İşçi sınıfının son 35 yıla yaklaşan genel gerileme gerçeğini bir kenara bırakalım, Tekel Direnişi, Haziran İsyanı, Soma ve Ermenek Katliamları, Greif İşgali gibi son 2 yılın en sarsıcı eylem ve direnişleri dahi sergilenen tüm inatçılığa rağmen somut taleplerin kazanılamaması ile  bitmiştir.



 



Elbette her direniş illa bir kazanımla bitmek zorunda değildir. Böyle bir bakış idealizm olur. Ancak herhangi bir direnişin taleplerine dair elde hiçbir şey olmamasının yarattığı ruh halindeki gerileme, kendisini bugün 1 Mayıs 2015’te, 13 Mayıs Soma ve 31 Mayıs Haziran İsyanı’nın yıldönümünde göstermiştir. 1 Mayıs değilse bile Soma ve Haziran İsyanı'nın nostaljik bir anıya dönüşmesi tehlikesi bugün dünden daha büyüktür.



 



40 yılı aşan süredir direnen Kürt halkının dinamizmi dışında Türkiye cephesindeki son 2 yıllık fiili gerileme ile karşılaştırıldığında metal direnişlerinde taleplerin tam olarak elde edilmemesiyle biten direnişlerin “kazanım” olarak tanımlanması basit bir işçi sınıfı seviciliği değil gerçekliğin ifadesidir. (*)



 





 



Kazanımları zafere dönüştürmek



Türkiye işçi sınıfı, metal direnişinin yarattığı sarsıntı ve kazandırdığı deneyime karşın  bugün hâlâ kendinde sınıftır. Elbette Türkiye işçi sınıfı bebeklik çağını çoktan aşmıştır. Ancak tüm tarihsel birikimine rağmen kendinde sınıf özelliklerini belirgin biçimde korumaktadır.



 



Ancak metal direnişi, işçi sınıfının kendinde sınıf olarak bile gerilemesinin son noktasına geldiğini açık biçimde göstermektedir. Bugünden itibaren işçi sınıfının her bölüğü, ücret duvarına sırtını dayayarak ileri doğru hamle potansiyelini güçlü biçimde barındırmaktadır. 



 



Bundan sonrası için işçi sınıfının bugün en dinamik, yeni mücadeleden çıkmış kesimi olan metal işçileri başta olmak üzere sınıfın sadece dar bir kesimini değil olabilecek en geniş kitleleri hızlı biçimde bir araya getirecek, güçleri birleştirip daha büyük ve militan çıkışlara yöneltecek biçim ve  araçları (örneğin sektörel ve bölgesel kurultaylar gibi) fazla gecikmeksizin devreye sokmak şarttır.



 



İşçi sınıfının kendinde sınıftan kendisi için sınıfa dönüşmesi her şeyden önce sınıf kardeşleri ile bir araya gelmesinden geçer. Bu birlikteliği sağlayacak her türlü aracı Lenin’in ifadesiyle “işçi sınıfının bir adım, sadece bir adım önünde yürüyerek” üretmek ve işletmek de işçi sınıfı öncülerinin bugünkü temel görevleri arasında yer almaktadır.



 



(*) Petkim için özel not: Petkim işçisi, tıkanan TİS görüşmeleri üzerine üretimi devam ettiren, ancak malların çıkışını engelleyen bir eylem ile talepleri karşılanıncaya kadar kendisini fabrikaya kapattı. 1 Haziran’da da işçiler  “taleplerin yüzde 80-90’ı karşılandığı” için direnişi sonlandırdılar.



 



Metal grevinde ortaya çıkan rüzgara rağmen Petkim direnişi de “bitti, sona erdi” şeklinde haberleştirildi. Ve yine metal direnişinde olduğu gibi ücret talebinde geri adım denebilecek şartların kabulü işçi sınıfı adına hareket edenlerce pek makbul gözükmedi.



 



Ancak bu “öncü”lerin gözden kaçırdıkları temel noktalar şudur:



 



- Petkim işçisi TİS anlaşmazlığını hukuki sürece boğmadan, metal direnişinin bariz etkisi altında fabrika işgali denebilecek bir eylemi hayata geçirdiler,



 



- Bu eylem daha 3. gününde etkisini ambalaj sanayine ihracat yaptırtmayacak biçimde kendisini gösterdi,



 



- Petkim’de ücret talebinde geri adım atılmasında sendika ağaları bir gerekçe olarak gösterilse bile sendikacıların Petkim’de işçilere kulak vermezlerse çok da uzak olmayan bir zamanda TM çetesinin durumuna düşme korkusu görülememiştir.



 



Tüm bu nedenlerle Petkim direnişi de “sona ermiş”, “bitmiş” bir direniş değil “kazanılmış” bir direniştir



 



 



http://alinteri.org/renault-turnusol-oldu-ii.html



http://alinteri.org/renault-turnusol-oldu-iii.html



http://alinteri.org/yeni-bir-sendikayi-tartisirken.html